“Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar./Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu./Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu./Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver./Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler.”
Nazım Hikmet Ran, Hiroşima’da ölen çocuklar için yazmıştı bu şiiri. 1945 yılında Amerika’nın Hiroşima ve Nagasaki’ye attığı iki atom bombası binlerce insanın ölmesine, sayısız insanın sakat kalmasına neden olmuştu. Ölenler arasında gülüşleri gelecekten mahrum bırakılan çocuklar da vardı.
Nazım Hikmet’in, “şeker de yiyebilsinler” ifadesini kalplerine kazıyanlar tarih sahnesinde gerçekleşen her katliamda kapılarını çalan o kız çocuğuyla karşılaşır.
Amerika ve İsrail, İran’a yaptıkları saldırıda Minab kız okulunda okuyan sayısız kız çocuğunun ölümüne neden oldu. İsrail cephesinden yapılan açıklama okulun yanındaki askeri tesisin hedeflendiği yönündeydi. Amerika-İsrail müttefik güçleri elbette tam da hedefleri yerde bir okul olduğunu biliyordu. Çocukların okulda olduğu saatte saldırıda bulunacaklarını ve muhtemelen kaç çocuğu öldüreceklerini de biliyorlardı. İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın o meşhur dizeleri Minab kız okulundan gök kubbeye doğru yayılıyor:
“Kim toplayacak gözyaşlarımızı,/Kim koyacak sevgiyi içimize?/Gittik, gittik, gittik…/Acılara gittik,/Keşkelere gittik.”
Minab’ta katledilen çocuklardan bazılarının ismi Maryam, bazılarınınki Nasrin ve bazıları da Esman. Esman kaç yaşındaydı acaba? Katliam haberlerine göre ölen çocuklar yedi ila 12 yaş arasındaydı. 12 yaşında ölenler yedi yaşında ölenlere göre daha mı şanslıydı acaba? Beş yıl daha fazla yaşamışlardı çünkü. 12, yedi, beş… Sayılar ne gariptir. Bazı haber ajansları 160 kız çocuğu öldü diyor, bazılarıysa 100. 50 olsa daha mı az üzülürdük acaba?
Niteliklerin niceliksel değere indirgendiği dünyamızda üzülmek ya da sevinmek niceliksel bildirime göre değişiyor. Dünya denilen yer artık devasa bir alışveriş merkezi. Alışveriş arabasına doldurulan ürün sayısı kimliğimizi belirliyor. Bir bardağa göre üç bardağın daha değerli olduğunu düşünüyoruz. Değer, iktisadi bir kavram olarak anlaşılıyor.
DÜNYA BİR ARAMA MOTORU
Esman nasıl gülerdi acaba? Mutlaka bir yerlerde fotoğrafı olmalı, bulabilirsek bunu öğrenebiliriz. Elbette bulabiliriz! Dünya artık her şeyin saniyeler içinde bulunabildiği bir arama motoru. Esman’ın nasıl güldüğünü bulmak çok zor olmasa gerek.
Gülüşe ait bir fotoğraf bize gülüşü verir mi? Bu önemli bir soru. Soruya vereceğimiz yanıta göre dünyayla olan ilişkimiz kendini ele verecektir. Bir fotoğraf karesinde gülüşe tanık olamayacağımızı düşünenlerdeniz.
Fotoğraf, gülüş sıraısnda gerçekleşen varoluş deneyimine yönelik bir anı dondurarak onu ölümsüz kıldığımıza ilişkin büyük bir yanılgı teknolojisidir. Gülüş, dondurulması mümkün olmayan bir oluş halidir. Oluşun devre dışı bırakılması, gülüşün bir kareye hapsedilmesi onu ölümsüzleştirmek bir tarafa onu öldürme girişimidir.
Esman nasıl gülerdi acaba? Bunu hiç bilemeyeceğiz. İşte ağıtlar tam da bu nednele yakılır. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun şu dizeleri ne kadar da anlamlı:
“Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i./Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni...”
Minab’ta gülüşüne hasret bırakan tüm Esman’lar için Anadolu’dan bir ağıt yakmalı:
“Coşgum sular çağıl çağıl akıyor,/Dereler sel olup yeri yırtıyor./Bahçalıkta baban gözyaşı döküyor./Ne oldu guzum da ne oldu sana,/Ne oldu yavrum da ne oldu sana…”