“Diktatör” dediler tutturamadılar...
Ona ve silah arkadaşı İnönü’ye “İki Ayyaş” dediler, baktılar ki millet “öyleyse biz de ayyaşız” demeye başladı, vazgeçtiler...
“Her 10 Kasım’da bir yaygara koparılıyor, nedir bu!” diye babalandılar; millet daha çok Anıtkabir’e akmaya başladı...
“Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok” dedi... Millet daha çok saygı duruşuna kalktı.
Televizyonlara, Atatürk nefretini yaymaya çalışanları çıkarıp durdular, bir işe yaramadı... Heykellerini, fotoğraflarını yok etmeye çalıştılar tutmadı.
“Sizin Mustafa Kemal’iniz hani demir ağalar döşemişti, biz daha çok demiryolu yaptık” yalanına sarıldılar; kendi bakanları yalanladı, rezil oldular...
“Aksaray” rezilliğini hafifletmek için Mustafa Kemal de çok zengindi, işte Savarona diyecek oldular; yalanı fazla sürdüremediler.
“Türkiye kendisine din olarak Kemalizmi almış, başka hiçbir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte ettirmiştir” diye cehaletlerini ortaya koydular. Ama millet bu sözlere de rağbet etmedi...
Sonunda baktılar ki, bu millete Atatürk nefreti, Atatürk düşmanlığı sökmüyor; Mustafa Balbay’ın deyişiyle “Ve Erdoğan da Atatürkçü oldu!..”
Gerçekten o ne konuşmaydı, komik, trajik, ironik, kara mizah... Hele daha önce söyledikleriyle yan yana getirince!
Ama bir cümlesi var ki işte o doğru: “Tarih içinde bir değil birçok Atatürk üretildi.” Diktatörlerin en korkuncu ama aynı zamanda en zavallısı Kenan Evren de “Atatürkçü” geçindi, rahmetli Erbakan’ın Refah Partisi de... Eh artık Erdoğan da Atatürk ya da Gazi Mustafa Kemal’in adını ağzından düşürmez olursa, inanın hiç şaşırmayacağım. Beklenir.
Haklıdır. Bugün bir değil, binlerce, milyonlarca Mustafa Kemal var. Milyonlarca Atatürk var bu ülkede. Ama sözünü ettiğim Atatürk, Evren’in ya da Erdoğan’ın Atatürk’ü değil; Türkiye’nin geleceğine inananlara şu sözlerle seslenen; bana, bize, her gün şu sözleri fısıldayan Atatürk:
“Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır... Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklı ve gelişimini inkâr etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”
(Atatürk’ün bu sözleri, Cumhuriyet’in her cuma heyecanla beklediğim Bilim ve Teknoloji ekinin iç sayfasında her hafta yer alır.)
Ben İstiklal Marşı söylendiğinde, bayrağım gururla dalgalandığında, 10 Kasım’larda gözleri yaşararak saygı duruşuna kalkan bir kuşaktanım. Ama bu 10 Kasım’da gördüm ki, yeni kuşak da benden farklı değil. Onlarınki belki de bugün yaşadıklarımıza bir tepki niteliğinde.
Özgürlükçü, çoğulcu ve laik bir demokrasiye en çok gereksinim duyduğumuz bu dönemde gösterdikleri bir tepki... Bu dönemde Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı, sevgi ve şükranla ama her zamankinden daha büyük bir özlemle andığımızın işareti... Böyle bir gençliğimiz oldukça, bu ülkenin sırtı yere gelmez.
Atatürk’üz... Milyonlarcayız...
Yazarın Son Yazıları
Geçen yıl yine tam şu sıralarda bu köşede “80 Yaşım Merhaba” diye bir yazı yazmıştım!
İnternete girin...
Yine aynı şey oldu.
“6 Şubat” bir sayı, bir istatistik değildir; bir hafıza yarasıdır.
Bugün 1 Şubat. Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü gün.
Birkaç gündür, benim canım arkadaşım ve ülkemdeki şiir tutkunlarının sevgilisi, aşkı, hayran olduğu şair Refik Durbaş’la sohbet ediyorum.
Hak hukuk ve adaletin yok sayıldığı, dünya diktatörlerinin aklımızla oynadığı, her an düş kırıklıkları, vahşet, ölümlerle sarmalandığımız; yalanın, riyakârlığın, iftiraların, örgütlü kötülüğün egemen olup vicdanı yok ettiği bir dünyada yaşıyoruz.
Geçen hafta içinde Tan Sağtürk’ün “görevden alındığı” haberi Resmi Gazete’de yayımlanınca herkes gibi ben de çok üzüldüm.
Ne müthiş bir ülke burası!
“Folia” Japonya’dan Güney Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyadan 100 kadar sanatçıyı ve 300 kadar eseri bir araya getiren serginin adı.
11 Ocak 1995.
Günlerdir, bütün dünya gibi Türkiye de Venezüella ve Maduro ile yatıp kalkıyor.
“Şiir aşk gibidir, zorla yazılmaz.
Filmlerde görürüz ya: “Kral öldü! Yaşasın kral”, “Padişah öldü yaşasın padişahımız!”. Şöyle bir haykırsam diye özenmişimdir ama bir türlü nasip olmadı.
Bugün 2025’in son pazar günü.
En tehlikeli yanı: Faşizm sıradanlaşmak, gündelik hayatın bir parçası olmak ister. Adaletsizliği “olağan”, eşitsizliği “kader”, baskıyı “gereklilik” diye sunar.
Sahnede bir adam var.
Korkunç yoğun bir trafikte iki saat gitmeyi ve iki saat de dönmeyi göze alırsanız orada bulunduğunuz sürece müthiş keyiflenir ve “Yaşasın Tüyap Kitap Fuarı” diye haykırabilirsiniz.
O, Nermin Abadan Unat. Neden mi ona minnet borcumuz var?
Sabiha Sertel (1895-1968) ve Zekeriya Sertel (1890-1980). Osmanlı’nın sonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında duygu ve düşünce dünyamıza sonsuz katkılarda bulunmuş bu iki önemli ismi bu ülkede yaşayan herkesin, hele hele gazeteciliği meslek edinmiş her insanın çok yakından bilmesi gerekir.
O kadar güzeldi ki tadı damağımda kalmıştı.
Bir yanımda yaratıcılık, bir yanımda yok edicilik. İkisi de çekiştirip duruyor iki kolumdan.
Duvardaki dev afişten fırlayıp kucaklaşacakmışız gibi bana bakan genç kadın, Suna Pekuysal.
Dünkü gazetemizde, “Korkma Biz Kadınız!” başlığını görmek çok hoşuma gitti.
Çocuklarımız için neler neler yapmayız ki...
Ülkemin hapishaneler coğrafyasından sık sık mektup gelir.
Neredeyse 30 yıldır Hakan Erdoğan Prodüksiyon “Bach İstanbul’da” başlığıyla klasik müzik konserleri düzenler.
Oktay Ekinci... Bu isim Cumhuriyet okurlarının hiç ama hiç yabancısı değil.
Paris ve sonbahar.
“Ve sonunda Joan Baez hastalığı yendi, sağlığına kavuştu!”
“Hava kurşun gibi ağır/ Bağır bağır bağırıyorum/ Koşun. Kurşun eritmeye çağırıyorum...”
Cumhuriyetin 102. yıldönümünü dün kutladık.
Ege’nin ortasında bir sabah...
Daha 29. Uluslararası İstanbul Festivali başlamamıştı.
Prag Tiyatro Festivali’nden ayağımın tozuyla dönüp tüm gördüklerimi sizinle paylaşmaya hazırlanıyordum ki sevgili arkadaşım Genco Erkal’ın sesi kulağımın dibinde bitiverdi: “Çekya’yı bırak önce Cihangir’e bak!”
Sevgili okurlar Prag’dayım.
Sabah 6.30’da kapı tekmeleniyor. Jandarma içeri dalıyor.
Bu yazının başlığı “Afife Jale Ödül Töreni’nin düşündürdükleri” olacaktı.
Olmayan suçlar... Yazılmayan iddianameler... Yazılıp uygulanmayan kararlar... Ve hukuk ile guguk arasında yaşamaya devam çabası... Tamam yakınmayı bırakıp sadede geliyorum.
Nasıl yaşamak bu! Kâh gökyüzünde kanat çırpıyoruz kâh en dipsiz kuyuların derinliğinde kayboluyoruz.