Yıkıklığa karşı aşı: Edebiyat! M. Sadık Aslankara’nın yazısı...

Sonlu varlığıyla insanoğlu, şaşkınlık ve hayranlık uyandıran inadıyla doğum-düğün-ölüm üçgenindeki o kısılmışlığını, ürettiği metinlerle aşmaya çalıştı hep. Bunlarda geçmişten günümüze derman araması boşuna değil elbette. Sonluluk bilinci böylelikle, yaşanan yıkıklığın, içsel çözünümün yazınsal metinlerle dengelenmesini, sağaltılması olanağını da yarattı ayrıca.

15 Kasım 2021 Pazartesi, 00:04
Abone Ol google-news

Evrenin, diyalektik zincirle birbiri üzerine binmiş oyunsu süreçler eşliğinde, zamandan bağımsız akışı insanoğlunu da biçimlendiriyor. Bu döngü sürerken insan denen varlığın yalnız baharda, yazda yaşamak istemesi karşılık bulabilir mi hiç? Ama insanın yazda kış, kışta yaz özlemi sürüyor, e olacak, işin olgusal doğrulaması.

Bu açıdan dinsel ya da din dışı metinlerin yola kol kola çıktığı açık; öyle ya hep umut, gelecek tasarımı getirmesi insanın önüne boşuna mı? Distopyadan ütopya yaratma kıvraklığı temelde buna dayanıyor olmalı. O halde edebiyat, toplumda bir “evrensel aşı” örneği, çünkü metinler, dünyada kötücüllüğü kurgularken yıkıklığa karşı da direnme ruhu, direnç aşılıyor aynı zamanda.

ZEYNEP ALİYE: ‘KAVŞAKTA’

Zeynep Aliye, şiirden öyküye verim çoğulluğuyla otuz yılı aşkın süredir edebiyatımızda kendisine yer edinmiş bir yazarımız. Şunca yılın ardından ilk kez bir romanla geliyor: Kavşakta (Cumhuriyet, 2021).

Görünürde geniş oylumlu bir roman gibi dursa da elinize aldığınızda bir kolay okuyorsunuz yapıtı. Ama çekirdek çitlemeden. Okuma kolaylığı sunuşu yanında bıraktığı yerli yerinde kavramsal tortu bunu gösteriyor.

Yazar, bizi nasıl bir evrenle, kişilerle, olay örgüsüyle buluşturuyor? Evli, çocuksuz, üniversiteyi yarım bırakmış otuz ikisinde bir genç kadının (Mâhinur), anne babası, gençlik aşkı, kocası tarafından örülen duvarlar arasındaki sıkışmışlığa karşı çabalarken asıl yüzleşmeyi, sorunlarını aşmaya çalışan başka bir benzerini tanımasıyla yaşadığı ele alınıyor.

Şu bir iki satırlık özetçe, kitabın bir “pembe roman” olduğu sanısı uyandırmasın, ciddiye alınması gereken bir roman Kavşakta. O halde biraz daha içine girelim yapıtın.

Bir iki günle sınırlı roman evreni işte bu düğümle açılıyor. Zaten öteden beri böylesi sıkışmışlık içinde yaşadığını düşünen Mâhinur, bu aşamada üniversitede üst sınıflardan unutamadığı “gençlik aşkı” (73) bir devrimci önderle güncel modaya özgü ileti ağıyla yeniden ilişkilenir.

Sonra sayfalar ilerledikçe bu düğümün aslında Mâhinur’un kördüğümü olduğunu anlarız. Yapıt bu kördüğümden başlayıp geri dönüşlerle önümüze serilir.

Zeynep, kişilerin öznel iç sesleriyle kurduğu yapıtında doygun ayrıntılar yerleştirip incecik halkalarla geliştiriyor hikâyeyi. Kocasının iş gezisine çıkacağı sabah Mâhinur, “[y]eni bir başlangıca karar vermek için önünde üç günü” (35) olduğunu düşünür.

Bütün sorunları biz, doğrudan ya da dolayımlı olarak Mâhinur’un, intihar eşiğine gidip dönen öznel bakışıyla algılarız. “Geçmişi sırtında yaşayan bir kadın olma(mak)” (128) için elinden gelen çabayı gösterecektir Mâhinur.

Bu tutum, romandaki psikolojik örüntünün temellendirilişini de olağanlaştırıyor. İlginçtir, yazarın geç Osmanlı-Erken Cumhuriyet romanlarına benzer bir anlatım dilini yeğleyen tutum sergilediği söylenebilir bana göre.

Mâhinur’un, birbirinde gizlenen, ama birbiriyle buluşamayan insanlar arasında kendini arayışı, sessizlikle karşılanmaması gereken, iyi örüntülenmiş bir romanla karşımızda: Kavşakta.

ANNA KAVAN: ‘JULIA VE BAZUKA’

Kendi anlatı kahramanından edindiği adla Anna Kavan’ın Julia ve Bazuka (Çev. Selahattin Özpalabıyıklar, Everest, 2021) başlıklı öykü demeti Zeynep’in Kavşakta’sına benzer yanıyla, her biri birer “yıkıklık” hikâyesi olarak önümüze geliyor.

Yapıttaki “Sunuş”u kaleme alan Virginia Ironside, Kavan’ın, “gerçeklik ile cehennem arasında” “garip arabölgenin gerçek bir vatandaşı olarak” “tımarhaneler, yabancılaşma duyguları ve bağımlılık üzerine yaz(dığı)”nı belirtiyor.

Ardı sıra ekliyor: “korkuyla, saygıyla, zarafetle, sanat ve üslupla yazıyor - ve çoğu zaman kara mizahla-.”

Doğru bir saptama, buna katılmamak elde değil. Gerçekten de yapıtta yer alan on beş öykü, kişilerin, daha doğrusu anlatıcının iç dünyasını okurlar için aralarken bizi ilginç kesitlerle yüzleştiriyor.

Anna, nitekim bir öyküsünde “kanım zehir, öldürücü bir zehir onlar için,” (20) derken bu arada yaşamöyküsü bilgisinde, ölümünden sonra “polis(in, yazarın) evinde ‘bütün sokağı öldürmeye’ yetecek kadar eroin buldu(ğu) söyl(eniyor).” (14)

Kimi öykülerde olan biten, “[g]erçekten yaşanıyor olamaz” (37) ona göre. Çünkü sanrı, groteskle harmanlanıp öyle geliyor önümüze. “Sis her yerde (.) kafa(n)ın içinde(dir).” (41) Bu yüzden dış dünya “taklit”tir, “seri üretim” birer “kukla”, “maske-yüz”, “sahte-yüz”, “karton” panayırıdır. Yaşanan “var olmama duygusu”dur, o kadar. (35)

Bütün öyküler, söz konusu işte bu “var olmama” duygusu eşliğinde gelişirken yazarın, hep “hayal kırıklığıyla donup kal(dığı)”nı (32) okuruz. Bilinmesi, tanınması gereken yazar Anne Kavan’dan: Julia ve Bazuka.

AHMET TULGAR: ‘ARZUNUN SERBEST DOLAŞIMI’

Ahmet Tulgar da, görece yıkıklık çerçevesinde Zeynep’le Anna’nın yanına konulabilir yeni yapıtında: Arzunun Serbest Dolaşımı (İletişim, 2021).

Bakmayın siz yapıtın adına, Ahmet, kendine özgü cinlikle “arzu”, “serbest”, “dolaşım” sözcüklerinden derin bir eğretileme çıkarıp zengin artalan yaratmayı başarıyor.

Ayrıca sanki arzu serbest dolaşabiliyormuş izlenimi verip bu dolaşımın uçlarını bir yandan tüm toplum kesimlerine yayıyor, öte yandan farklı tabakaların, sınıfların insanlarıyla sarsıcı hikâyeler çıkarıp bunu hakkıyla gösterebiliyor.

Anlatı düzeneğinde, bir ölçüde gündelik dile yaslanırken ince, hoş, şakacı, aynı zamanda can alıcı, yakıcı çalımlar yaratıp bunları âdeta tiyatro dekoru içine yerleştirerek ışıltılar da salıyor yazar.

Üstelik bu şakacılığı alaysamayla harmanlayıp söz konusu serbest dolaşımı ilginç bir cinlik eşliğinde “pazar ekonomisi”yle de örtüştürüyor.

Okuduğum önceki anlatılarını dramatik akışa dayalı kurgulayan yazar, bu verimlerinden ayrılan bakış getiriyor. Bu kez dile yüklüyor dramatik olguyu Ahmet.

Bu bizi, dış dünya gerçeklerinin içine doğrudan çekse de, sonuçta kesinlikle “proje öykü” halinde gelmiyor önümüze. Tersine yeni biçem arayışına dayalı bir somutlama oluyor bu. Arzu, serbest dolaşımını sürdürüyor Arzunun Serbest Dolaşımı’nda, çünkü “pazar” sürüyor.

www.sadikaslankara.com, her perşembe öykü-roman, tiyatro, belgesel alanlarında güncellenerek sürüyor.