Afrika hümanizmi...

Meridyenlere, enlemlere bölünmüş dünya atlasına büyük ilgi duyarım. Daha ilkokul öğrencisiyken haritada ismi kulağıma ilginç gelen bölgelere, ülkelere dakikalarca bakar, farklı coğrafyalarda yaşanan bambaşka hayatları tahmin etmeye çalışırdım.

15 Mart 2020 Pazar, 02:00
Abone Ol google-news

Pasifik Okyanusu’ndaki Tazmanya, Orta Amerika’da Guatemala, Afrika kıtasındaki Kongo Deltası ve Okyanusya Kıtası’ndan Papua Yeni Gine... Seyahat etmeye başladıkça da, ülkelerin dünya atlasında birbirlerinden sadece hayali ince çizgilerle ayrılmış farklı renkteki toprak parçaları olmadıklarını kavradım. Yeryüzündeki dil, kültür, inanç, kültür, adet, ritüeller birbirlerinden ne kadar da farklıymış... 

UBUNTU FELSEFESİ

Afrika hümanizminin (Ubuntu) bugüne kadar yeterince farkına varılmamış zenginliğini de Güney Afrika’ya yapmış olduğum seyahatlerde keşfettim. İnsanlığın ilk ortaya çıktığı kadim Afrika kıtasında, ilk hümanist felsefenin çıkması aslında şaşırtıcı bir sonuç değil. Peki nedir Ubuntu... Güney Afrika’daki Bantu dilinden bir kavram olan Ubuntu kelimesinin karşılığı “insanlık bağı” olarak tercüme edilebilir. Ubuntu felsefesi özünü “Ben, ben olduğum için sen, sensin” cümlesinde bulur.

Batılı bir antropolog, sosyal çalışmalar yaptığı Afrikalı kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir. Ağacın altına koyduğu meyvelere ilk ulaşan ödüle hak kazanacaktır. Çocukları yüz metre ilerde başlangıç çizgisinde bekletir. Onlara “Hadi, şimdi başlayın birinci olan ödülü alacak” der ve yarışı başlatır. O anda bütün çocuklar hayret uyandırıcı bir şekilde el ele tutuşur, ağacın altına aynı anda koşup hep beraber varırlar. Sonra da ağacın altında daire oluşturarak oturup mutluluk içinde meyveleri hep birlikte yemeye başlarlar. Antropolog gözlerine inanamaz. Neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu yanıtı alır; “Bu Ubuntu. Nasıl olur da diğerleri mutsuz iken sadece birimiz mutlu olur ve ödülü tek başına yiyebilir ki?’’ 

Hayatını eşitliğe, adalete ve barış mücadelesine adamış 1984 Nobel Barış Ödülü sahibi Güney Afrikalı teolog Desmont Tutu, Ubuntu’yu şöyle açıklıyor: “Ubuntu’ya inanan bir insan diğerlerine açıktır. Başkaları iyi ve yetenekli olduğunda kendini tehdit altında hissetmez. Daha büyük bir bütünün parçası olduğunu bilmekten gelen bir özgüveni vardır ve diğerleri zulme uğradığında kendini de ezilmiş hisseder.” 

BATININ KEŞFİ...

Ulusun babası olarak kabul gören Nelson Mandela ise yaşam felsefesini ve siyasal partisi Afrika Ulusal Konseyi’nin temel ilkesini “Ubuntu” olarak ifade ediyordu. Apartheid dönemi sonrası ayrımcı beyaz yönetimin gaddarlıklarına karşı intikam yerine barışçıl bir geçiş dönemi inşa eden Mandela, Ubuntu felsefesini uygulayarak Güney Afrika nüfusunu oluşturan farklı kökenlere sahip tüm ırkların kardeşçe yaşayacağı “Gökkuşağı Ulusu’nun” tohumlarını atmıştı. Bu örnek Ubuntu felsefesinin ütopik değil, uygulanabilir bir ilke olduğunu göstermesi açısından önemli.

Ve gün gelir eski ABD başkanları da Afrika’nın kadim hümanist felsefesi ile tanışır. Hatırlarsınız, eski ABD eski Başkanı Barack Obama, 2013 yılında Mandela’nın cenaze töreninde yaptığı konuşmada Ubuntu felsefesine atıfta bulunmuştu. İnsanoğlunun varlığının birçok açıdan birbirine gözle görülemeyecek şekilde bağlı olduğunu, etrafımızda olup bitenlere kayıtsız kalmamamız gerektiğini hatırlatmıştı. Bill Clinton ise 2006 yılında yaptığı bir konuşmada; ‘’Toplumların ihtiyacı olan şey Ubuntu’dur. Dünyayı Ubuntu felsefesi kurtaracak’’ diyerek Afrika anlayışını dünya kamuoyunun gündemine getirmişti. Dünyanın en güçlü ofisinde iki dönem başkanlık yapmış her iki eski ABD başkanının “Ubuntu’’ felsefesini geç de olsa keşfetmiş olmaları gezegenimiz için olumlu bir gelişme! 

Ubuntu anlayışı sadece politikacıların değil, bir süredir dünyaca ünlü pop ikonu Madonna’nın da radarında. 2008 yapımı Malawi’deki yetimhaneler üzerine çektiği belgeselin adını da “Ben, ben olduğum için sen, sensin’’ koyan Madonna, Ubuntu felsefesini ve şöhretini kullanarak, dünyanın en az tanınan bölgelerinden olan Malawi’de yaşayan AIDS hastası yetimlerin sorunlarına dikkat çekiyor.

HEPİMİZ BİRİMİZ İÇİN

İnsanoğlu doğası gereği yıkımlardan uzak durmaya çalışır. Sıcacık evlerimizde karnımız tok oturmak isteriz, akşam ekran karşısında sevdiğimiz diziyi seyredip, tuttuğumuz takımın galibiyet almasını dileriz. Derken bir gün hiç ummadığımız bir anda, uygunsuz bir gelişme beliriverir karşımızda. Her ne kadar kendimize konforlu küçük adacıklar inşa etmeye çalışsak da dünyanın geri kalanını ile aynı gezegeni paylaştığımızın farkına varırız. Göçmen krizi, koronavirüs, iklim değişikliği, gelir dengesizliği, yoksulluk, adaletsizlik, cinsiyet ayrımcılığı, savaşlar, kitle imha silahları, çevre kirliliği, nesli tükenmekte olan canlılar, hayvan hakları ve doğal afetler. O güne kadar göz ardı ettiğimiz ne kadar sorun var ise kapı eşiğimizde dayanıverir. Kaçacak yer yoktur.  

Varılan noktada, artık günübirlik kriz yönetimleri, günlük siyaset figürleri, ani öfke patlamaları, geçici mutluluklar, kısa süreli yaslar yetmiyor hissedilen çaresizliğimizi anlatmaya... İnsanoğlunun kötülük yapma kapasitesinin bir limiti var mı sorusunun yanıtı da yok. “Tüm insanların uyum içinde birlikte yaşadıkları ve eşit haklara sahip oldukları demokratik ve özgür bir toplum hayali hiç aklımdan çıkmıyor. Bu ideal uğrunda yaşıyorum ama gerekirse bunun için ölmeye de hazırım” diyen Mandela’nın hayalinin, dünya liderleri tarafından ciddiyetle ele alınmasını dilemekten başka elden gelen bir çare yok. 

[email protected]