Unutulmaz hikâyeler!

Heinrich Böll’ün “Elsa Baskoleit’in Ölümü” adlı hikâyesinin hâlâ aklımda kalmasının sırrı ne? “Dram” deyince neden Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun “Bir Fotoğraf Canlanıyor” adlı hikâyesi aklıma gelir?Zeyyat Selimoğlu’nun o hüzün karışımı, gülünesi “Roza’nın Aşkı” hikâyesini okurken içinizde bir acıma duymaz mısınız? Necati Cumalı’nın “Selim’i Anarım” hikâyesindeki Selim’i, onun içtenliğini hala anar, neşesini, çalışma azmini, dostluğunu - nasıl da - arar dururum. İzmir’e her gidişimde neden hep “Zabel Manol’u anarım? “Hanende Melek” matem içinde çırpınıp duran bir sevgi yumağıdır da aynı zamanda altın kalpli bir kadın, dersek dışarı mı düşeriz?

13 Ocak 2022 Perşembe, 00:02
Abone Ol google-news

Tarık Dursun K., Heinrich Böll, Sabahattin Ali, Necati Cumalı, Zeyyat Selimoğlu

AH BU HİKÂYELER!

Bakın, “ah bu şarkılar” demiyorum da “ah bu hikâyeler” diyorum. Ne çok sevdim onları. Birkaç sayfalık güzel bir hikâyenin, hayal dünyamda büyük bir romana dönüştüğünü hissetmişimdir hep. Müptelalığım da bu yüzden. Elime geçen bir edebiyat dergisinin sayfalarını aceleyle çevirip önce bir hikâye aramam da neyin nesi?

İçimde öyle bir yer etmiş ki; İzmir’e her gidişimde Tarık Dursun K.’nın “Zabel Manol İçin Hikâye” adlı hikâyesi hemen aklıma gelir, enikonu “Acaba Zabel Manol ve Goya bu sokaklarda bir zamanlar gezinmişler midir,” diye aklımdan geçiririm.

Taş yapı konakların bahçelerinde oturan kızlardan bazılarını onlara benzetirim.

TARIK DURSUN K.’NIN ‘ZABEL’İ

Sonra Zabel’in arkadaşı Goya’yı kıskanma tepkisini “dışa vuruş” şekli hemen gözlerimde canlanır: “öyle ama onun ayakları çok büyük…”

Belki de bu yüzden olacak Üsküplü tiyatro oyuncusu Lütfü Seyfullah bir konuşmamız sırasında, “Tarık Dursun’u tanıyorum. İzmir’de uzun süre sohbet ettik kendisiyle,” deyince onun bu hikâyesini yeniden okumuş gibi oldum…

Tarık Dursun’la Lütfü Seyfullah’ı Kemeraltı Çarşısında bir çınarın gölgesinde çay içerken gördüm. Zabel’in tuzlu gözyaşlarının sevgilisi tarafından öpülüşünü hayal ettim.

HEINRICH BÖLL VE ‘ELSA BASKOLEIT’!

“Elsa Baskoleit…” tamam da, son kelimeyi söylemeye dilim varmıyor. Bir hikâye işte; ama dilim varmıyor. O, hiçbiri gerçekleşmeyen ne hayaller ne düş kırıklıkları, nasıl bir yalnızlık… Nasıl bir anlatım…

Yıllar önce okuduğum Varlık dergilerinden birindeydi. Ara sıra aklıma geldikçe o sayıyı arar, hikâyeyi yeniden okurdum. Burası beni çok üzerdi:

“ … Bir an için küçülüverdiğimi ve burnumun kirli tezgâhın köşesine değdiğini, bonbon almak için elimde tuttuğum bozuk paraları hissettim. Elsa Baskoleit’i dans ederken gördüm ve bahçeden ona orospu ve ahlaksız diye bağıran insanları duydum, ta ki Baskoleit’in sesi beni uyandırana kadar.

‘Benim kızım öldü.’ (…) Üzümü çok severdi. Siyah üzümü. Ama şimdi öldü…’”

O kadar güzel dans eden Elsa’ya insanlar neden kötü gözle bakardı? Hele o siyah üzümü sevmesi, yaşlı babasının her gelene “Benim kızım öldü” demeleri…

Yüreğim dayanmazdı bunlara, ama okurdum. “Elsa”, bir hikâye değil; “yıpranmışlığın, umutsuzluğun” bir destanıydı sanki.

TÜRKÜ OLAN KADIN!

Birçok türkünün içinde daha çok “acıklı hikâyeler” saklıdır. “Bodrum Hâkimi” türküsü bir zamanlar çok sık söylenirdi. “Nasıl kıydın Mefharet Hanım kendi kendine” tümcesi her şeyi anlatırdı. Bazen gözlerim yaşarırdı türküyü dinlerken.

Sonra, günün birinde Varlık dergisinde bir hikâye: “Türkü Olan Kadın”. Nurten Karas’ın bir hikâyesi. Ben bu kadını tanıyorum, dedim içimden. Bodrum Hâkimi bu…

Sarhoş bir zamanın akışında sisler içinde kalmış, anlatılmak istenmiş de “anlatmaya yürek dayanmamış” bir hayat hikâyesi.

Çok eski yıllarda seyretmiş olduğum “Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi” adlı filmin o katı hüznü içine buldum kendimi.

Altmış yıl öncesinden ve o yıllarda okumuş olduğum bir hikâyeden söz ediyorsam - demek ki - o hikâye iyice kazınmış yüreğime.

Buz kesen bir Malatya, “İnönü Heykeli” ve stada giden caddenin bir kıyısında adını unuttuğum bir kitap evi. Vitrininde ilgimi çeken bir dergi: Varlık Dergisi…

İLHAN DEMİRASLAN’IN ‘KAZA’ ÖYKÜSÜ

Akçadağ’a, okula dönüşümde kompartımanın solgun ışığında İlhan Demiraslan’ın “Kaza” adlı hikâyesini okuyorum… Zavallı adam o denli geçim sıkıntıları, halledemeyeceği o kadar sorun içinde bocalıyor ki, nerede olduğunu bilemeyecek kadar kendinden uzak…

Ani bir fren gıcırtısı içinde karanlıklara gömülen yolculuk… Ve sonraki günkü gazetelerde küçük bir “kazadan ölüm” haberi… Benim için hiç de öyle olmadı tabii. Uzun süre her araba kazasında o zavallı adamı düşündüm hep…

Yazar, evine giderken yolda çamurlanmış bir fotoğraf buluyor. Fotoğraf bir gün önce elektrik direğinden düşerek ölen birine aittir. Bir aile fotoğrafı…

Yazar - Muzaffer Hacıhasanoğlu - aile fotoğrafındaki kişileri teker teker konuşturur canlıymışlar gibi. Bu “canlı insanlar” bir aile dramının gerçek kişileridir. Öyle derin bir hüzün içinde bulursunuz kendinizi.

Ne zaman yere atılmış, ya da insansız kalmış bir evin köşesinde böyle bir aile fotoğrafı görsem, onların hikâyelerini yazmak gelir içimden. Ama ben onların mutlu hikâyelerini yazmak isterim… O üzüntüyü yeniden başkalarına da yaşatmak istemem. Buna yüreğim vermez.

ZEYYAT SELİMOĞLU VE ‘ROZA’NIN AŞKI’

Zeyyat Selimoğlu’nun “Roza’nın Aşkı” adlı hikâyesini okumamışsanız ne olur, okuyun. Karşı cins insanlarının “cahili” kişilerin “trajikomik” durumlarını nasıl da anlatır bu hikâye. Okurken gülümsersiniz ama içiniz acır mı acır.

Burada kahve köşelerinde, ya da içki masalarında gemi tayfalığından emekli kişilerin anlattıkları “aşk” hikâyelerini dinlerken hep “Roza’nın Aşkı” gelir aklıma. Gülmem. Ama sevmenin, aşkın ne olduğunu bilmeden hayatlarının sonuna yaklaşan bu zavallı insanlara acırım.

Uluslararası gemiciliğin “moda” olduğu yıllarda açık posta kutularına bırakılan boyalı kadın dudaklarıyla mühürlü o renkli “müstehcen kartlar” ne iğrenç sevgi aldatmacalarıydı öyle…

Ne diyor Roza ile - güya - aşkını anlatan kişiye onu dinleyenlerden biri: “Abe nasıl bir aşktır bu seninki; Ahmet’i girer bir kapıdan; Mehmet’i çıkar öbür kapıdan…”

NECATİ CUMALI’DAN ‘SELİM’İ ANARIM’

Şu Rumeli insanının “saflığı” içtenliği, çalışkanlığı, cömertliği, duygusal sevgisi inanılacak gibi değildir. Necati Cumalı’nın “Selim’i Anarım” adlı hikâyesinin kahramanı da bunlardan biri.

Kendi yetiştirdiği sebzelerden, yemişlerden getirir kasabadaki avukat dostuna. Anlatır durur köy hayatını, öyle bir zevk duyar ki çalışmaktan, bu insanı neden sevdiğinizi bir türlü anlamasanız da seversiniz işte.

Unutulmaz bir kişidir Selim. Onun çalışkan hali, bana Türkiye’de kendilerini ziyaret ettiğim tanıdıkları hatırlatırdı. O küçücük bahçelerine nasıl da her türlü çiçek, sebze ve ağacı sığdırmaya çalışırlardı bu sessiz göçmenler.

Yazar, “Selim’i Anarım” derken bu eşsiz insana olan sevgisini, saygısını, hayranlığını unutulmaz bir ustalıkla dile getirir. Ben de anarım Selim’i hep. Onu anarken anlatılan o acıklı göç hikâyeleri gelir aklıma. “Bir fırtına tuttu bizi…” türküsü içimde inanılmaz acılar dokur.

SABAHATTİN ALİ İLE ‘HANENDE MELEK’

Sabahattin Ali’nin “Hanende Melek” adlı hikâyesindeki Melek - ihtimal gerçek adı değil - gerçekten bir melek. O “Rezil Dünyada” sadece kendi zevklerini düşünen o insanlar arasında “vicdanlı” kalabilmek kolay bir şey değil muhakkak.

Melek, hikâyenin bir yerinde sarhoş kocasının kendisine verdiği bilezikleri karısına verir ve kapının kenarında olayların şaşkınlığı içinde ağlayan küçük kıza sarılır, öper…

Bir Kırklareli-Şumnu yolcuğum sırasında o sık meşe ağaçları arasından bana hüzünle gülümseyen Sabahattin Ali’nin hayali hala “ben insanları sevmekten başka ne yaptım ki” diye seslenir durur.

Uzun yıllar önce okuduğum bu hikâye bende derin izler bırakmıştı. Nasıl tatlı bir anlatım ve sefalet içinde yaşanan o rezil günler. İradesiz insanların içine düştükleri acıklı, rezil halleri…

Bir zamanlar aynı hikâyenin filmini de izlemiştim. Genelde filmi yapılan eserler değerlerinden çok şey yitirirler ama “Hanende Melek” filmi, hikâyeyi daha da güzelleştirmişti. Ya da bana öyle gelmişti. Öyle veya böyle, “Hanende Melek” hikâyesi öyle capcanlı hâlâ yüreğimde yaşıyor.