Pembe Köşk… Asırlık duvarlarına sinen sayısız hatıraya ev sahipliği yapmaya devam ediyor. İçeri girdiğimizde Özden Toker her zamanki asaleti ve samimiyetiyle karşılıyor bizi. “Bu köşkü, babam İsmet İnönü ve Atatürk’ü anlatmak benim için bir görev” diyor ve yemek salonuna geçiyoruz. Tanıklık ettiği tarihi anlatmaya başlıyor. Sözü ona bırakalım:
“İnönü Vakfı 40 yılı aşkın bir süredir faaliyette, yıllardır özenle saklanan eşya, evrak ve fotoğraf burada sergilenmeye başladı. Burası aynı zamanda ailemize kucak açmış bir yuva. Erdal ağabeyim ve ben bu evde doğduk. Babam 1923’ün sonunda satın alıyor burayı. O zaman iki katlı, iki odalı mütevazı bir bağ evi. 1925’e kadar tamirat görüyor, Atatürk’ün isteğiyle yemek ve balo salonu ekleniyor. Yemek salonundaki bu masada Atatürk başta olmak üzere birçok önemli konuk ağırlanıyor.”

ATATÜRK’ÜN PEMBE KÖŞKE HEDİYELERİ
“1925’te annemle babam Pembe Köşke yerleşiyor. Evdeki yemek masası, vitrin, büfe ve saat Atatürk’ün hediyeleridir. O dönem İstanbul’da Maison Psalty adında bir mobilya firması vardı, onların mobilyaları bunlar.
Bugün bu oturduğumuz koltukların da bir asırlık mazisi var. Babam 1923’te Lozan dönüşünde İzmirli bir hanımdan satın almış. Ayrıca Pembe Köşk’te dönemin önemli tasarımcılarından Selahattin Refik Sırmalı’nın izleri var. Selahattin Refik, Atatürk’ün Çankaya’daki çalışma odasını, İş Bankası’nın mobilya tasarımlarını yapan önemli bir isimdi. Pembe Köşk’te perdelerden tutun da tavan işlemelerine kadar hepsinde emeği bulunuyor. Duvarlarda ise Namık İsmail’in, İbrahim Çallı’nın ve birçok kıymetli ressamın tablosu asılıdır.”

MASANIN ÖNEMİ
“Çankaya Köşkü gibi Pembe Köşk’ün de sofraları meşhurdu. Atatürk bazı toplantılarını burada yapardı. Hasan Âli Yücel, Refik Saydam, Abdülhalik Renda, Kazım Özalp gibi dönemin önemli simaları bu masada ülke sorunlarını ele alırdı. Diyelim ki bir fabrika açılacak, Atatürk uzmanları bu masada toplar, düşüncelerini sorar, kendi fikrini söyler, varsa itirazları dinler ve bir karara varılırdı. Öte yandan kurulacak fabrikanın Anadolu kentlerine yapılmasını isterdi. Buna bağlı olarak demiryollarının o kente gitmesini, hastane, okul yapılmasını arzu ederdi. Planlayarak, hesaplayarak bu adımları atardı. Ayrıca sofradakilerin kişisel veya ailevi sorunlarıyla da ilgilenir, varsa sıkıntılarını çözmeye çalışırdı. Bu nedenle de hem sevilir hem de sayılırdı.”
SOFRADA ÖZEL BİR HATIRA
“Atatürk çocukları çok sever, arkadaşlarının çocuklarıyla bizzat ilgilenir, derslerini sorardı. Bizleri de kendi evladı gibi görürdü. Öyle ki bu masada sadece devlet büyüklerini değil çocukları da ağırlanmıştır. Bir keresinde beni ve Ülkü’yü bu masada yanına oturttu. Eğitim meselesi konuşuluyordu. Birden bana döndü, “Özden büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sordu. Ben öğretmen olmak istediğimi söyledim. Ne de olsa Atatürk “Baş Öğretmen”di, biz de onun izinden gidecektik. Hoşnut bir ifadeyle gülümsedi ve “Biz bu ülke için ne kadar faydalı iş yaptıysak hepsi bizi yetiştiren iyi öğretmenlerimizin sayesinde oldu. Ama bu memleketimiz için daha yapılacak çok iş var. Onun için de hem iyi öğretmenlere hem de iyi öğrencilere ihtiyacımız var, aferin” dedi. Ardından Ülkü’ye sordu. Ülkü, “Ben balerin olmak istiyorum” dedi. Herkes şaşırdı. Bale o zaman Türkiye’de yok. Nereden öğrenmiş bunu diye düşünüldü tabii. Atatürk gülümseyerek “Neymiş o göster bakalım?” deyince Ülkü sandalyenin üzerine çıktı, bir balerin gibi etrafında 360 derece döndü, balenin ne olduğunu gösterdi. Sofradakiler Ülkü’yü alkışladı. Günümüzde bir çocuğun balerin olması normal karşılanır. Fakat 1930’lar Türkiye’sinde, Ülkü’nün baleyi bilmesi çok manalı. Demek ki Çankaya Köşkü’nde konuşulmuş, gösterilmiş ki Ülkü de meslek olarak seçmek istemiş. Tabii 1936’da konservatuvarda tiyatro-opera-bale çalışmaları da başlayınca bu sanat dalı da hayatımıza girmiştir. Ülkü’nün baleyi biliyor olması o gün bu masada Atatürk’ün vizyonunu da göstermiştir.”

DEVRİMİN İZLERİ MASADA
“Atatürk bu masada Harf Devrimi ve dil çalışmaları üzerinde de dururdu. Bir keresinde ‘Çocuklar’ deyip bize Harf Devrimi’ni en yalın şekliyle şöyle anlatmıştı: “İngilizler İngilizce konuşuyor ve İngilizce yazıyor, Fransızlar Fransızca konuşuyor ve Fransızca yazıyor, Araplar Arapça konuşuyor ve Arapça yazıyor. Peki biz Türkler ne yapıyoruz? Türkçe konuşup Arapça yazıyoruz, bir terslik yok mu?”. Sonra devam etmişti ‘Bizim güzel Türkçemizi neden Türkçe yazmayalım!’. Haklıydı. Arap harflerini kullanınca seslerin tam karşılığını bulamıyorduk. Latin harfleri bu açığı kapatmış oldu. Bu sofrada dil çalışmalarının izlerini çok net görebildik. Mesela babam Harf Devrimi sırasında harfleri anneme bu masada öğretiyor. Devrimin izlerini bu evin her köşesinde görebildik.
İRAN ŞAHI’NIN 1934 ZİYARETİ
“Masanın misafirlerinden biri de İran Şahı Pehlevi oldu. 1934’te onuruna Özsoy operası yapıldı, Ankara’da birçok yer gezdirildi, 17 Haziran günü de burayı ziyaret etti. Hatta bu masada yemek yedi, sonra da bilardo masasının olduğu odaya geçildi. Atatürk o günün hatırasını yaşatmak için bir de fotoğraf çekilmesini istedi. O meşhur fotoğraf bilardo masasının olduğu odada çekildi.”
MEVHİBE HANIM’IN KURABİYELERİ
“Annem her ayın ilk ve üçüncü çarşamba günü herkesi Pembe Köşk’e toplar, insanları tanıştırır, kaynaştırırdı. Bu adet aslında Latife Hanım ile Çankaya’daki bağ evinde başlamış, annem de devam ettirmişti. Atatürk geleceği zaman annem büyük özen gösterirdi. Çok güzel kurabiyeler yapardı. Biz de onun tarifiyle yaptığı kurabiyeleri bugün de yapıyor, konuklarımıza ikram ederek anısını yaşatıyoruz.”
PEMBE KÖŞKÜ GÖRSÜNLER
“Ben çocukken Atatürk ile birlikte bu masada defalarca yemek yedim. Atatürk’ün çocukken beni bu masaya oturtmasının, sorular sormasının altında hep bir mesaj aradım. O manayı ise 1983’te İnönü Vakfı kurulunca anladım. Buraya gelen konuklara, özellikle de çocuklara Atatürk’ü anlatayım diye beni bu masaya oturttuğunu kavradım. Yıllardır bu masanın önemini, Atatürk’ü, babamı ve Pembe Köşkü anlatmaya çalışıyorum.
Bilhassa çocukların ve gençlerin buraya gelip görmesini çok istiyorum. Çünkü burada Cumhuriyetin o ilk günkü heyecanı var. Köşk, kış döneminde 40’ar gün boyunca iki kez açılıyor. Burada sergiler düzenliyoruz. Ayrıca dijital sergi masaları da koyduk, gelenler Lozan ile ilgili belgeleri, fotoğrafları görebiliyorlar. Yine babamın kişisel hayatına ilişkin belge ve fotoğraflar dijital koleksiyonda yer alıyor. Ben de çocuklara şahitlik ettiğim olayları aktarmaya çalışıyorum. Bu bir görev, Atatürk’ün bana verdiği görev! 24 Mayıs’a kadar müzemiz açık, herkesi bekliyoruz.”
