‘Diktatorya sınıf tanımaz’

İsviçre asıllı sinemacı Andreas Fontana, ilk uzun metrajlı filmi “Azor”da 1980 yılının Arjantin’ine götürüyor izleyiciyi ve İsviçreli bir bankerin karanlık yolculuğuna tanık ediyor. Fontana ile MUBI’de gösterime giren filmini konuştuk.

05 Aralık 2021 Pazar, 02:00
‘Diktatorya  sınıf tanımaz’
Abone Ol google-news

Kendisi de İsviçreli bir bankacının torunu olan ama hayatının bir bölümünü Arjantin’de geçiren (şimdilerde İspanya’da yaşıyor) sinemacı Andreas Fontana, ilk filmi “Azor”da kişisel geçmişinin de bir şekilde harmanlandığı bir hikâye anlatmayı tercih etmiş. Yer yer akla Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” (“Heart of Darkness”) adlı ünlü romanını ve o romandan hareketle çekilmiş “Kıyamet” (“Apocalypse Now”) adlı unutulmaz filmi getiren “Azor”, dünya sinemasında yeni bir “auteur”ün doğuşunu müjdeliyor bizce. Çevrimiçi ortamda bir araya geldiğimiz yönetmenle şu günlerde MUBI’de gösterime giren filmini konuştuk.

“Azor” cunta döneminde Arjantin’e giden ve ortadan kaybolan ortağının ardından Buenos Aires’teki müşterileriyle yeniden bir ilişki kurmaya çalışan İsviçreli bir bankerin yolculuğunu anlatıyor. Siz de İsviçreli ve bir dönem de Arjantin’de yaşamış biri olarak “Azor”un çıkış fikrini nasıl buldunuz, bununla başlayalım mı?

Filmin hikâyesi tamamen kurmaca, önce onu söyleyeyim, yani benim kişisel geçmişimden izler taşısa da biyografik bir yanı yok. Ben daha çok özel bankacılık dünyasının ya da kültürünün ardında yatan mantaliteyi irdelemek istedim bu filmde. Bunu antropolojik bir sistem gibi ele almaktı niyetim. Biraz teorik bir şeymiş gibi tınlıyor ama gerçekten de niyetim buydu, yani detayları incelemek, kullandıkları araçları anlamak ve dili de nasıl kullandıklarını görmek... Büyükbabamın da özel bankacılık alanında çalışan bir banker olduğu doğru ama ben bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. O öldüğünde bu konunun bir film için çok ilginç olabileceğini farkettim. Ama çıkış noktam açıkçası hikayeden ziyade sinemasal anlamda bu konuya duyduğum biçimsel ilgiydi. İşin en zor yanı da bu dünyanın bürokratik engellerini aşmaktı benim için.

Film 1980 yılında, tam da diktatörlüğün, cuntanın hâkim olduğu dönemde geçiyor. Bu dönemi tercih etmenizde ne etkili oldu?

İsviçre’de bir banker hakkında film çekmek istediğinizde o adamı bir bürokrat olarak anlatırsınız, son derece kibar ve akıllı bir adam olarak... Bu da hiç ilginç bir şey değil tabii. Ama bir bankacıyı diktatörlük ile yönetilen bir yere konumlandırdığınızda ve onu iktidar odaklarıyla etkileşim halinde gösterdiğinizde her şey değişiyor. İlk yapmak istediğim şey buydu. Ayrıca Arjantin’de yaşamış biri olduğum için ülkenin tarihine de bir hayli aşinayım ve güçlü bağlarım var. Ancak kimse diktatörlük zamanındaki iş dünyasının problemlerini konuşmuyordu, cunta sonrasında açılan davalar çoğunlukla insanlık suçlarına dair olanlardı, ekonomik yolsuzluklardan ziyade. Bu ancak yeni yeni gündeme gelmeye başladı, o dönemde çalınan varlıklar gibi meseleler... Benim için belki karanlık ama hiç keşfedilmemiş bir alandı diyebilirim.

‘ZENGİN OLMAK ÖNEMLİ DEĞİL’

Filmde varlıklı bir ailenin kızı olan Leopolda’nın da kaybolduğunu görüyoruz. Muhalif olduğunuz zaman zengin olmanız da bir anlam ifade etmiyor, değil mi?

“Azor”da şöyle bir durum var: Film büyük ölçüde üst sınıf insanları anlatıyor, oysa dikta döneminde en çok zarar görenler alt sınıflardı ya da sol muhalefet gruplarıydı. Filmde onları hiç görmüyoruz neredeyse, asıl kurbanları yani. Ama şöyle özel bir yanı var filmin, dikta döneminde Arjantin’de kimsenin güvende olmadığını gösteriyor. Dikta sınıf tanımıyor yani, tüm toplum için bir tehlike arz ediyor. Arjantin’de filmin bu anlamda önemli olduğu söylendi izleyenler tarafından. 

TÜRKİYE’DEN CEYLAN VE AKIN’I BEĞENİYORUM

Sinemada kimler ilham veriyor size, hangi yönetmenlere yakın hissediyorsunuz kendinizi?

Çok fazla var elbette… Ama ilk aklıma gelenleri sayacak olursam, Fritz Lang’a hayranlık duyarım mesela, Robert Bresson’a da… Sonra Werner Herzog tabii. Paul Thomas Anderson’ı da severim… Kendimi sinefil olarak görürüm ama dönem dönem sevdiğim isimler değişebiliyor, zor bir soru.

Türk sinemasına aşina mısınız?

Evet tabii... Nuri Bilge Ceylan’ı tanıyorum elbette, filmlerini seviyorum. Fatih Akın’ı da beğeniyorum ama galiba tam manasıyla Türk sinemacı sayılmıyor. Daha klasik anlamdaki Türk sinemasını ise bilmiyorum gerçekten.