Deniz Yıldırım

Kaçıştan teslimiyete

20 Mart 2021 Cumartesi

Aziz Nesin, günümüzde giderek tükenen verici, fedakâr aydın tipinin yüklendiği sorumluluğu kendi deneyimi çerçevesinde günlüğüne şu sözlerle aktarmış (21 Temmuz 1987): “Aziz Nesin’in toplumsal kişiliği, bireysel kişiliğini çok aştı... Sanki bireysel Aziz Nesin’in kucağına o kırk-elli tane olan ve gittikçe çoğalan Aziz Nesin’ler oturmuş ve ben Aziz Nesin onların ortasında ve ağırlığı altında kalıp ezilmiş, görünmez olmuşum.”

Mum Hala’da geçiyor bu satırlar. Bizde aydının toplumsal öncüleşme konumuna ve bir süre sonra başkalarının eksik bıraktığı işleri de yüklenmek zorunda bırakılmasına dair eşsiz ifadeler. Aziz Nesin bu, yine de teslim olmuyor elbette. Çünkü o da “mecbur insan”, Yaşar Kemal’in anlattığı mecbur insanlar, yenileceklerini bilseler de teslim olmayıp direnmeyi sürdürüyor. Ama herkes için durum böyle mi? Kaçış ile teslimiyet arasındaki salınım bugün daha belirgin.

Nesin’in bu satırlarını okurken, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Teslim adlı hikâyesi düştü aklıma. Akışa direnç, akıştan kaçış ve akışa teslimiyet tercihleri arasındaki gelgitlerin en iyi temsil edildiği edebi miraslardan birisi kanımca. Hikâyeye geçmeden, aydının bu öncülük konumuna dair Tanpınar’ın Yaşadığım Gibi’deki kimi saptamalarını hatırlayalım.

1943’te şöyle yazmış: “Hayat, şüphesiz bütün cemiyetindir. Fakat mesuliyetleri yalnız münevverindir.” 1951’de Varlık’ta çıkan bir söyleşide de bu görüşü sürdürmüş: “Hiçbir milletin münevveri, bizim kadar içtimai olamaz. Eğer ferde ait bazı tabii hakların bile peşinden koşmamışsak bu, daima bir tehlike içinde yaşamamızdan gelir... Muhasara şiddetlendikçe fert kendisini cemiyete bağışladı.”

Bu topraklarda aydının içinde yaşadığı toplumun yükünü omuzlarında taşıma yazgısını Tanpınar saptamış, Aziz Nesin de yıllar sonra pratiğiyle defterine geçirmiş. İşte Teslim’deki kaçış ve teslimiyet arasındaki geçişliliği de bu çerçevede anlamak gerekiyor.

Hikâye bir tren istasyonunda başlıyor ve yine orada bitiyor. Kahramanımız Emin Bey, istasyondaki kafileyle birlikte trenin gelmesini beklemektedir. Fakat içinde bulunduğu çevreye giderek yabancılaşmıştır. Tanpınar, Emin Bey’in ruh halini şöyle aktarıyor: “Hiçbir fikrini dinletemediği bu insanlar arasında kendisini lüzumsuz ve hatta yabancı bulmağa başlamıştı.” Kopuşta ilk aşama, bu aidiyet bunalımı, işlev kaybı ve yabancılaşmadır. Aydın değiştirmek istemekte, ancak sorumluluğunu hissettiği toplulukta bunun bir karşılığının olmadığını görmektedir. Ardından istasyondan ayrılıp gezintiye çıkar ve sorgulama derinleşir. Emin Bey’in bu kırılgan aşamadaki duruşunu, “Bu, mağlubiyetin, geriye çekilmenin, hatta kaçışın kendisi için hazırladığı bir biçim ve davranış tarzıydı” sözleriyle sunar Tanpınar. Sonunu bize böyle sezdirir.

ASIL KOPUŞ

Politika tanımı da, Deleuze ve Guattari’nin Kafka’nın edebiyatını minör politika çerçevesinde inceleyen bakış açılarının bir başka habercisi gibi, daha küçük mekânlara, daha az sayıda insan arasındaki gündelik ilişkilere doğru genişler. “O zamana kadar politikayı büyük merkezlere mahsus, büyük meselelerin etrafında ve her şeyden evvel bir fikir davası addederdi.” Fakat Emin Bey, taşraya yaptığı bu küçük yolculukta bunun böyle olmadığını anlar: “...Doğum, ölüm, evlenme, her şey burada politika idi.” Biyopolitika çalışan arkadaşlara duyurulur.

Görüldüğü üzere ikinci kırılma ve ayrışma siyaset tanımındadır. Kendisinin algıladığı siyasetin kalıpları ve zamanıyla taşradaki kalıplar farklıdır. Bir bakıma halkçı aydının buhranını temsil eder Emin Bey. Gündelik yaşamın içindeki politikaya pratik olarak nüfuz edememiş halkçı aydının elbette. 

Fakat asıl darbe, üçüncü kırılmayı sağlayacak olan karşılaşmadadır. Emin Bey, okuldan yakın arkadaşı Süleyman ile karşılaşır. Yüksek tahsillerini birlikte yapmışlar, “aynı kitapları okumuşlar, aynı şeyleri sevmişler”dir. Aslında Süleyman’ın ayırıcı özelliği, bizim öncü aydın modelimize olan uygunluğudur. “Çünkü Süleyman, neslinin deste başısı olmak için yaradılmış insanlardandı.”

Oysa şimdi gördüğü Süleyman, taşraya teslim olmuş, gündelik ve sıradan dertlerin içinde, “sefil ve pejmürde” bir halde karşısında durmaktadır. Niye böyle olduğunu hikâyeyi okuyanlar görecek; ancak mesele, asıl kopuşun yerini doğru saptamakta. Asıl kopuş, Emin Bey’in direnip değiştirmeyi umduğu düzeneğin, en yakınındaki arkadaşlarından, öncüleşecek isimlerden birisini de kendi akışına teslim aldığını görmesiyle gerçekleşir. Artık direnç çözülmüştür; Emin Bey için de akıştan kaçış, yerini akışa teslimiyete bırakmak üzeredir.

Nitekim son sahnede Emin Bey istasyona dönünce taşrayı temsil eden bir karakter olarak Cebbarzade’nin yanına oturur ve oğlunu görmeye karar verdiğini bildirir, ona babası Cebbarzade’nin haklı olduğunu söyleyecektir: “Bilirsin, oğlun beni sever ve dinler. Okuduklarını unutacak. Sana benzeyecek!” der ve sözlerini şöyle sürdürür: “Ben artık değiştim. Teslim oluyorum. Anladın mı? Teslim oluyorum.”

Fakat Cebbarzade, okumuşların bu teslimiyetinden çok hoşnut olmadığını şöyle ifade eder: “Aramızda fark kalmazsa ne yaparız?”

Sanırım bamteli de burası. Haftaya devam.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Çocuk Edebiyatı’ 10 Nisan 2021
Demokrasi 7 Nisan 2021
Esaretten kaçış 3 Nisan 2021
Tenekeyi kim çalacak? 27 Mart 2021