İBB Davası... Tutuklu Elif Güven’in avukatı 'etkin pişmanlık' ifadesini geri çekti

İBB Davası... Tutuklu Elif Güven’in avukatı 'etkin pişmanlık' ifadesini geri çekti

2.04.2026 20:00:00
Güncellenme:
İBB Davası... Tutuklu Elif Güven’in avukatı 'etkin pişmanlık' ifadesini geri çekti

İBB Davasının 15. günü, kalan 34 ismin avukatının tahliye talebi ile devam ediyor. Medya A.Ş. Halkla İlişkiler Müdürü Elif Güven’in avukatı Mehmet Ruşen Gültekin tahliye talebi için söz aldığında “Müvekkilim etkin pişmanlığın ne anlama geldiğini dahi bilmemektedir. Nitekim söz konusu ifade, iddianamenin farklı bölümlerine parçalanarak yerleştirilmiştir. Kendi iradesini yansıtmayan, yönlendirme sonucu oluşturulan bu beyanın ‘etkin pişmanlık’ olarak kabul edilmesi hukuken mümkün değildir” ifadelerini kullandı.

CHP'nin cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da arasında bulunduğu 107’si tutuklu, 5’i müşteki sanık olmak üzere toplam 407 sanıklı İBB Davası'nın duruşması dördüncü hafta da, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun karşısındaki 1 No'lu salonda, devam ediyor.

Medya A.Ş. Halkla İlişkiler Müdürü Elif Güven’in avukatı Mehmet Ruşen Gültekin, tahliye talebi sırasında şu ifadeleri kullandı:

“Hepimiz üniversitelerde ‘silahların eşitliği’ ilkesini öğrendik. Ancak şu an müvekkilimi dahi göremiyorum. Sayın Başkan, müvekkilim Elif Hanım ayağa kalkabilir mi?

Normal şartlarda müvekkilimle yan yana oturmam gerekir. Çünkü savunma süreci yalnızca benim konuşmamdan ibaret değildir; müvekkilim, önceki beyanlar sırasında anlamadığı bir hususu bana sorabilmeli, birlikte değerlendirme yapabilmeliyiz. Ne yazık ki mevcut durumda bunların hiçbirini gerçekleştiremiyoruz.

Müvekkilimi ayağa kaldırmamın sebebi de budur: Burada bir insanın varlığının hissedilmesini istedim. Elif’i görmenizi istedim. Onun tutukluluğunun haklı olup olmadığını takdir edecek olan sizsiniz; vicdanınız ve hukukun gerekleriyle değerlendireceksiniz. Onu görmenizin bu açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim.

“HAYATIM BOYUNCA BU DOSYADAKİ İDDİANAME KADAR ÖZENSİZ VE YETERSİZ HAZIRLANMIŞ BİR METİNLE KARŞILAŞMADIM”

Mesleğimin 33. yılındayım; 33 yıldır adalete hizmet etmeye çalışıyorum. Geçtiğimiz günlerde yaptığım bir hesaplamaya göre, bugüne kadar 30.000’den fazla iddianame okumuşumdur. Açıkça ifade etmek isterim ki, hayatım boyunca bu dosyadaki iddianame kadar özensiz ve yetersiz hazırlanmış bir metinle karşılaşmadım, Sayın Başkanım. Birazdan bunun nedenlerini de ayrıntılı olarak arz edeceğim.

Geçmişte görev yaptığım dönemlerde, savcılıklara çok sayıda iddianame iade ettim; bu nedenle ciddi tartışmalar da yaşadım. Zira bir iddianameyi iade ettiğinizde, savcıyla hatta başsavcıyla karşı karşıya gelmeyi göze almanız gerekir.Ancak tüm bu tecrübeme dayanarak söylüyorum ki; bu iddianamede yer alan iddiaların çökeceğini ifade etmek bir öngörü ya da tahmin değil, dosyanın mevcut durumu itibarıyla açık bir gerçektir.

Bir taraftan da ifade etmek isterim ki, bu iddianameyi gördüğünüzde iade edileceğini düşünüyordum. Zira bu denli ciddi eksiklikler ve hatalar içeren bir metnin, yargılama aşamasında mahkemeniz tarafından telafi edilmesi mümkün değildir. Bu hataların, özellikle tutukluluğa itiraz açısından önem taşıyan kısımlarına ilerleyen bölümlerde ayrıca değineceğim.

İkinci olarak; bu iddianame ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin ne ilgisi vardır? Savcılık makamı, iddianame içerisinde Cumhuriyet Halk Partisi hakkında adeta bir ‘bildirim’ niteliğinde değerlendirmelerde bulunmakta, hatta suç duyurusu mahiyetinde ifadeler kullanmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda görev yapmış biri olarak söylüyorum; bu yaklaşımın hukuki dayanağını anlamakta güçlük çekiyorum.

Kaldı ki müvekkilim Elif Güven, Cumhuriyet Halk Partisi üyesi dahi değildir. Bu durumda, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu dosyayla nasıl bir bağlantısı olduğu sorusu yanıtsız kalmaktadır. Aynı durum, burada yargılanan pek çok kişi için de geçerlidir.

Elbette Türkiye’de farklı siyasi partiler seçim kazanabilir, belediyeler yönetebilir. Ancak bu yargılama, bir siyasi partinin yargılanması değildir. Bu husus dahi, dosyanın kapsamı ile iddialar arasındaki kopukluğu açıkça ortaya koymaktadır.

Gerçekten garip bir durumla karşı karşıyayız. Bu iddianameyi hazırlayan bir başsavcılık makamı bulunmaktadır. Bize meslek hayatımız boyunca ‘başsavcılık bir kurumdur, bir gelenektir’ diye öğretildi. Ancak bugün gelinen noktada, o dönemde başsavcılık makamında bulunan kişinin şu an Adalet Bakanı ve Hakimler ve Savcılar Kurulu Başkanı olarak görev yaptığını görüyoruz.

Meslek hayatımızdan bildiğimiz kadarıyla, söz konusu makamın doğrudan iddianame hazırlama pratiğinin sınırlı olduğu da bilinmektedir. Bu nedenle, ortaya çıkan bu kadar kapsamlı hata ve eksikliklerin kaynağına ilişkin olarak, bu durumun da değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Soruşturma evresinde şunları yaşadık: Ben burada herhangi bir görüntü alsam, akşamına Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkımda soruşturma başlatılacağını biliyorum; bunun örneklerini gördük. ‘Görüntülü ve sesli kayıt alındı, 286’ya aykırılık var’ denilerek hemen işlem yapılıyor. Ancak sayın başkan, huzurunuzda bulunan bu sanıklar ve dosyadaki diğer yüzlerce kişi, aylar boyunca televizyonlarda açıkça hedef gösterildi, adeta linç edildi. Aynı başsavcılık bu yayınlarla ilgili tek bir soruşturma başlattı mı?

Benim müvekkilime ‘hırsız’, ‘uğursuz’ denildi. Burada bulunan Murat Bey’e ve diğer sanıklara ‘vatan haini’ denildi. Buna rağmen, bugüne kadar herhangi bir savcının bu ifadelerle ilgili harekete geçtiğini görmedik.

Buna karşılık, burada en küçük bir temas, en küçük bir ihlal iddiası söz konusu olduğunda derhal soruşturma açılıyor. Bu durum açık bir çifte standarttır. Bu tür uygulamalar hem adalet duygusunu zedeler hem de yargıya olan güveni sarsar. Geçmişte benzer örneklerini gördük; bu yaklaşımın sağlıklı bir sonuca ulaşmadığı açıktır.

“BU İDDİANAME ÇÖKMÜŞTÜR...DOSYANIN HİÇBİR YÖNÜ KENDİ İÇİNDE TUTARLI DEĞİLDİR”

Bakınız, ben Yargıtay savcılığı yaptım; açıkça ifade ediyorum: Bu iddianame çökmüştür. Bu dosyadan hükme esas alınabilecek tek bir eylem dahi çıkaramazsınız. Nasıl çıkaracaksınız? Dosyanın hiçbir yönü kendi içinde tutarlı değildir.

Henüz yargılamanın başındayız. İlerleyen aşamalarda eylem sayısı yüzleri bulduğunda neyle karşılaşacağımızı tasavvur etmek dahi güçtür.

Hukukun en temel ilkelerinden biri şudur: Şüpheli beyanı, özgür iradeye dayanmalıdır. Oysa bu dosyada, beyanların özgür iradeyle alınmadığına ilişkin ciddi iddialar bulunmaktadır. Biz hukukta buna ‘yasak sorgu yöntemleri’ diyoruz. Bunun kapsamına; kötü muamele, işkence, yorma, aldatma, cebir, tehdit ve kanuna aykırı menfaat vaat edilmesi girer.

Şimdi dışarıdan süreci izleyenler farklı bir algıya kapılmış durumda. ‘Savcılar tutuklama kararı verir’ gibi bir kanaat oluşmuş. Çünkü soruşturma evresinde fiilen böyle bir tablo ortaya çıktı. Savcının talebi ne yöndeyse, hâkim kararının da o yönde şekillendiği görüldü.

Oysa hukuki gerçeklik bambaşkadır. Sayın savcının talepleri mahkemeyi bağlamaz. Nitekim bugün de savcılık bazı sanıklar yönünden tahliye talebinde bulunmuştur; siz bu talepleri kabul edebilir ya da tamamen aksi yönde karar verebilirsiniz. Bu, tamamen mahkemenin takdir yetkisi içindedir.

Ancak soruşturma aşamasında bu ilkenin uygulamada karşılık bulmadığını gördük. ‘Bırak’ denildiğinde bırakılan, ‘tut’ denildiğinde tutulan bir süreç yaşandı. Bu tabloyu gördük, yaşamaya devam ettik ve açıkçası artık görmekten de yorulduk.

Daha da vahimi şudur: Müvekkilim 10 Nisan’da savcılığa nasıl götürülmüştür? Savcı tarafından usulüne uygun bir çağrı yapılmamış, ‘Etkin pişmanlıktan yararlanmak ister misin?’ şeklinde bir teklif de iletilmemiştir. Kaldı ki müvekkilin bu yönde herhangi bir talep ya da dilekçesi de bulunmamaktadır.

“‘SENİ AMBULANSLA HASTANEYE GÖTÜRECEĞİZ ELİF’ DENİLİP ÇAĞLAYAN ADLİYESİ’NE GÖTÜRÜLMÜŞTÜR”

Buna rağmen cezaevinde infaz koruma memuru tarafından kendisine ‘Seni ambulansla hastaneye götüreceğiz Elif’ denilmiştir. Hayatı boyunca emniyet birimine dahi gitmemiş olan müvekkilim, safiyane bir şekilde hastaneye sevk edildiğini düşünerek araca binmiştir. Ancak hastaneye değil, Çağlayan Adliyesi’ne götürülmüştür.

Bu süreçte avukatı bilgilendirilmiş ve kendisi de adliyeye gelmiştir. Tüm bu hususlar tarafımızca dilekçelerimizde ayrıntılı şekilde sunulmuştur.

"MÜVEKKİLİME GERÇEĞE AYKIRI BEYANLAR YAZDIRILMIŞ VE BU DURUM ‘ETKİN PİŞMANLIK’ KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMİŞTİR"

Adliyede ise, ifade verme usullerini dahi bilmeyen müvekkilime gerçeğe aykırı beyanlar yazdırılmış ve bu durum ‘etkin pişmanlık’ kapsamında değerlendirilmiştir. Oysa müvekkilim etkin pişmanlığın ne anlama geldiğini dahi bilmemektedir.

Nitekim söz konusu ifade, iddianamenin farklı bölümlerine parçalanarak yerleştirilmiştir. Kendi iradesini yansıtmayan, yönlendirme sonucu oluşturulan bu beyanın ‘etkin pişmanlık’ olarak kabul edilmesi hukuken mümkün değildir.”