Milli iradenin temsilcilerinin oluşturduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) 106 yıl önce mücadelesine başladı. Cumhuriyetin ilk milli bayramı olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın önemini hukukçular, gazetemize yorumladı.
23 Nisan’ın esarete karşı Türk milletinin çektiği rest olduğunu söyleyen Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi Av. Arif Anıl Öztürk, “Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, TBMM'yi açarak yalnızca bir meclis kurmamış; egemenliği sarayın dar duvarlarından çıkarıp doğrudan millete teslim etmiştir. Bu hamle, dünya siyasal tarihine kazınmış en net meydan okumalardan biridir” dedi.

ADD Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi Av. Arif Anıl Öztürk
BİR JESTTEN FAZLASI
Millet iradesinin teslim alınamayacağını, bağımsızlığın pazarlık konusu yapılamayacağını belirten Av. Öztürk, “Bu topraklarda sözün sahibi millettir. Hiçbir vesayet odağına, hiçbir dış merkeze, hiçbir güç odağına bırakılmayacak olan bu hak; millete aittir ve öyle de kalacaktır” ifadelerini kullandı.
23 Nisan’ın çocuklara armağan edilmesinin yüzeysel bir jest olmadığının altını çizen Av. Öztürk, “Bu, bağımsızlık ve ulus egemenliği bilincini nesilden nesile aktarmaya yönelik stratejik bir tercihtir. Çünkü geleceği inşa edecek olan nesillere, daha çocuk yaşta egemenliğin devredilemez bir hak olduğu, korunmadığında kaybedileceği, kendi kaderine başkalarının yön verdiği bir toplumda yetişen çocukların özgür bireyler değil, başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşayan bağımlı ve tutsak nesiller olacağı öğretilmek istenmiştir” değerlendirmesinde bulundu.

Avukat Hande Özgen
ANAYASAL GÜVENCE
1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı yönetiminin işgallere karşı çıkmak yerine emperyalist devletlerle anlaşarak kendi iradesini kaybettiğini anımsatan Avukat Hande Özgen ise Amasya Genelgesi ile ilk kez ulusal egemenlikten bahsedildiğini, akabinde Erzurum ve Sivas Kongresi toplanmasıyla bu düşüncenin güçlendiğini ve bu süreçte milletin menfaatlerini temsil edemeyen İstanbul Hükümeti’nin ilk kez yok sayıldığını belirtti.
Bu sürecin en büyük ve en somut adımının ise 23 Nisan 1920’de atıldığını vurgulayan Av. Özgen, “Bu ulusal egemenlik anlayışı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran 1924 Anayasası’nın 3. maddesi, 1961 Anayasası’nın 4. maddesi ve 1982 Anayasası’nın 6. maddesinde de bu anlayış kurumsallaşmış, Türk milletinin egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanacağı düzenlenmiş ve hiçbir kimse veya organın kaynağını, ulusal egemenliğin kurucu metni olan Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını açıkça düzenlemiştir” dedi.
“TOPLUM SÖZLEŞMESİ VASFINI KAYBEDER”
Ulusal egemenlik ile anayasa arasındaki ilişkiye de dikkat çeken Av. Özgen, “Devlet adına kullanılan hiçbir yetki Anayasa’ya aykırı kullanılamamaktadır, buna yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tamamı dahildir” ifadelerini kullandı.
“Dolayısıyla, Anayasa’yı değiştirme yetkisine sahip olan TBMM de, Anayasanın 6. Maddesi uyarınca, bu değiştirme yetkisini Anayasa’ya aykırı şekilde kullanamaz, değiştirilemezlik prensiplerine aykırı herhangi bir maddeyi konu edinen Anayasa değişikliği kanunu teklifinde bulunamaz” uyarısında bulunan Av. Özgen, sözlerine şöyle devam etti:
“Dolayısıyla böyle bir değişiklik girişimi referanduma dahi sunulsa meşruluk kazanamaz; zira referandum yolunu açan Anayasa değişikliği kanunu en başta Anayasa madde 6’ya aykırı olduğundan Anayasa dışıdır. Anayasamız bakımından yalnızca ilk 4 maddede bulunan lafzın değiştirilmesi değil, herhangi bir anayasa maddesinin değiştirilirken anayasa ilk 4 madde ile çelişememesi kastedilmektedir.
Nitekim anayasa hukukunda genel kabul görmüş temel yapı doktrini gereği de, bir anayasanın özünü, ruhunu, temel prensiplerini ortaya koyan maddeleri, değiştirilemezlik açıkça ilgili anayasada yazmıyor olsa bile değiştirilememektedir. Aksinde, zaten bir Anayasa, alelade bir değiştirmeye tabi tutulacağı için Anayasa ve toplum sözleşmesi olma vasfını kaybeder.
Ancak devletlerin kurucu maddeleri anayasalardadır, bu yüzden kurucu maddelerin alelade görülmesi, ilgili anayasanın da, kurduğu devletin de, bu devletin ulusal egemenliğinin de, devletin kader birliğindeki kurucu insan unsuru olan milletin de değersizleştirilmesidir.”
