Türkiye’de çok partili yaşama geçiş, 1946 yılıyla anılır. DP’nin 7 Ocak 1946’da kurulmasına denk getirilen bu tarih, aslında tartışmalıdır. Zira ilk hamle, Nuri Demirağ tarafından 1945 yılında Milli Kalkınma Partisi’nin kurulmasıyla gerçekleşmiştir. DP’nin, Atatürk döneminin son başbakanı Celal Bayar’ın liderliğinde, CHP’deki siyasilerle kurulması ve alternatif olabileceğinin anlaşılması, 1946’yı bir tarihsel ezber olarak ortaya koyar. İşte bu tarihin 80. yılında, çok partili yaşamın otoriter ve rekabetçi alanında, 1950 seçimleriyle gerçekleşen, gizli oy, açık tasnif zemininden itibaren ilk kez, ‘mutlak butlan’ ile, rekabetçi yön gerçekten aşınmaya başlamıştır. Zira fiilen muhalefet partisi paralize edilmiş, tam da siyasal iktidarın tercih ettiği ‘muhalefetsizlik” ve ‘rekabetsizlik’ hali, butlanla yönetime gelenlerin, gönüllü çabalarıyla, yaşama geçmeye başlamıştır.
Geçen yazıda ifade ettiğim Doğu Almanya’da Sosyalist Birlik Partisi’ne hizmet eden Demokratik Çiftçi Partisi, Köylü Partisi gibi örnekler, anayasal-yasal bir değişime gerek duymadan, kendi isteğiyle muhalefet etmekten vazgeçmiş, yargı süreçleri, güvenlik bürokrasisi ve siyaset profesyonelleri ile ‘makul bir muhalefet’ tasarımı, ibretlik bir çerçevede ortaya konulmaktadır.
21 Mayıs ‘butlan’ ve 24 Mayıs ‘parti genel merkezine kolluk kuvvetleri’ ile girme zemini, tabandan gelen tepkileri “nasıl olsa alışırlar”, “tıpış tıpış” refleksiyle umursamadan görmezden gelmek, 80 yıl önce CHP’nin öncülüğünde yaşanan “çok partili rejime geçiş”i, 80 yıl sonra CHP’ye dönük yargısal süreçlere sığınarak, içini boşaltan bir yüzeye sürüklemektedir.
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olmaktan çok, en son eklenen Irak başlığıyla, Suriye-Irak koordinatörü, bir başka anlatımla, “bölge valisi” olan Tom Barrack, 1 Haziran 2026 tarihli X paylaşımında, Irak, Suriye ve Türkiye’yi “Levant ve Anadolu’yu uzun süredir inceleyenlerin geleneğinde olduğu gibi Ortadoğu’da kalıcı istikrarın stratejik merkezi olmaya” davet etmiştir. Daha önce Türkiye’deki siyasal iktidar mekanizmasının “meşruiyet”i ABD odaklı sağladığına ilişkin ifadeler, Türkiye’de yetkili makamlar tarafından kınanmamış, büyükelçi “persona non grata” yani “istenmeyen kişi” ilan edilmemiştir. Bay Barrack’ın Ortadoğu’da meşruiyetten anladığı Körfez dışında oryantalist federasyonlar ve meşrutiyettir. Bunun yanı sıra Körfez monarşilerini överken, bu monarşilerin mutlakiyet modelini de görmezden gelerek, bölgeye demokrasi gelmesi gibi fanteziler peşinde koşulmamasını salık vermiştir. Levant’ı kastetmesi de, hem bölge hem de İsrail’in güvenliği ile doğrudan ilgilidir. Ayrı bir başlıkta değerlendirilmelidir.
7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek ve son dakika değişikliği olmazsa ABD Başkanı Trump’ın da katılacağı söylenen NATO zirvesi, bölge, dünya ve iç siyaset başlığında önemli iltisaklar barındırmaktadır. ABD-İsrail/İran arasında, kalıcı barış aranan savaş hali, resmen ateşkeste olsa da, İran-Körfez ülkeleri arasında nokta atışları devam etmektedir. Tam da bu sırada, Türkiye’de çok partili yaşamın, vesayet kurgusuna savrulması, ABD açısından, nasıl bir bölge tasarımı istenildiğiyle ilişkilidir. Öncelikle vesayeti açalım, sonra ABD siyaseti açısından anlamını algılamaya çalışalım.
Vesayet sözcüğünü, 28 Şubat 1997-3 Kasım 2002 arasında, çeşitli TV kanalları ve gazetelerde, RP-FP sonra da SP-AKP sözcülerinden duymuştuk. Özellikle “ikinci cumhuriyetçiler”le çıktıkları açık oturumlarda, bugünkü AKP yöneticileri, “vesayet rejiminden” yakınmış, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, İkinci Cumhuriyet başlığında vesayet üreten bir rejim olarak dile getirilmişti. Medyadaki tek taraflı propagandalar, entelektüellerin neo liberalizm tutkusu, 2002’den itibaren, “nihayet vesayet bitecek” muştuları ile kutlanmıştı. Siyasal iktidarın 2002-2007 arasındaki performansı, AB süreciyle anayasadaki değişiklikler, yeni yasalar, 2007’de Çankaya’ya Cumhuriyet mitinglerine rağmen, iktidar partisinin kurucularından Abdullah Gül’ün çıkması, aslında bir dönüm noktası oldu. “367 krizi”nin ardından, TBMM’nin yenilenmesi kararı, cumhurbaşkanlığı seçim yönteminin, Ekim 2007’deki referandumla anayasada değiştirilmesi, sistem değişikliğinin emarelerini gösterdi. Bu da 2014’te Erdoğan’ın halk oyuyla seçilmesi, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından MHP ile yakınlaşma, 2017 referandumu derken, dengeleme-denetlemenin, devlet geleneklerinin değiştiği bir yeni duruma ülkemizi taşıdı. 2010 referandumunda, o zaman henüz cemaat olarak adlandırılan fetöcülerin de destek verdiği referandumda, ikinci cumhuriyetçilerin “yetmez ama evet” sloganı ile yüksek yargı zaten düzenlenmişti. 2026’da nasıl bu zemine geldik sorusunun anlamı şudur. 18 yaşımıza kadar, anne-babamızın medeni vesayeti altındayız. Rüştünü ispat etmek, 18 yaş ile anlatılır. Oy vermekten, mal satın almaya, satmaya, evlenmeye ve daha pek çok başlığa bu yaş ile yasalara göre kavuşulur. O yaşa kadar ebeveynlerimiz bizim adımıza karar verir. Siyasi vesayet te, bunun toplumsal-siyasal karşılığıdır. CHP’nin 2026’da başına gelenler, 1961’e kadar olan uygulamadaki gibi, o zamanki adıyla Cemiyetler Kanunu’nu anımsatmaktadır. Halbuki 1961 anayasasıyla koşut olarak 16 Temmuz 1965’te Resmi Gazete’de yayınlanan 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile siyasi partiler yasal güvenceye kavuşmuşlardır. 1982 anayasasının ardından 24 Nisan 1983’te Resmi Gazetede yayınlanan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu izlemiştir, ancak bu deyim yerindeyse siyasal partilerin konumunu zayıflatmıştır. Bugün CHP’ye ne zaman kurultay yapması gerektiği, parti içi işlerin nasıl düzenleneceği iktidara yakın ve bir kısmı da butlancı anlayıştaki CHP kökenli zevatça, proje kanallardaki yorumcular tarafından “nasihat” edilmekte, kimi zaman parmak sallanmakta, kimi zaman ittifak ortağı MHP lideri de, “nasıl bir CHP istediklerini” tanımlamakta, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan da talep ettikleri muhalefet çerçevesini anlatmaktadır. CHP’nin tabanı ve kurultay delegelerinin iradesi, bizzat butlanın ekibinde olan Kuşoğlu tarafından çok önemsenmemekte, “devlet aklı” başlığı dile getirilmektedir. Burada Kuşoğlu’nun hizmet ettiği devlet kavramı değişmiş, 657 sayılı yasaya tabi olmayan özel sektörden transfer edilen Beştepe bürokrasisi ve teknokrasisi, klasik kariyer sisteminin dışında, devlet-parti iç içeliğini yansıtmaktaysa da, artık iktidar partisi, kendi eliyle inşa ettiği yeni bürokrasi çerçevesinde de güç kaybına uğramaktadır. Bu sözleşmeli yeni tip bürokrasi, yasa tekliflerini de Beştepe’deki ofis ve dairelerde fiilen hazırlamaktadır. Bu konudan bağımsız olarak “derin devlet” başlığı ulusal değil, küresel zeminde, NATO doktrinlerinde ifade edilen bir konudur. Siyasilerin konuşmalarında, yakıştırmalarında, “devlet aklı” sözlerine, bu bağlamda dikkat etmelerinde fayda vardır.
Dış politika zemininde Trump’ın Türkiye ve bölge hakkındaki abartılı söylemleri, bölge valisi Barrack’ın, 2235 yıllık Türk devlet tarihi, 200 yıllık modernleşme birikimi, 100 yılı aşan Cumhuriyet’i bir yana bırakarak, 1916 Sykes Picot ve 1920 San Remo denkleminde kurulan Irak-Suriye ile Türkiye’yi bir tutması dil sürçmesi değil, bir tercihi anlatmaktadır.
ABD’nin bölgede otoriter, meşruti monarşi talep eden, klan, kabile, aşiretleri ön plana alan yaklaşımı değil, Atatürk’ün kurduğu DEMOKRATİK-LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ asıl model ve bölgenin kurtuluşudur.
Demokrasi sadece bir değer değil, beka sorunudur. Çok partili vesayet denemesinden vazgeçilmeli, bir an önce gerçek demokrasi yolunda adımlar hızla atılmalıdır. Bu varlığımızın ve geleceğimizin temelidir…