Erinç Yeldan

2014’ün Tehdidi: Döviz Açığı

01 Ocak 2014 Çarşamba

2014’ün ilk günündeyiz. Yeni yılın 2013’ten kalan mirası piyasalarında dengelerin yitirildiği ve özellikle döviz piyasalarında şiddetli bir çalkantının yaşandığı bir ekonomi oldu. Türk Lirası 2013’ün son işgünlerinde hızla değer kaybına uğradı ve bu alanda Türkiye 2013’ü tüm yükselen piyasa ekonomileri içinde ulusal parası en fazla değer yitiren ve en derin dış açık yaşayan ekonomi görünümündeydi.
Öncelikle belirtelim ki ekonomi idaresinin Türk Lirası’nın uğradığı değer kaybının nedenlerini Türkiye’nin içeriden ve dışarıdan uğramış olduğu şoklara bağlaması ve dolayısıyla, “yapılacak bir şey yoktu” diye gerekçelendirmesi mümkün değildir. Zira, son iki hafta içerisinde döviz piyasalarında yaşanmış olan kayıplar aslında Türk ekonomisinin son on yıldır biriktirilmiş sorunlarının patlamasının sonucudur. Türk ekonomisinde bir döviz krizinin yapısal koşulları adım adım biriktirilmiş durumdaydı. Krizin, hangi biçimlerde ve hangi tarihte ortaya çıkacağı konusu ise tetikleyici koşulların belirleyeceği bir husustur. 2013’te patlak veren siyasi gerginlik, sadece krizi tetikleyen bir unsur konumundadır; krizi yaratan önkoşullar ise ekonomi idaresinin on yıllık birikiminde gizlidir.

***

2003 sonrasında on yıl boyunca Türk ekonomisi birikimli olarak 460 milyar dolarlık finansal sermaye girişi yaşamıştır. Bu tutarın 386 milyar dolarlık bölümü cari işlemler açıklarını karşılamak için kullanılmış, geri kalan bölümü (net hata ve noksan kalemindeki düzeltmeler ile birlikte) mali sistemin rezerv birikimine aktarılmıştır. On yıllık cari işlemler açığı bilançosu, bir yandan dış kırılganlığın ve finansal istikrarsızlığın, diğer yandan da ulusal sanayide yaşanmakta olan göreceli üretim kayıplarının ve süregelen yüksek işsizliğin ana nedenidir.
Türkiye bu dönemde sadece 103 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım sermayesi elde etmiştir. Dolayısıyla, toplam 386 milyar dolarlık finansal sermaye net girişinin sadece dörtte biri “uzun vadeli ve soğuk”, kalıcı sermaye olarak elde edilmiş; geri kalan 273 milyar dolarlık bölümü “sıcak” unsurlardan oluşan portföy sermaye hareketleri ve ticari kredilerden oluşmuştur. Aslında, adında geçen “yatırım” sözcüğüne rağmen, doğrudan yabancı sermaye yatırım girişleri de çoğunlukla şirket birleşmeleri ve arazi-konut alımları unsurlarından oluşmakta ve dolayısıyla, Türkiye’nin iktisadi kaynaklarında ve üretkenliğinde net bir ek katkı getirmemektedir.
Bütün bu süreçler dış borç artırıcı unsurlar içermektedir. Türkiye’nin 2003 yılı sonunda 144.1 milyar dolar olan toplam dış borç stoku, 2013’ün Haziran ayı itibarıyla 367.3 milyar dolara yükselmiştir. Toplam dış borçlanmada kısa vadeli borçların payı giderek yükselmiş ve 2003’te yüzde 19 iken 2013 Haziran’ı itibarıyla yüzde 34’e fırlamıştır. Bu artışta en önemli etken finans dışı özel sektör şirketler kesiminin dış borçlanması olmuş, şirketlerin dış borçları son on yılda neredeyse dört kat artış göstererek 33.2 milyardan 120.4 milyar dolara çıkmıştır. Şirketler kesiminin döviz varlıkları ile döviz yükümlülükleri arasındaki farktan oluşan döviz pozisyon açığı 165 milyar dolara ulaşmış ve döviz kurundaki pahalılık karşısında ciddi bilanço etkileri yaratır hale gelmiştir.
Bütün bu kırılganlıklar, on yıllık dış sermaye girişlerini ve dış borçlanmayı özendirici “ucuz döviz” tercihli ekonomi politikalarının sonucudur. Ekonomi yönetimi, enflasyonun düşürülmesinden, “2023 hedefleri” diye ilan etmiş olduğu iyi niyet temennilerine değin birçok politikasını döviz kurunun ucuz kalacağı inancına dayandırmakta ve ulusal ekonominin yapısal nitelikli sorunlarını görmezden gelmektedir.

***

Tüm okurlarımın yeni yılını sevgi ve saygıyla ve esenlik ve barış dolu günler özlemiyle kutlarım. 2014 ve sonrasında “iktisatçılara daha az iş düşeceği günler” dilekleriyle...  



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları