Yazınsal türlerde girişme... M. Sadık Aslankara’nın yazısı...

Sanatçılar, farklı sanat dallarını birlikte yoğurup yapıtlarında apayrı türleri birbirine girdirebiliyor. Nice örnekte gözlenen bu olgunun sanattan beklenmesi olağan zaten. Türlerin girişimini kuşanan yapıtlar, alımlayıcıyı çeşitlilik, doluluk, doygunluk paydasında besleyebiliyor çoksesli yanlarıyla.

18 Ekim 2021 Pazartesi, 00:02
Abone Ol google-news

Kapsanık dil-mantıktan ödün vermeden öyküyü kendi içinde oyunla, senaryoyla kuşatıp anıyla, yaşamöyküsüyle karşılamak, aynı şekilde kapsayıcı dile mantığa dayalı olmak koşuluyla romanı denemeyle, belgeselle, bilimle, sanatla içlidışlı kılmak, mektup, günlük yazınsal biçimlerle donatmak olanaklı.

Taktığı at gözlüğüyle okurken hep aynı tadı arayan herhangi biri de bunun edebiyatı bukağılamak, kötürümleştirmek anlamına geleceğini bilir. Çünkü her okur, zorlayıcı metinlere karşı sorumluluk taşıyacağının bilincindedir enikonu.

Bu sözlerin ardından aşağıda yer açacağım yapıtların hiç de “zor metin” olmadığını, ama türsel anlamda ilginç girişimler sergileyen örnekler bağlamında kabul edilebileceğini söyleyeyim.

FERİDUN ANDAÇ; ‘KAPLICADA SON YAZ’

Feridun Andaç, Kaplıcada Son Yaz (Eksik Parça, 2021) başlıklı “roman üçleme”sinin ilk cildini okurla buluşturdu: Sandım ki Göğün Cennet.

Taşradan çıkıp İstanbul’a oradan yurtdışına uzanan, yaşamları yıllara yayılmış bir avuç gencin nice sonra sıra dışı öğretmenleri odağında toplanıp bir araya geldiği, ileri-geri sıçrayan bakışımsız hikâyenin ulanıp eklendiği, yeni açmazlar sorunlarla ilerleyip çengelli, ilmekli kısa bölümcelerle akan bir roman.

Yapıt, roman dili-mantığından kopmaksızın 1960’lardaki entelektüel öğretmen etkisini gösterirken olgusal zeminde sanatçı, düşünücü, bilimci karakterler aracılığıyla edebiyattan bilime, felsefeye, resimden yontuya, mimariye, kente, kentliliğe uzanıp anlatı gezintisine dönüşüyor.

Ancak roman, prologlar, notlar, veriler aracılığıyla “deneme” gibi de algılanabilirlik sunuyor.

Yazar, insanı “insan” yapan erdemlere, kişinin küçük yaşlardan bu tür niteliklerle donanması bağlamında yaklaşırken bireyin yoluna ışık düşüren, onu tüm yaşamında âdeta gizli sis çanı halinde etkileyip yönlendiren “öğretmen” öğesine de özel yer açıyor denebilir.

Bunun için, kişilerin yanında ayrı karakter bağlamında aldığı “anlatıcı” ve “yazar” da kendi hikâyelerini anlatırmış gibi görünse de çığsal, bütünlenik görüntü veriyor.

Öğretmenler, roman kişilerinin “her birinde” “düşüncede, yaşayışta seçimlerinde, hatta giyim kuşamlarında”, hatta aşklarında “bir iz” (34) bırakmış, onların “her durumda yanında” (139) olmuşlardır. Bundandır, “belki de son” bir buluşma hazırlığıdır yaptıkları.

Yazar 1960’lardan başlayan bir zamanı akıtırken anlatısını olgusal gerçeklikle örüntülüyor, yanı sıra romanı, metin, çizim, gönderme, anıştırma, alıntı vb. ekleyip yoğun bir içkinlikle, yeğin bir dolulukla harmanlıyor.

Bu ilk cildi okurken, karşımıza değerli bir “roman üçlemesi”nin çıkmakta olduğu görülüyor. Feridun’dan yazınımızı besleyici, seçkin bir roman.

ANNIE ERNAUX; ‘SENELER’

Annie Ernaux, Seneler (Çev. Siren İdemen, Can, 2021) adlı romanında Normandiya kıyılarında geçen bir çocukluktan yola çıkıp 1940’tan ileri yıllara doğru artalanına toplumsal olguları döşediği bir anlatı kuruyor.

“Her şey bir saniye içinde silinip gidecek. (…) Dil ise dünyayı kelimelere dökmeye devam edecek,” (18) diyen Annie, kendi yaşamöyküsünden kalkarak kurduğu romanda, anlatıcı karakteriyle, uygarlığın ya da insanlığın tarihini de silik izler halinde algılama fırsatı sunuyor denebilir.

Nitekim “hayatın hızının ölçüsü”nü “bisiklet”in (37) oluşturduğu bir çağdan yüzyıl dolmadan turistik uzay gezisine geçilmesinin açtığı trajik yara gün gibi ortada duruyor zaten.

Annie’nin de sayısız alıntıyla pek çok bilimci, sanatçı, düşünücü adı ya da alanlarında öncü insanları anlatının ortağı yapması, Feridun’la birlikte ikisinin romanı denemeyle türsel anlamda birbirine giriştirdiği izlenimi uyandırıyor denebilir.

Bu yaklaşım romana zenginlik katıyor elbette, ama dıştan bakıldığında deneme, yaşamöyküsü sızıyormuş algısı uyandırsa da yazar buna izin vermiyor.

Yazarın yapıttaki başarısı, bunları farklı biçemle romana girdirebilmesinde yatıyor. Kaldı ki o, ustaca örtüklükle, hünerli dramatik dolantıyla bunları kuşatıp öyle akıtıyor.

MURAT UYURKULAK; ‘HOCA, BABA, AMCA, BEN’

Adını son yirmi yıldır öykü, roman verimleriyle duyuran Murat Uyurkulak’tan ikinci öykü kitabı: Hoca, Baba, Amca, Ben (Can, 2021). Yapıtın ilk bölümü “komünist hoca”, “Kemalist baba”, “anarşist amca”yla (28) onların çevresinden kopamayan anlatıcı “ben”in birbirine ulanan bağlamlı öykülerinden oluşuyor.

Bunun kapsayıcı, romanlaşmış bölümcelere dönüşmediğini “kapsanık” temelde öykü çatısı altında birbiriyle kol kola girdiğini söyleyeyim.

Romana dönüşmeyen ancak romanmış gibi de okunabilen öyküsel biçem yukarıda sözünü ettiğim türlerin girişmesine benzer yaklaşım ortaya koyuyor.

“Tuhaf Şahıslar Albümü” başlıklı ikinci bölüme giren öykülerse, kitaba adını veren öykü kişilerinin birer benzeri ya da ardılı konumunda yerini alırken özellikle 1980 sonrası insan haritasında yaşanan bozunumu işliyor.

Murat, tüm öykülerde bir “yazar”ı gezindirmeyi de savsaklamıyor bu arada. Hadi, yer yer Raymond Carver’ı çağrıştıran lezzetli bir öykü mönüsü diyeyim buna.

Annie Ernaux, Feridun Andaç, Murat Uyurkulak üç farklı kuşaktan gelse de yaşanan insansal çürümeyi ve bozunumu işlemede ilginç bir örtüşme sergiliyor.

www.sadikaslankara.com, her perşembe öykü-roman, tiyatro, belgesel alanlarında güncellenerek sürüyor.