
Fotoğraf: KADİR İNCESU
‘NİCE İYİ YAZAN ARASINDA KONUŞMAYI SEVMEYEN DE ÇOKTUR’
- Sevgili Bekir, söze nereden başlayalım? Söz’den elbette! Bizim seninle aramızdaki söz bağının yılını saymalı mı, bilemedim! Yaklaşık elli yıl desem abartmam...
Şimdi yeni kitabını okurken “çok sözü olan bir arkadaş” olarak hatırladığım o günlere döndüm. Yani, konuşmayı / anlatmayı seven biri olarak karşıma çıkmıştın. “Çok konuşan, ama iyi konuşan, iyi yazar” diyebilir miyiz?
YUNUS BEKİR YURDAKUL - Evet, neredeyse yarım yüzyıl. Ve tamamı birbirimizden haberli, sözü çoğalta çoğalta geçti. Söz girdi aramıza, söz bağ oldu, sımsıkı sardı, kuşattı. Hep kıymet verdik bu dostluğa. Ve ne çok paylaştık!
Doğrudur anlatmayı, konuşmayı sevmelerim. Bak ne geldi aklıma:
On dokuz yaşındaydım. Yine oturmuşum söz başına, anlattıkça anlatmaya durmuş, sözü de epeyce uzatmış olmalıyım ki o küçük meclistekilerden biri ne çok konuşuyormuşum, anımsatınca üç gün boyunca tek laf etmemiştim. Arkası rica minnetti.
Yine o yıllarda, izlediğim bir filmi baştan sona anlatmalarım da aklımdadır ki arkadaşlarım çoğun, filmi görmüş kadar olduklarını söylemekten alamazlardı kendilerini… Sanırım yakala(n)dığım ilk dil sözdü. Şimdi düşünüyorum da yazı da epeyce bir zaman -bana ses etmeden- koşmuş benimle sözün yanında…
İyi konuşmanın yazma becerisine katkısına gelince yazının yolunu açar, kısaltır gibi gelir bana. Bugünkü anlamda yazının bilinmediği zamanlarda -masal, destan, mit, şiir, oyun- ne varsa hep sözle dile gelmedi mi?
Metin Altıok’un “Ömrümce kendimi hep sözde buldum…” çığlığı da aynı yerden tutunmaz mı o dillere? Öncesinde Yunus’un “Söz ola kese savaşı/ Söz ola kestire başı/ Söz ola ağulu aşı…” dediği de aynı iklime götürür beni/ bizi.
Ne ki bir yandan da nice söz ustasının hiç yazmadığını da anımsarım. Ve nice iyi yazanlar arasında konuşmayı sevmeyen de çoktur.
‘DİL YAKAMI HİÇ BIRAKMIYOR!’
- Senin yazma yolculuğuna neredeyse adım adım tanık biriyim. Orada; heyecan / tutku / bilgi var. Bunların mayası da elbette dil, dile gösterdiğin özen. Yazı dille ve düşünceyle inşa edilir. Seni buraya, yani yazmaya yönelten neydi?
YURDAKUL - Dilin daha ilkokul yıllarımda farkına vardığımı biliyorum. Bunda başta Pazarören Köy Enstitüsü mezunu ilkokul öğretmenim Süleyman Kılıç’ın bilgiyi hayatla ilişkilendirmemiz, işe yarar kılmamız konusundaki özeni etkiliydi sanırım. “Davranışa dönüştürmemişse öğrendiklerini, neçe ezber etse de biliyor sayılmaz insan!” temel yaklaşımıydı öğretmenimin.
Bir de baktım dil hep benimle, yakamı hiç bırakmıyor! Dili savruk, Türkçenin anlatım inceliğinden habersiz, lezzetten uzak metinlere gün geçtikçe daha da dayanamaz oldum. Vakit harcamadan terk ediyorum onları.
Etkili ve iyi konuşma yolculuğumu da kendi dil okulumda yaptım / yapmaktayım, editörlüğüm de öyle. Yaşamı kucaklayan bir süreç bu.
O dil okulumun öğretmenleri -ne çok öğretmenim oldu ve hepsini çok sevdim-öncelikle dilimizin -ninni, mâni, tekerlemelerden romanlara- söz varlığı; sonra başta Ömer Asım Aksoy (Onun Dil Yanlışları yapıtı bugün de elimin altındadır.), Aydın Köksal, Tahsin Yücel, Doğan Aksan, Emin Özdemir, Necmiye Alpay, Hüseyin Toptaş, Feyza Hepçilingirler, Hidayet Karakuş... bütün söz/ yazı ustalarıydı.
1978’de Türkiye’nin / Ankara’nın sıcak ikliminden çıkıp kendimi yalnızlığın kasabalarından birine buluverince mektuplara sığındım ki o dönemdir seninle de yollarımızın kesişmesi.
Düzenli mektuplar yazdım “güneşli güzel günler göreceğiz” umudunu hiç karartmayan dostlara. Seninle yazışmalarımız da hep o dere boylarına çağırdı beni. Ki o yıllarda o yalnız ve çorak kasabanın bir de kitapçısı vardı!
Yanı sıra günlüklerimde de çoğalmış olmalı sözcüklerim. Değilse ille de yazıyı kendim için yeni bir “dil”e dönüştürme telaşı değildi benimki.
Demem o ki yazmaya yönelişim, bendeki taşıran damlayı benden önce fark eden dostlarımın -kimisi bile isteye (Bilmeni isterim ki en başta sen ve sevgili Öner Yağcı, sonraları Fatih Erdoğan… Bu ayraç içinde sevgili Erdal Koç’un da kulaklarını çınlatmalıyım.), kimisi ayrımında bile olmadan- beni bu deryaya itmesiyle oldu.
“Ben de yazmalıyım” heyecanından “bunu ben yazmalıydım” hevesine akmalarım beni daktilo başına çağırdı. Çok geçmeden, inşa etmeye çabaladığım dillere yazıyı da katmış oldum.
Yazmaları sevdiğimi, kalem elde olunca huzur bulduğumu, heyecanlandığımı, yazının bana iyi geldiğini fark etmemse çok sürmedi.
‘ANI, ANLATI, ANI-ÖYKÜ, DENEME, DİL YAZILARI VE MEKTUP DAHA ÇEKİCİ BENİM İÇİN’
- Kitaplarına baktığımızda, dil üzerine yazıların ağırlıklı olarak öne çıkıyor. Ardından edebiyatın ve kültürel ortamımızın tanıklığını içeren kitapların…Kitap kurma fikri nasıl oluştu?
YURDAKUL - Sözcüklerle yakınlığımın sürdüğü o yıllarda hem sevgili dostum Öner Yağcı hem de sen, birbirinizden habersiz, yazdığım her şeyi bir dosyanın parçası olarak değerlendirmemi, hiçbir dosyaya girmiyorsa o farklı duran metin için yeni bir dosya açmamı önermiştiniz. Yaşamın sözleri gibi, sizin dediklerinizi de dikkate aldım.
Yıl 1999. Yeni binyıl heyecanı kuşatmışken her yanı, gazete ve dergi sayfalarında tıkılıp kalmak istemedi sözlerim / sözcüklerim. Ben de uydum onlara, adını da Yunus’tan koydum: Sözü Doğru Desene!
Basının dilinde karşılaştığım “özensizlikler”in yanı sıra “özenli örnekler” de önce gazete ve dergi yazılarımda yer bulmuştu. Derken kimileri ilk kitabımda bir araya geldiler. İşte o ilk kitabım, yirmi beş yaşında bugün. Yıllar içinde iki de kardeşi oldu: Ne Varsa Dilimde ve Dilimsel Şeyler.
Anı türündeyse dört kitabım (Ölmeden İyi İnsanlar, Unutulmayan Anlar, Üçüncü Mekân Esintileri, Saklı Misket Çağları) var. Anı, anlatı, anı-öykü, deneme, dil yazıları ve mektup daha çekici sanki benim için. Sonrası, kalem nereye çağırdıysa oraya ve hiç erinmedim.

Fotoğraf: YULİA ALBAYRAK
ÖĞRETMEN YAZAR!
- Dil eğitimi kadar çocukların da yetişmesi konusunda özenli, hassas olduğunu biliyorum. Bu yönelimin özünde olan neydi?
YURDAKUL - Uzun öğretmenlik yıllarımda hep kendilerini bulmalarını, farklılıklarının ve değerlerinin ayrımında olmalarını istedim. Ve bildiklerinin davranışlarına yansıdığında anlamı olacağını duyumsatmaya çabaladım.
Bir de öncelikle bu toprağın ve bütün insanlığın yarattığı değerlerle donanmalarını, başta şiir, edebiyatı, düşün ve sanatı vazgeçilmezleri kılmalarını istedim. Derslerimde bir Nasrettin Hoca hep benimleydi bir de dilimin / dünyanın şairleri…
Hep Brecht’in şu dizeler kalsın istedim akıllarında: “Çöpçü müsün?/ Süpürdüğün sokaktan geçenler/ Burayı dünyanın en iyi çöpçüsü/ Süpürmüş desinler.”
- Çocukları öylesine ciddiye alan birisin ki, bu neredeyse her bir kitabına yansıyor. Çocuk olmak, çocuk kalmak yanının izlerini görüyorum bazen bu çalışmalarında. Seni buna yönelten neydi asıl?
YURDAKUL - Çünkü çocuklardır gerçekten sahici olan. Çünkü yalnızca onlardır “Kral çıplak!” diye haykıranlar. Çünkü lafı eveleyip gevelememenin, nokta kadar çıkarlara virgüller gibi alet etmemenin gizi onlardadır.
Bir şey daha var ki sanırım yazıyı dili bilen herkes için de öyledir: Ne zaman yazıya otursam gelip yanı başımda bağdaş kuran, dinelen, oyuna / kendisine çağıran çocukluğumdur beni bu tavra taşıyan. Şimdi de buralarda bir yerlerde ve sıklıkla yaptığı gibi yaramazlık peşinde.
- Girişken ve atak birisin, bunu da “dil / düşün / edebiyat eylemcisi” olarak nitelendiriyorum. “Faydalı olmak” bilinci... Nereden geliyor bu bilinçlilik durumu?
YURDAKUL - Babam köyümüzün doğal önderiydi. Hiç kimse ona sormadan adım at(a)mazdı. Düşüncesini dikkate almaları bir yana çekinirlerdi de… Kısacası babam, kendi işlerinden çok toplum yararına bir telaş içindeydi hep. Öncelikle oradan kalıt olmalıdır.
Sonra ilkokul öğretmenimin gün 24 saat sürdürdüğü özverili çalışma anlayışı. Sonrasında, ortaokulun ilk yılında matematik ve İngilizce derslerimize giren (Asıl dalı fen bilgisiydi.)
Hakkı Öcal’ın kulağıma küpe isteğiydi: “Başkaları için de yapacakların, söyleyeceklerin olsun hem de karşılıksız.” Biraz da mizaç konusu sanırım bu.
- Sivil toplum bilincine su taşıyan birisin. Buna da hem sözle hem de yazıyla gerçekleştiriyorsun. Yazarken o yararlı olmak tutumunda öncelediklerin nelerdir?
YURDAKUL - Bir yardımım, katkım olacaksa bundan kimin yararlanacağını bilmeme özeni.
Kimi sanat-edebiyat-düşün dergilerinin temsilciliklerini yaptım. Dil Derneği’nin İzmir / Ege temsilciliğini, seçilmiş bir kurulla on üç yıl yürüttüm. EÇEV ve TÜRGÖK’ün yaklaşık yirmi yıldır gönüllüsüyüm.
Okuyan çocuklara ve her yaştan görme özürlü yurttaşlara kim olduklarıyla ilgilenmeden küçük de olsa katkım olduğunu duyumsadığımda mutlu oluyorum. Hakkı Öcal öğretmenimin bir öğüdü de buydu.
Andığım çatıların, başka birçok oluşum ve girişimin çabaları üzerine de metinler kaleme aldım. Daha yaygın tanınsın, bilinsin, destek görsünler içindi bu yazılarım.
Bu noktada da elimi hiç bırakmayan Güneşin Olsun Gönlünde diyen Alman şair Cäsar Flaischlen (1864-1920) oldu:
“…Başkaları için de bir diyeceğin olsun/ Tasada ve bunalımda/ Ve seni mutlu edecek her şeyi/ Söyle onlara da/ Bir şarkın olsun dudaklarında/ Yitirme sakın cesaretini/ Güneşin olsun gönlünde/ Ve her şey iyi olacak!..”
HÜZÜNLE GÜLÜMSEME ARASINDA GEZİNEN MEKTUPLAR!
- Birbirini tümleyen son iki kitabına yansıyan duygudan söz edelim önce: Sahibine Ulaşmayacak Mektuplar! Bu iki ciltlik kitabı kurma düşüncen nasıl gelişti?
YURDAKUL - Bu mektupların ilkini, yakın dostum, “sokaktaki öğretmen” Yılmaz Sunucu’ya yazmıştım. İstek; Yılmaz abinin kızı, arkadaşım Arzum Sunucu Kerimli’den gelmişti. Anısını yaşatma ereğiyle babasının dostlarından yazılar istemişti Arzum ve derlemeye emek veren Hande Baba.
Onunla ilgili bir metindense -nereden düştü aklıma bilmem- Yılmaz abiye mektup yazmayı istedim. Sonra işte o mektup beni “bu mektuplar bir gün kitap olursa” durağına taşıdı. Kendime söz vermiş, kendimi bağlamış oldum.
Çok geçmeden Oğuz Tümbaş, Kurşun Kalem dergisinde, yitirdiğimiz sanatçı dostlara mektuplar bölümünü hazırlamaya soyununca beni de bu yolculuğun ortağı kıldı. Yaşar Koçak İzmir İzmir dergimiz için mektuplar istedi. Ve arkası sökün etti.
Ardından İzgazete’deki köşemde sürdürmeye karar verdim bu mektupları. Bende anısı ya da emeği olan sanat yazın insanlarına hüzünle gülümseme, keşkeyle iyi ki arasında gezinen mektuplar yazmaya durdum.
Bana özgü, benim anılarım / duyumsadıklarım olsa da mektuplara yansıyanlar bunları okurlar da bilsin, kendi biriktirdiklerinin yanı başına yerleştirsin istedim. Yazı da tıpkı okumalarımız gibi zamanda yolculuk değil midir? Dolayısıyla o değerli dostlarımla yeniden buluşmalarında nedencesi oldu işte her biri.
Diziyi dört kitap olarak tasarladım. Üçüncü dosya hazır. Dördüncü yazılıyor. Son mektuplarım Mevlüt Kaplan, Necati Tosuner ve Recai Atalay içindi. Sevgili Alaattin Topçu da gün yüzüne çıkarmaya istekli olunca ilki geçen yılın yaz sonunda, ikincisi de yenile yayımlandı.
- “Tanık, tanıklığının bir parçasıdır” sözünü hatırlarsın Sartré da, Beauvoir da bunu yineler. Senin tanıklığın neleri içeriyordu?
YURDAKUL - Önceleri benim de aklıma gelme(z)di, “yılların telaşlarda bu kadar çabuk geçeceği…” (Behçet Necatigil) Sonra sonra, bir de (Yılmaz Sunucu’ya, Metin Pütmek’e yazdığım) o ilk mektuplar “geniş zamanlar ummayı” bir kıyıya bırakmam gerektiğini anımsatınca düştüm yola.
Ara ara şaşırdığım da oldu yazarken, ne çok birikmiş anı vardı sözcüklerimin ardına takılıp sökün eden… Kısa, küçük sohbetler; paylaşılan anlar, anılar; bende yaşayan sözcükleri, gülümsemeleri; anımsamanın değeri, seslenmenin hüzünlü sevinci, özellikle yapıtları ve sanata/ edebiyata katkılarıyla bana kattıkları…
Bugün geldiğim yerde emeği olan, mektupla seslendiğim dostlardan yüz yüze hiç tanışmadıklarım da var. Örnekse Sevgi Soysal, Erol Toy, Ömer Asım Aksoy… Ancak onların “buluştuğum” her yapıtıyla birkaç tuğla boyu yükseldiğimi biliyorum.

‘ANADOLU’NUN BİR KÖYÜNDE, BABAMIN KÜTÜPHANESİNİN ÖNÜNDE DOĞMAK İLK YOL GÖSTERİCİMDİR’
- Birinci kitabın sunuşunda şunları söylüyorsun: “Okuduğum her kitapta, her okuyan gibi, farkında ola olmaya birkaç tuğla boyu yükselirken tanışlarım, arkadaşlarım, dostlarım da hızla çoğaldı; çağlara, ‘bütün kara parçalarına’ yayıldı dünyanın.”
Biraz da senin bu yola çıkış öykünden söz etmeni istiyorum.
YURDAKUL - Geçen yüzyılın ortasında, Anadolu’nun ortalık yerinde bir köyde, babamın kütüphanesinin önünde doğmak sanırım ilk yol göstericimdir.
Daha okula başlamadan harfleri çatmışsanız düştüğünüz o şirin keçiyolu, kitaplar adasına doğru kolayca makas değiştiriyor. Sonra okuyup yazan babam, ilkokul üç aydınlığıyla yetinmek zorunda kalsa da harika el yazısıyla üşenmeden mektuplar yazan annem, ilkokul öğretmenim, o yılların ders kitaplarında yer alan nitelikli metinler…
Lise edebiyat öğretmenim Muzaffer Gürses, Gazi Eğitim’de -en başarılı iki öğrencisinden biri olduğumu açık eden- Türkçe öğretmenim İsmet Cemiloğlu…
Kitaplar adamda öne çıkanlarsa Jack London’dan Mark Twain’e, J. Steinbeck’ten Anton Çehov’a, P. Neruda’dan P. Éluard’a, G. Garcia Marquez’den S. Zweig’a, B. Brecht’ten E. Galeano’ya, Nâzım’dan Sait Faik’e, Reşat Nuri’den Vedat Türkali’ye, Tarık Dursun K’den Refik Durbaş’a uzanıyor…
Ve Gılgamış Destanı, Dede Korkut Hikâyeleri, dünyanın / ülkemin masalları, kıssalar…
BİR ÖMÜR USTALAR GEÇİDİ!
- Bu konuda seni en çok besleyen, yönlendirenler neler oldu?
YURDAKUL - Doğan Kardeş dergisi benim de kişisel sevgi okulumdu. Bir de çevremi kuşatan okuyan / kitapları hayatlarının olmazsa olmazları kılan arkadaşlarım, büyüklerim. O yıllarda az da olsa bulabildiğimiz çeviri masallar, romanlar, fotoromanlar…
İlkgençlik yıllarımda kitaplarıyla tanıştığım Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Richard Bach, Sevgi Soysal, Bekir Yıldız, Montaigne…Yanı sıra Mustafa Ekmekçi, Salâh Birsel, Nermi Uygur, Adnan Binyazar, Ferit İdgü, Eduardo Galeano’yu ustalarım sayarım.
Bir de Türk ve dünya şiirinin meraklı bir okuru oluşumdur sanırım yazıyla dostluğumu çoğaltan… Çağdaşım olanların (Rıfat Ilgaz, Salâh Birsel, Nahit Ulvi, Berin Taşan, Sennur Sezer, Gülten Akın, Enver Ercan, Turgay Gönenç, Şükran Kurdakul, Arif Damar, Eray Canberk, Refik Durbaş, Can Yücel, Kemal Özer, Dinçer Sezgin…) çoğuyla yârenlik etmişliğimi de büyük şansım ve hazinem sayarım.
- Peki, hiç biyografik bir kitap yazmayı düşündün mü? Örneğin bunca yazar / düşün insanına yakın oldun, bunlardan biri üzerine böyle bir kitap yazayım düşüncen oldu mu?
YURDAKUL - Kimi iyi tanıdığımı düşündüğüm, bütün yapıtlarını okuduğum dostlarla ilgili “A’dan Z’ye” ya da (Necati Cumalı ve Salâh Birsel’le) “Düşsel Söyleşiler” vb. çalışmalar yaptım ancak daha kapsamlı bir çalışmayı düşlediysem de yazık ki ortaya koyamadım.
Örneğin tutkunu olduğum ve yapıtlarından çok şey öğrendiğim Salâh Birsel için bir sözlük yapmayı tasarlamıştım...
- Şimdilerde neler var çekmecede?
YURDAKUL - Gün yüzüne çıksın istediğim denemelerim var. İlk iki kitap hazır. Çocuklar için hazırladığım, yazmayı sürdürdüğüm birkaç yeni dosyamı, iki ayrı günlüğümü de belirtmeliyim.
Aslında ne zamandır gönlümde yatan bir romanım var ne ki kapsamasını istediğim yüz yıllık döneme (1863-1963) ilişkin okumalar gözümü korkutuyor. Bir yandan da yaz(a)mazsam yitip gidecek hikâyem için tedirgin olup duruyorum. Ne ki bir sorun da şu: kısa yazmayı seviyorum. Bakalım…
Sahibine Ulaşmayacak Mektuplar 1, 2 / Y. Bekir Yurdakul / KeKeMe Yayınları / 144 s., 142 s. / 2025, 2026.