Yuvam Dünya Derneği Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Kıvılcım Pınar Eğilmez Kocabıyık ile COP31’e giderken iklim farkındalığının eyleme dönüşmesini, iklim iletişimini, eğitim başlığını ve çocuklarla gençlerin bu sürece nasıl dahil edilebileceğini konuştuk.
- Bugün Türkiye’de iklim farkındalığı sizce hangi eşikten geçiyor?
Türkiye’de iklim krizi artık soyut bir gelecek anlatısı değil; herkesin gündelik hayatında deneyimlediği bir gerçeklik. Mevsimlerin kayması, tarımın etkilenmesi, aşırı hava olayları, sağlık sorunlarının artışı Bunları artık anlatmak gerekmiyor, çünkü insanlar yaşıyor. Ancak asıl kritik eşik farkındalık değil; bu farkındalığın eyleme dönüşmesi. Toplum bugün “Biliyorum ama ne yapabilirim” sorusunun eşiğinde. Bu çok değerli bir kırılma anı. Çünkü bilgi davranışa dönüşmediği sürece etkisiz kalır.
- COP31 ev sahipliği Türkiye için ne ifade ediyor?
COP31, Türkiye için yalnızca bir zirve değil; güçlü bir yön beyanı ve diplomatik bir eşik. Türkiye ilk kez Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerinin en üst karar süreçlerinden birine ev sahipliği yapacak ve sürecin yönetiminde aktif rol üstlenecek. Bu, küresel iklim diplomasisinde daha sorumlu ve daha etkili bir konuma geçiş anlamına geliyor.
Akdeniz havzasının kırılganlığı düşünüldüğünde Türkiye hem riskin merkezinde hem de çözümün önemli bir parçası. Bu nedenle üstlenilen rol sadece organizasyonel değil; bilim temelli, kapsayıcı ve çözüm odaklı bir yaklaşımı güçlendirme sorumluluğu taşıyor. Aynı zamanda Türkiye’nin iklim politikalarında, Ulusal Katkı Beyanı hedeflerinde ve fosil yakıtlardan çıkış takviminde somut adımlar atması için güçlü bir zemin sunuyor.
UMUT VE SORUMLULUK
- COP31’e giderken Türkiye’de kamu, özel sektör, yerel yönetimler, sivil toplum ve bireyler hangi başlıklarda daha cesur ve somut adımlar atmalı?
Artık küçük adımların değil, sistemsel dönüşümlerin zamanı. Ölçülebilir ve hesap verebilir eylemler gerekiyor. Kamu tarafında bilim temelli, şeffaf ve izlenebilir politikalar kritik. Yerel yönetimlerin de klasik kent yönetiminden çıkıp ekosistem temelli bir yaklaşıma geçmesi gerekiyor. Özel sektör için sürdürülebilirlik artık bir iletişim başlığı değil, iş modelinin kendisi olmalı. Şirketler sadece karbon azaltımıyla sınırlı kalmamalı; üretim biçimlerini ve değer zincirlerini dönüştürmeli. Bu dönüşüm aynı zamanda rekabet avantajı yaratır.
Sivil toplum köprü kurmaya, sorgulamaya, birleştirmeye ve süreçleri hızlandırmaya devam ederken; bireyler yalnızca tüketici değil, talep eden ve dönüşümü sahiplenen aktörler olmalı.İklim krizi ortak yaşam alanımızla ilgili olduğu için çözüm de kolektif olmalı. Dönüşüm birbirini besleyen bir sistemle mümkün.
- İklim krizini yeni kuşaklara korku üretmeden ama gerçekliği de saklamadan anlatmanın yolu sizce nedir?
Bu belki de en hassas alanlardan biri. Ne gerçekliği saklayan bir iyimserlik ne de çocukları umutsuzluğa sürükleyen bir dil doğru. Biz buna “ilham veren gerçeklik” diyoruz. Bilimsel verilerle krizin ciddiyetini net bir şekilde ortaya koyarken çözümün mümkün olduğunu da aynı açıklıkla anlatmak gerekiyor. Çocuklara “dünyayı kurtarma” yükü vermek yerine, onları bu dönüşümün yaratıcı ve aktif aktörleri olarak görmek önemli. Merak duygusu, korkudan çok daha güçlü ve kalıcı bir motivasyon kaynağı.
Aslında mesele, çocuklara iklim krizini anlatmaktan çok, doğayla bağ kurmalarını sağlamak. Bu nedenle öğrenme sürecini yalnızca bilgi aktarmakla sınırlamıyor; deneyim, gözlem ve ilişki kurma üzerinden ilerletiyoruz. Aynı zamanda konuyu çocukların kendi hayatlarıyla, kendi hikâyeleriyle ve yaşadıkları yerle ilişkilendirmek çok kritik. Yerel bağlamdan kopuk bir anlatım yerine, onların gündelik deneyimleri üzerinden ilerlediğimizde, anlatılanlar soyut bir bilgi olmaktan çıkıp hayatın doğal bir parçasına dönüşüyor. Bu bağ kurulduğunda ise umut, sorumluluk ve harekete geçme isteği kendiliğinden gelişiyor.
- Bir bitki olsaydınız hangisi olurdunuz, neden?
Bir sürü kuşa böceğe yuva olan ateş ağacı ya da banyan ağacı olmak isterdim. Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi: “Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun. Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.”
BİR ZİRVEDEN FAZLASI
Yuvam Dünya olarak COP31’i bir zirveden çok daha fazlası olarak görüyoruz; bir kültürel dönüşüm fırsatı olarak. Bilimsel bilgiyi tek başına yeterli görmüyoruz. Bu nedenle veriyi hikâyeye, sanata ve gündelik dile dönüştürüyoruz. Odaklandığımız üç ana alan var: iklim krizi ve sağlık, iklim krizinde iletişim ve en önemlisi eğitim. Bu alanlar hem Türkiye’nin güçlü olduğu hem de küresel etki yaratabileceği alanlar.
Aynı zamanda gençlerin ve çocukların bu sürecin aktif parçası olması bizim için kritik. Çünkü iklim meselesi bugünün olduğu kadar yarının da meselesi. Amacımız, Türkiye’den dünyaya yayılan bir “onarım hikâyesi” kurmak.
