Sanırım ekranda ilk gördüğüm andan beri ona takıntılıyım! Belki ikimizin de ikizler burcu olması, belki yaşamı hem ciddiye alıp hem de hiç almaması, belki de mutfağı yaşayan, dağılan, gülen bir yere dönüştürmesi… En son hangi yemeği yerken mutluluktan kahkaha attın derseniz de yanıtım gene o; Covent Garden’daki restoranı ve o dümdüz domatesli makarnası…
ÇIPLAK ŞEF!
1999’da BBC’de başlayan “The Naked Chef”, teknik olarak bir yemek programıydı ama aslında yeni bir yaşam biçiminin fragmanını sunuyordu. Jamie Oliver kameranın karşısına sanki arkadaş evinde yemek yapıyormuş gibi çıktı. Dağınık saçları, hızlı konuşması, mutfağın içine giren müzikleri ve “bir tutam bundan, biraz da şundan” yaklaşımıyla gastronomiyi gündelik yaşamın içine taşıdı. Bu yüzden bir kuşak onu yalnızca izlemiyordu, ona benzemek istiyordu. Jamie Oliver’ın başarısı tariflerden çok atmosfer yaratmasında yatıyordu. Onun mutfağında kusursuzluk yoktu. Taşan soslar, kırık parmesan parçaları, gelişigüzel bırakılmış fesleğenler, çıtır ekmekler, büyük ahşap masalar vardı. O, İngiliz mutfağını Akdeniz rahatlığıyla yeniden paketledi. Daha da önemlisi, mutfakta yeni bir erkeklik modeli yarattı.
1990’ların sonunda televizyon şefleri hâlâ sertlik, otorite ve teknik üstünlük üzerinden okunuyordu. Jamie Oliver ise mutfakta bağırmayan, şef ceketinden çok tişört giyen, çocuklarıyla yemek pişiren, marketten alışveriş yapan, “ulaşılabilir” bir erkek figürüydü. Yemek yapmayı, erkeklikten eksilten değil, onu daha çekici hale getiren bir davranış gibi kodladı.
BBC’nin onu ilk kez Londra’daki River Cafe’de fark ettiği anlatılır. Arka planda çalışan genç yardımcı şefin kameraya doğal gelen enerjisi yapımcıların dikkatini çeker ve kısa süre sonra “The Naked Chef” isimli program doğar. Ancak programın başarısı yalnızca Jamie’nin yemeklerinden kaynaklanmaz. Kamera dili de dönemin ruhunu yakalar. Yakın plan görüntüler ve kent yaşamının içine karışan mutfak estetiği… Bu artık klasik “stüdyo mutfağı” televizyonculuğu değildir; yemek kültürünün pop kültüre dönüşmesidir.
2000’lerin başında Oliver aynı anda hem cool hem güven veren bir figür olmuştur bile. Bir yandan motosiklete biniyor, rock müzik dinliyor, arkadaşlarına makarna yapıyor; diğer yandan evde yemek pişirmeyi iyi yaşamın merkezine yerleştiriyordu. Bu ikili yapı onu benzersiz yaptı. Çünkü gastronomiyi elit bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarıp duygusal bir güven alanına çevirdi. Kitaplarının milyonlar satmasının nedeni de buydu. İnsanlar yalnızca tarif satın almıyordu; bir yaşam hissi satın alıyordu.
AKTİVİST BİR KÜLTÜREL İKON
Kariyerindeki asıl kırılma ise ekranın ötesine geçip aktivist bir figüre dönüşmesiyle başladı. 2005’te yayımlanan “Jamie’s School Dinners”, İngiltere’de okul yemeklerinin kalitesini sorgulayan bir televizyon projesi olarak başladı ama kısa sürede ulusal bir tartışmaya dönüştü. Oliver, çocuklara servis edilen işlenmiş gıdaları hedef aldı. İngiliz okul sisteminin beslenme alışkanlıklarını tartışmaya açtı. Program öyle büyük yankı yarattı ki hükümet okul yemekleri standartları üzerine yeni adımlar atmak zorunda kaldı. Bu noktada Jamie Oliver artık yalnızca televizyonda yemek yapan biri değildi. O, devlet politikalarına müdahale eden popüler bir figürdü. Belki de onu çağdaş gastronomi tarihinde özel yapan şey tam olarak bu: Şefliği kültürel etki alanına dönüştürmesi. O, “iyi yemek” fikrini yalnızca restoranlarda değil, okul kantinlerinde ve ev mutfaklarında kurmaya çalıştı.
Ancak tüm ikonlar gibi Jamie Oliver’ın öyküsü de yükseliş kadar düşüşle ilgili. 2008’de açılan Jamie’s Italian restoran zinciri ilk yıllarda büyük başarı kazandı. Aslında fikir dönemin ruhuna uygundu. Ulaşılabilir fiyatlı, rahat ama kaliteli İtalyan yemekleri. Ancak marka büyüdükçe sistem kendi samimiyetini kaybetmeye başladı. Zincirleşen restoranlar, artan operasyon maliyetleri derken marka ciddi finansal sorunlarla karşılaştı. 2019’da Jamie Oliver Restaurant Group’un çöküşü çok fazla kişinin işini kaybetmesine neden oldu. Bu çöküş ilginçti çünkü gastronomi dünyası ilk kez şunu açık biçimde gördü: Samimiyet ölçeklenmesi en zor şeylerden biriydi.
KUSURSUZLUK DEĞİL ETKİ
Geçtiğimiz günlerde 51 yaşına giren Oliver artık genç bir televizyon yıldızı değil. Bu da onu ilginç biçimde yeniden çağdaşlaştırıyor. Çünkü modern kültür artık kusursuz ikonlardan çok yara almış figürlerle ilgileniyor. Jamie Oliver’ın anatomisine baktığımızda kusursuz bir şef portresi de görmüyoruz zaten.
Belki de hiçbir zaman dünyanın en teknik şefi olmadı ama gastronomiyi milyonlarca insan için korkutucu olmaktan çıkarıp yaşamın doğal parçasına dönüştüren figürlerdendi. Ve bazı insanlar tam da bu yüzden ikon haline gelir.
