Dilek İmamoğlu, Silivri'den siyasilere seslendi: 'Tercih değil, zorunluluk'

Dilek İmamoğlu, Silivri'den siyasilere seslendi: 'Tercih değil, zorunluluk'

28.01.2026 15:20:00
Güncellenme:
ANKA
Takip Et:
Dilek İmamoğlu, Silivri'den siyasilere seslendi: 'Tercih değil, zorunluluk'

Aile Dayanışma Ağı (ADA), 23. buluşmasını, Silivri’de gerçekleştirdi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in de katıldığı buluşmada konuşan Dilek Kaya İmamoğlu, "Adaletin üzerindeki perdeyi kaldırmak, hukuku siyasetin gölgesinden kurtarmak, milletin vicdanına hesap vermek için; tüm duruşmaların canlı yayınlanmasını sağlamak artık bir tercih değil, bir zorunluluktur" dedi.

19 Mart operasyonu mağdur yakınları tarafından kurulan Aile Dayanışma Ağı (ADA), 23. buluşmasını, üçüncü kez Silivri’ye taşıdı.

Silivri’deki Marmara Cezaevi önünde gerçekleştirilen buluşmaya, ‘Aziz İhsan Aktaş suç örgütü’ davasını izleyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel de katıldı. 23. ADA buluşmasında, Özel ile birlikte, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı, CHP’nin ve 25,1 milyon vatandaşın cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun eşi ve sivil toplum gönüllüsü Dr. Dilek Kaya İmamoğlu ile seçilmiş Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar’ın kardeşi Caner Aydar birer konuşma yaptı.

"HAKSIZLIKLARA KARŞI SESİMİZİ ÇIKARMAK İÇİN BURADAYIZ"

“Bugün yine adaletsizliğin ve hak ihlallerinin simgesi haline gelmiş Silivri’de bir aradayız” diyen İmamoğlu, “ADA olarak; hak, hukuk ve adalet arayışımızı haykırmak, yaşanan tüm bu haksızlıklara karşı sesimizi çıkarmak için buradayız. Bizlerle birlikte olan, mücadelemize destek veren herkese bir kez daha teşekkür ediyorum. Dün, Türkiye’de yargının içine düştüğü duruma bir kez daha şahit olduk. Bir kez daha başkaları adına utandık, bir kez daha ülkemiz adına üzüldük. Sözde suç örgütünün lideri olarak tanımlanan kişi tutuksuz yargılanırken, seçilmiş belediye başkanlarının cezaevinde olduğu utanç verici bir durumla karşı karşıyayız. Üstelik bu belediye başkanlarının hepsi, ne hikmetse, aynı partiden! Suç örgütü lideri olarak tanımlanan kişi, devletin verdiği iddia edilen, korumalarla mahkemeye geliyor. Bu koşullarda, bu mahkemelerde tarafsız bir yargılamadan, adaletin herkes için eşit işlediğinden söz edebilir miyiz?” sorusunu yöneltti.

"AİLELER MAĞDUR EDİLİYOR"

İmamoğlu şöyle konuştu:

“Bugün Türkiye; tarihinin en zor günlerinden geçiyor. Her alanda büyük haksızlıklar, aksaklıklar ve eşitsizliklerle karşı karşıyayız. Nereye dokunsak elimizde kalıyor. Demokratik bir hukuk devletinin temelini oluşturan kolonlar birer birer kesiliyor. Ülkemizin geleceğini korumak için Cumhuriyetimizin, demokrasimizin temellerini yeniden güçlendirmemiz şart. Yoksa bu enkazın altında hepimiz kalırız. Türkiye, bugün büyük bir yargı krizinin içindedir. Toplumun adalete güveni kalmadı. 19 Mart’tan itibaren yaşananlar, yargının nasıl siyasete alet edildiğinin en büyük göstergesidir.

Önce diploma iptali, sonrasında şafak baskınıyla yapılan gözaltılar, ardından hiçbir somut delile dayanmayan gizli tanık ifadeleriyle yapılan tutuklamalar tek amacın, Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını önlemek olduğunu açıkça kanıtlıyor. Bir avuç insanın siyasi ihtirasları uğruna, yüzlerce suçsuz insan tutsak ve en temel haklarından mahrum bırakılıyor. Aileler mağdur ediliyor. Lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesi, doğal hâkim ilkesi açıkça çiğneniyor.

“YENİ OYUNLAR OYNANIYOR”

Yandaş medya trolleriyle seslendirilen yalanlar, baskı ve psikolojik işkence altında ortaya atılan iftiraların sonucunda ortaya bomboş bir iddianame çıktı. Şimdi bu iddianamenin yetersizliğini gizlemek için yeni oyunlar oynanıyor. İddianame böylesine zayıf olunca, mahkemeleri canlı yayınlama fikrinden tamamen vazgeçtiler. Hatta duruşmayı takip eden gazeteci ve tutuklu yakını sayısına bile kısıtlamalar getiriliyor. İddianame ile istediği sonucu alamayanlar, çirkin karalama kampanyalarıyla itibar suikastı yapmaya çalışıyor.

Bir tarafta hakkında soruşturma izni verilmeyen kamu görevlileri, bir yanda soruşturmasız gün geçirmeyen seçilmişler var. Bir tarafta neden hapiste olduğu bile bilinmeyen tutuklular ve uzayan tutukluluklar, diğer yanda ceza/infaz düzenlemeleri ile bir anda serbest bırakılanlar var. Bir tarafta kabul edilmeyen dava dosyaları, diğer yanda sürüncemede bırakılan, uzatıldıkça uzatılan davalar var. AİHM kararlarına, Anayasa Mahkemesi kararlarına bile uyulmayan günlerden geçiyoruz. Böyle bir ortamda hukuk devletinden ve adaletten söz edilemez. Dolayısıyla ‘Türkiye bir hukuk devletidir’ maddesi boşa düşüyor.

“BELEDİYELERİN YETKİ ALANLARI DARALTILIYOR”

1 sene içerisinde birçok adaletsizlikler ve hukuksuzluklar yaşandı. Gelin 2025’e dönelim ve bugüne kadar yaşatılan adaletsizlikleri hep birlikte hatırlayalım. Belediyeler üzerinden büyük bir oyun oynanıyor. Milletin iradesine resmen müdahale ediliyor. Kayyım siyasetiyle, görevden uzaklaştırmalarla demokrasiye darbe vuruluyor. Operasyonlar, gözaltılar, tutuklamalar, medyada karalama kampanyaları ile belediyeler çalışamaz hale getirilmeye çalışılıyor. Bu da yetmiyor, belediyelerin yetki alanları daraltılıyor, kaynakları kesiliyor.

Açıkça belediyelerin halka hizmet etmesi önlenmek isteniyor. Tüm bunlar yapılırken, insanlar haber alamasın, hiç kimse bu çarpıklıkları konuşmasın diye, büyük bir sansür ve baskı operasyonu sürdürülüyor. RTÜK cezalarıyla, ekran karartmalarla özgür basının susturulması hedefleniyor. Habere erişim engelleri, bant daraltmaları, haber linki kaldırma gibi anti-demokratik uygulamalarla medya sindirilmek isteniyor. Sayısız aktivist, gazeteci, öğrenci, siyasi; sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Topluma bir korku salmak hedefleniyor. Diğer yandansa bir takım sosyal medya trolleri her türlü nefret suçunu, yalanı, iftirayı ortaya saçmasına, toplumsal barışa dinamit koymasına rağmen adeta el üstünde tutuluyor.

“ÜLKEMİZİN GELECEĞİ YOK EDİLİYOR”

Tüm bu baskılara rağmen haksızlıklara karşı sesini çıkarmak, demokratik haklarını kullanarak protesto etmek isteyenler, güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanımıyla karşı karşıya kalıyor. Çevre nöbetlerinde, kadın eylemlerinde, öğrenci protestolarında yasaklamalar, şiddetli müdahale, gözaltılar anında uygulamaya alınıyor. Oysa iş, kadına yönelik şiddetin önlenmesine ya da koruma kararlarının uygulanmasına gelince, ne yazık ki yetersiz kalınıyor. Her geçen gün yeni bir kadına yönelik şiddet haberiyle sarsılıyoruz. Koruma talep eden, koruma altında olması gereken kadınlar öldürülüyor. Katilleriyse iyi hal, haksız tahrik gibi indirimlerle düşük cezalar alıyor; cezalarını tamamlamadan af kararlarıyla salıverilebiliyor.

Katiller, çeteler sokaklarda elini kolunu sallayarak geziyor. Küçücük çocuklar, gençler güpegündüz sokak ortasında katlediliyor. Ahmet Minguzzi’lerin, Atlas Çağlayan’ların acısı toplumun yüreğini parçalarken, ülkemizin geleceği yok ediliyor. Çocuk yaşta zor şartlarda çalıştırılan, okul sıralarından koparılan çocuklar da çetelerin ellerine terk ediliyor. Okul sıralarında olması gereken çocuklar ağır işlerde çalıştırılıyor. İş cinayetleriyle hayattan koparılıyor.

“HATALAR ISRARLA TEKRAR EDİLİYOR”

Okul sıralarındaki çocuklarsa, sürekli değişen eğitim sisteminin çarkları arasında niteliksiz bir eğitimle baş başa bırakılıyor. Okullar, bilgi yuvası olmaktan çıkarılıp, ideolojik dönüşüm merkezlerine dönüştürülmeye çalışılıyor. Müfredat ve ölçme-değerlendirme değişiklikleriyle, çocuklar üzerinden siyaset kurgulanıyor. Bilimi temel alması gereken eğitim, tarikat/cemaat etkisi altında yürütülmek isteniyor. Yapılan protokollerle okullarda, yurtlarda, kurslarda tarikatların gücü arttırılıyor. Geçmişten ders alınmıyor, ülkemize çok büyük acılar yaşatan hatalar ısrarla tekrar ediliyor.

Taşeronlaşma ve kayıt dışı, güvencesiz çalışma denetimsizlikle adeta destekleniyor. Ekonomik sıkıntılarla mücadele eden, sendikal hakları ellerinden alınan, güvencesiz ortamlarda çalıştırılan işçiler grev yasaklarıyla susturuluyor. Toplu işten çıkarmalarla binlerce işçi mağdur ediliyor. Madenlerde, inşaatlarda, depolarda, laboratuvarlarda, merdiven altı üretim tesislerinde her gün işçiler katlediliyor. Sorumlularsa hiçbir ceza almadan yeni işçileri aynı şartlarda çalıştırmaya devam ediyor.

“HİÇBİR DEĞER RANTIN ÖNÜNE GEÇEMİYOR”

Sadece insanlar değil; ormanlar, zeytinlikler, dereler, kıyılar da katlediliyor. Doğa, ranta ve betona kurban ediliyor. HES/RES projeleriyle, maden ruhsatlarıyla, acele kamusallaştırmalarla köylüler topraklarından ediliyor. İmar aflarıyla kent suçları cezasız bırakılıyor. Halkın olması gereken kıyılar, sit alanları imara açılıyor. Ne doğa, ne tarih, ne insan, ne ağaç, hiçbir değer rantın önüne geçemiyor. Yakın zamanda yaşanan deprem, sel, yangın gibi olaylarda kurumlarımızın içinin boşaltılmasının nelere yol açtığını gördük. Denetim eksikliği açıkça ortaya çıktı. Kurumlar arası koordinasyon sağlanamamasının ve sorumluluk alanlarının net belirlenmemesinin acısını hep birlikte yaşadık. Sorumlular yine cezasız kaldı; ailelerin adliye koridorlarında adalet arayışları karşılık bulmadı. Yıllar geçmesine rağmen deprem bölgesinde konut ve altyapı sorunu giderilemedi.

“TARİHİMİZİN EN SERT EKONOMİK KRİZLERİNDEN BİRİNİ YAŞIYORUZ”

Tarihimizin en uzun süreli ve en sert ekonomik krizlerinden birini yaşıyoruz. İnsanlar, adeta zararına çalışıyor. Yıllarca bu ülkeye hizmet etmiş emekliler geçinemiyor. Gıda enflasyonu aldı başını gidiyor. Çocuklar; okula beslenme çantaları boş gidiyor, derslerde açlıktan baygınlık geçiriyor. Büyük bir barınma kriziyle karşı karşıyayız. Yurt bulamayan öğrenciler, eğitimlerini yarıda bırakıp kentlerine geri dönüyor ya da sağlıksız koşullarda barınarak okulunu bitirmeye çalışıyor.

Türkiye'nin tüm bu sorunlardan kurtulması için, bu düzen, bir an önce değişmeli. Hukuka güvenin zedelendiği bugünlerde, daha birkaç gün önce bu duruşma salonunda, Ekrem İmamoğlu'nun hukuka aykırı biçimde iptal edilen diplomasına karşı açtığı davanın reddi ve Kent Uzlaşısı davasında isnat edilen tüm suçları tek tek çürütmesine rağmen Ahmet Özer'in almış olduğu 6 yılı aşkın bir hapis cezası, Türkiye'deki yargının gerçekten ve gerçekten nasıl siyasallaştığının çok açık göstergesidir. Bugün kimse adaletten söz edemez. Bu arkamızdaki duruşma salonlarında ve şu anda yapımı devam eden duruşma salonlarında, bizlerin adil bir şekilde yargılanacağına inancınız var mı? Soruyorum hepinize: İnancınız var mı?

İşte tam buradan Türkiye'nin tüm bu sorunlarından kurtulması için, bu düzen bir an önce değişmeli. Derhal hukuka geri dönülmeli. Demokratik kurumlar ve uygulamalar, Cumhuriyetimizin en temel değerleri esas alınarak yeniden güçlendirilmeli. Seçilmişlerin, ancak seçimle görevden alındığı, gerekli durumlarda yeniden seçimle millet iradesinin sağlandığı bir düzenle sistemi rayına oturtabiliriz. Adaleti, demokrasiyi, eşitliği, toplumsal birlik ve beraberliği sağlamadan güzel bir geleceğe yol almamız mümkün değildir.

“TERCİH DEĞİL, BİR ZORUNLULUKTUR”

Sözlerimi bitirirken mahkemelerin canlı yayınlanması konusuyla ilgili çağrımızı yenilemek istiyoruz. Sürekli, çok istenmesine rağmen hukuken yapılamıyor gibi bir algı yaratılmak istendiğinin de farkındayız. Oysa bu doğru ve gerçekçi değil. İrade milletindir. Her şey Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin elindedir. Adaletin üzerindeki perdeyi kaldırmak, hukuku siyasetin gölgesinden kurtarmak, milletin vicdanına hesap vermek için; tüm duruşmaların canlı yayınlanmasını sağlamak artık bir tercih değil, bir zorunluluktur. Hukuk devletinin gereği olarak masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkına saygı duyulması ve tutuksuz yargılamanın da bir an önce hayata geçirilmesi bir zorunluluktur. Bütün siyasileri; bu sorumluluktan kaçmadan, açıkça taraf olmaya ve halkın karşısına çıkmaya çağırıyoruz.”