Sinema insanlara neden büyülü gelir?

Sinemanın bize büyülü gelmesinin en önemli nedeni hayatımızın, türümüzün sınırlamalarının dışına çıkma yanılsaması yaşatmasıdır. Bize hayatta sahip olamayacağımız bir olanak sunar.

23 Eylül 2021 Perşembe, 15:10
Abone Ol google-news

Daha önce sinemanın büyüsü konusunda bir yazı yazmış, sinemanın herkesçe çok sevilen, çok etkileyici bir sanat olması ve giderek etkisini artırması gerçeğinin dikkatimi çektiğini, bunu anlamak istediğimi belirtmiş, bu soruya edebiyattan bazı yanıtlar aktarmıştım. Ancak kuramsal bir açıklama bulma gereksinimiyle bir sinema kuramı yazısı da okumadım değil. O yazı şimdilik benim bilimsel açıklama gereksinimime yanıt verdi. Anlatayım.

Şimdi düşünün, ilkbaharda kırda dolaşıyorsunuz, kırlar yemyeşil, çimenlerle kaplı, çiçekler açmış -laleler, papatyalar- kelebekler uçuşuyor, arılar vızıldıyor. Bunları görüyor, sesleri duyuyor, çimen ve toprak kokusunu alıyorsunuz. Ama aynı kırlıkta bir ağacın üzerinde bir dişi kene var. O kene ancak üç uyarıcıyı algılayabiliyor: Biri güneş ışığı, biri memelilerin derilerinden çıkan bitürik asit kokusu, biri de bir memelinin damarlarındaki kanın ısısı. Yani o kene için dünya bu üç şeyden oluşmakta. Kene güneş ışığı uyarısına karşı ağaca tırmanıyor, bitürik asit kokusu alır ve bir memelinin gövdesindeki kanın ısısını algılarsa kendini ağaçtan yere bırakıyor ve aşağıya düşüyor.

Biyologlar bilimsel yöntemlerle bu gerçeği saptamışlar ama başka gerçekler de var: Kırlarda dolaşan, sesleri, renkleri, kokuları algılayan insanların hepsi dünyayı aynı şekilde algılamıyor. Bir yetişkinin dünya algısı bir çocuğunkinden farklı, bir avcının orman algısı, avcı olmayan birinin algısından farklı. Jorge Luis Borges’in dediği gibi “Gemi yolcusunun gördüğü halatlar tayfalarınkiyle aynı değil.” Yani aynı dünyada yaşayan insan teklerinin tam anlamıyla ortak bir dünyaları yoktur. Ortak bir dünyaları olmadığı gibi o farklı dünya algıları da zaman ve mekânla sınırlıdır. Yani insan tekleri, içinde bulundukları zaman diliminde ve mekânda farklı biçimde de olsa bazı şeyleri algılarlar ama görmedikleri bir yerdeki, örneğin kutuplardaki bir görünümü, sesleri, renkleri algılayamazlar.

Bir başka gerçek daha var: İnsan dolaştığı kırlıktaki çiçekleri algılar ama o çiçeklerin çiçek açış sürecini gözüyle izleyemez, açmış hallerini görür yalnızca.

Neden? Bunun nedenini de biyologlar biliyor. Canlı varlıkların kendi çevrelerinde meydana gelen değişiklikleri algılama eşikleri farklıdır. Örneğin insan evladı saniyenin ancak on sekizde birinde meydana gelen değişiklikleri algılayabiliyor oysa, sözgelimi salyangoz ancak saniyenin dörtte birinde meydana gelen değişiklikleri algılıyor. O yüzden de bir salyangozun çevresinde olup biten değişikliklerin neredeyse hiçbirini algılamasına olanak yok. Saniyenin dörtte biri süresinde yer değiştiren bir nesneyi hareket eden bir nesne olarak algılıyor ama ondan daha kısa ya da uzun bir sürede yer değiştiren bir nesneyi hareketsiz bir nesne olarak algılıyor. Bu kıssadan çıkaracağımız hisse ne: Belli bir anda ve belli bir mekânda biz insanların algılayabildiğimiz şeyler, belki başka canlı yaratıklarınkine göre daha fazla ama bizler de çok hızlı ya da çok yavaş meydana gelen değişiklikleri ya da çok küçük ya da çok uzak şeyleri algılayamıyoruz. Bizim algılarımız da sınırlı.

Oysa sinema yakın çekim, ağır çekim, hızlı çekim gibi tekniklerle, zaman ve mekân kısıtlamalarının dışına çıkma yeteneğiyle bizim o kendimize özgü sınırlamaları aşmamızı sağlıyor. Örneğin saniyenin on sekizde birinden daha uzun ya da kısa zamanda değişiklikler geçirdiği için açılışını göremediğimiz çiçeğin açılışını sinemada hızlı çekim sayesinde rahatça görebilir hale geliyoruz. Kafasının içinden nelerin geçtiğini merak ettiğimiz bir insanın düşüncelerini kesin şekilde okuyamayız ama sinema sayesinde o insanın kafasının içine girip düşüncelerini okuyabiliyoruz. Hiçbir zaman hırsızlık yapmayacağız, bir hırsızın hırsızlık yaparken neler düşünüp hissettiğini bilmeyeceğiz, belki bir uzaylıyla konuşamayacağız ama sinema sayesinde bunları deneyimliyoruz.

Uzun lafın kısası sinemanın bize büyülü gelmesinin en önemli nedeni bize hayatımızın, türümüzün sınırlamalarının dışına çıkma yanılsaması yaşatmasıdır. Sinema -iyisi kötüsü bir yana- göremediklerimizi görünür, duyamadıklarımızı duyulur, algılayamadıklarımızı algılanır kılarak bize hayatta sahip olamayacağımız bir olanak sunar. Ne tuhaf, edebiyat da sinemanın bireysel planda büyüsünün kaynağı konusunda aşağı yukarı bunu söylüyor!