Aşk yoktur!

Sanki aşkın var olduğu tartışılmaz bir gerçektir ve yapılması gereken tek şey onun doğru tanımını bulmaktır.

26 Eylül 2021 Pazar, 10:25
Aşk yoktur!
Abone Ol google-news

Âşık olmayanımız yoktur ya da çok nadirdir. Ve neredeyse eminim ki büyük çoğunluğumuz aşkın en güzel duygu olduğunda hemfikirizdir. Ama aşk hakkında gerçekten düşündük mü? Onu tanımak kolayken tanımlamak neden bu kadar zor? Başta Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung olmak üzere birçok psikanalist, çift terapisti, filozof aşkın ne olduğunu tanımlamaya çalışırken bir eksiklikten ya da kaybedilen bir tam olma halinin yeniden kurulmasından bahsederler ama aşkın gerçekten var olup olmadığını hiç tartışmazlar. Sanki aşkın var olduğu tartışılmaz bir gerçektir ve yapılması gereken tek şey onun doğru tanımını bulmaktır. 

Bilenler bilir, ben aşk hakkında uzun uzun dersimi çalışıp bir de ‘Aşkın Halleri’ hakkında bir kitap yazdım. Ve şimdi yeni bir iddia ortaya atıyorum. Aşk yoktur. Bu kesinlikle Aşkın Halleri kitabımda yazdıklarımı yanlışlamak anlamında ortaya atılan bir iddia değil. Âşık olduğumuzu düşündüğümüz zaman diliminde hissettiklerimizi hissetmediğimiz anlamına da gelmiyor. Kendi hislerimizin gerçekliğini değil, o hislerden ayrı olarak kavramsal düzlemde hem felsefenin hem psikolojinin hem de popüler kültürün aşk olarak adlandırılan duygusal duruma zaman içinde yüklediği anlamlar dolayısıyla, o yoğun duyguları beslediğimiz kişiden yerine getirmesini beklediğimiz beklentilerimizin, o kişinin tanrısal bir güçle neredeyse bizdeki eksik olanı tamamlaması gerektiğine dair sarsılmaz ve sorgulamaya gerek bile duymadığımız inancın irrasyonel olduğunu anlatmaya çalışıyorum. 

Aşkın önünde sonunda hüsranla sonuçlanması ve büyük acılar çekilmesinin nedeni, o haz veren güzel duyguların, arzuların aşk diye bize ‘ezberletilmiş’ tanımlarla ilgili olmamasından kaynaklandığını söylüyor ve bu yüzden benliğimizi kaplayan o duyguların ve bedensel arzularımızın var olduğunu ama aşk adı altında bize pazarlanan ‘şey’in gerçekte var olmadığını iddia ediyorum.

Geçen hafta Tanrının boşalttığı tahta oturtulan aşkın, aşkı deneyimleyeceğimiz kişiye birkaç beden büyük gelecek bir elbise olduğunu anlatmaya çalıştım. Aşkın Halleri kitabımda da âşıkın maşuktan tek şey beklediğini yazmıştım yıllar önce; her şeyi. İyi bir dost olmasını, iyi bir sevgili olmasını, iyi bir anne / baba olmasını, gerektiğinde büyük bir ciddiyetle her türlü sorunu çözmesini ama bazen de çok eğlenceli olabilmesini, nazik, anlayışlı, leb demeden leblebiyi anlayan, karşısındakinin gözlerinden onun ne istediğini anlamasını ve istenen şeyi derhal yerine getirebilmesini vs. Her an emre amade bir tanrı ya da tanrıça. 

Felsefe tarihinde aşk üzerine çok fazla yazılmamıştır. Schopenhauer aşkla ilgili olarak antik Yunanda en çok Platon’un yazdığını söyler. Özellikle Sempozyum diyaloğunda aşkın tanımı sorulduğunda diyaloğa dahil olanlardan birinin tanımı da eksiklik ya da kaybetmişlik üzerinden yapılır. 

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Olimpos’ta oturan ve günlerini hoşça vakit geçirip yiyerek içerek geçiren tanrılar, ne yaptıklarını izleyip eğlenmek için yaratmışlardır insanları. Başlangıçta insanlar, bir olmuş iki insandan oluşuyorlardı bu mitolojik hikâyeye göre. Üç çeşit insan vardı. Erkekle kadın, erkekle erkek, kadınla kadının birleşmesinden oluşmuş üç tür insan. Birbirlerine o kadar yetiyordu ki insanlar, bırakın diğer insanlarla ilgilenmeyi, tanrılara kurban kesmeyi dahi unutacak kadar birbirleriyle ilgiliydiler. Tanrıların tanrısı Zeus çok sinirlendi bu duruma ve bir kılıç darbesiyle bütün insanları ikiye ayırdı. Sonra da her bir yarım insanı yeryüzünün uzak köşelerine fırlattı. O gün bugündür insan öteki yarısını arar, tekrar tam olabilmek ve o mutlu güzel günlerine dönebilmek için. 

Schopenhauer ise bu kadar iç içe olmanın, bir olma halinin ilişkiye zarar verdiğini düşünenlerdendir. Onun anlattığı bir hikâyede buz gibi bir havada karşılaşmış olan iki kirpi donmaktan kurtulmak için birbirlerine sokulur ve sarılırlar. Kısa sürede donma hisleri geçer ama bu kez de dikenlerinin birbirlerine batmasından kaynaklanan acıya dayanamazlar ve birbirlerinden uzaklaşırlar. Sonunda öyle bir mesafe bulurlar ki, canları yanmayacak kadar birbirlerinden uzak ama soğuktan donmayacak kadar birbirlerine yakın. 

Her iki hikâyede de aşkın bir duygudan daha çok bir varoluş çabası olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. 

Geçen hafta bir soruyla bitirmiştim yazıyı. Neden herkesi değil de öxel olarak bir kişiyi daha çok arzuluyoruz? Şimdi o soruya yanıt vermeden soruları biriktirmeye devam etmek istiyorum. Bir insanın bir insanı tamamlaması mümkün müdür ve Schopenhauer’in sözünü ettiği mesafeye kim nasıl karar verecektir?