Ataç’ın tiyatro yazıları / Oğuz Demiralp'in yazısı

Nurullah Ataç yazı yazmaya “tiyatro tenkidiyle” başladığını söyler. Tanpınar Türkiye’de tjyatro eleştirisinin Ataç ile başladığını yazmıştır. Ataç’ın tiyatroyla ilişkisi pek bilinmez. Bunun nedenlerinden biri Ataç’ın tiyatro yazılarının uzun süre toplanamaması olmuştur.

17 Ağustos 2020 Pazartesi, 00:15
Abone Ol google-news

 

Ataç’ın ölümünden ancak (!) 53 yıl sonra, 2010 yılında Müberra Bağcı Tayfur başardı bu işi: Ataç’ın Tiyatro Yazıları başlıklı kitabı Dergâh yayınlarında çıktı. Üst düzey yazın kişilerimizden İnci Enginün’ün nefis sunuşuyla başlıyor kitap. Daha önce 1963 yılında Metin And, Ataç’ın tiyatro eleştirmenliğini değerlendirdiği Ataç Tiyatroda kitabını (Kent yayınları) çıkarmıştı; yeni güzel bir baskısı gerek.

Nurullah Ataç 1921’den 1937- 38’e kadar tiyatro eleştirmenliğine öncelik vermiş. Ataç’ın bu dönem tiyatro yazılarının göze çarpan özelliği öz Türkçe ile yazılmamış olmaları. Yalnızca 1934 yılında Hamlet üzerine bir yazısında denemiş öz Türkçeyi.

1934, Atatürk’ün İsveç Veliahtını ağırlarken düzenlediği yemekte ünlü öz Türkçe konuşmasını yaptığı yıldır. Ataç’ı etkilemiş olabilir Atatürk’ün Türkçeyi arılaştırma girişimi. Öteki yazılar bugün anlamakta güçlük çekilecek denli eski Türkçe.

Tanpınar Ataç’ın yazarlığını bu Türkçesiyle sürdürmesini istedi. Ancak, o zaman Ataç bildiğimiz Ataç olur muydu? Bu arada, Ataç’ın bir 1921 yılı yazısında Selim Nüzhet’in dilini “Lisan eski lisan!” diye eleştirmesi dikkatimi çekti. Demek ki “yeni lisan” arayışı Ataç’ın zihninde bir yerde varmış. Elbette, Ataç’ın tiyatro yazılarını bu dil tartışmasını bir yana koyarak okumak daha iyi olur. Çünkü hem Türk tiyatro tarihi hem de tiyatro sanatı açısından önemli yazılar.


UYARLAMA YAPITLAR

Ataç’a göre bizde tiyatro uyarlama yapıtlarla başlıyor. Böylesi daha kolayımıza gelmiş olmalı. İnsanın aklına bir soru geliyor hemen: Neden aktarma değil de uyarlama? Yanıtını vermiş Ataç: “Muharrirlerimizin adaptasyonu tercümeye tercih etmelerinin en büyük sebebi, Fransızcayı iyi bilmemeleridir.”

Bari iyi yapıtları Türkçeye uyarlasalardı! Ne yazık ki bu da yapılmamış: “Bugün tiyatro muharrirlerimizin Fransızcadan adapte ettikleri eserlerin hemen hemen hiçbiri edebiyat ile münasebettar değildir. Bunun içindir ki onlardan bahsederken, “Bu eser güzel midir, değil midir? diye düşünmek caiz olmaz. Ancak eğlendik mi, eğlenmedik mi suali varid olabilir.”

Ataç, “Devrinin en sağlam ve hiç şüphesiz ki en Avrupalı kafası” dediği Vefik Paşa’yla İbnürrefik Ahmet Nurettin’i bu genelleme dışında tutar. İlk tiyatrocularımızın tutunmak için tiyatroyu halka daha çok eğlence yönüyle sundukları, düzeyli yapıtları değil sabun köpüğü gibi vodvilleri yeğledikleri anlaşılmaktadır.

Belki de Ataç’ın, “Avrupa’da senenin on ayı tiyatro mevsimidir, bizde yalnız biri!” diye betimlediği ortamın doğurgusudur bu tutum. Ne ki, Ataç bu, eleştirir: “Ben, halka tiyatro zevkinin aşılamazdan evvel bizde edebî bir tiyatronun vücud bulmasına taraftarım.”

Halkın iyi yapıtlar görmeye alışmasının tiyatro zevkini geliştirmenin de en uygun yolu olduğunu düşünür Ataç. Türk tiyatrosunun daha gelişmiş olabileceğini düşünüp, sorar: “...acaba kabahat halkın mı? Yoksa onu fena eserlere alıştıran tiyatro heyetlerimizin mi?”

Desteklediği, sevdiği Muhsin Ertuğrul’u, düzeyi düşük yapıtlara yöneldiğini gördüğü zamanlar eleştirir. Bununla birlikte tiyatro sanatçılarımızı genel olarak beğenir, Oyuncuların düzeyinin sahneye konulan yapıtlardan daha üstün olduğunu savunur. “Darülbedayi böyle sanatkârlara malik iken en fena eserleri de alkışlattırabilir.” bile der.


TULUATTAN ÇIKABİLİR

Ataç, tiyatronun sadece dışarıdan alım yoluyla gelişeceğini düşünmez. “Halbuki bir Türk tiyatrosu, yani Türk zihniyetini aksettirecek ve Türk hayatını gösterecek, Türkiye halkını alakadar edip ona bir şeyler öğretecek olan tiyatro, ancak tuluattan çıkabilir.”

Kukla tiyatrosuna da koşut ilgi gösterir. Kanımca gündeş tiyatrocularımız, Ataç’ın bu düşüncelerini incelemeli, abuk sabuk güldürmecelerden gerçek tuluata dönüş yolları aranmalıdır. Biliyorum zor ama konu her şeyden önce sanatsa bu yapılmalıdır. Tuluat kaba kahkaha değildir.

Ataç’ın tiyatro anlayışının en çok tartışılan yönü yapıtı “Asıl olan eserdir ve aktör, bina, dekor, hepsi ancak eseri mümkün olduğu kadar cazip bir surette göstermek içindir.” demesidir. Birçok tiyatro sanatçısının taplamayacağı (kabul etmeyeceği) bir düşüncedir bu, biliyorum ama oyun metni değişmez hiç, onu yorumlayanlar değişir. Kalıcılık bakımından metnin gösteriye üstünlüğü vardır. Ne ki metne öncelik vermek Ataç’ı yavaş yavaş gösteriden uzaklaştırır. “Günler geçtikçe tiyatroyu seyretmektense kitabını okumayı tercihe başladım. Koltukta temaşa... Bu, insanın hayalini daha serbest bırakıyor.” der

1937 yılında.


YAZIN ELEŞTİRİSİNE

Bundan sonra Ataç denemeye, yazın eleştirisine daha hızlı yönelecektir. 1963 yılında Metin And, Ataç’ın bizim unutmuş olduğumuz tiyatro eleştirmenliğini şöyle değerlendirmiştir: “Henüz Türkiye’de Ataç kadar kişiliğini, ağırlığını duyurabilen, onun kadar sözünü dinleten (...), onun kadar güvenebileceğimiz, her yapılan işte ‘Acaba Ataç ne der?’ gibisinden yargısına önem verdiğimiz bir tiyatro eleştirmenin çıkmış olduğunu sanmıyorum.”

Bu sözler Ataç’ın yazın kişiliği için de söylenebilir. Eleştirmenlerin şiiri ya da kurmacayı becerememiş kişiler oldukları düşünülür genellikle. Doğru olabilir. Ataç da tiyatroyu, şiiri beceremediğini itiraf etmiştir. Ancak eleştirmenliğini de şöyle savunur Ataç: “Münekkitlikten şikayet edecek değilim, sevmesem bu mesleği intihap etmezdim. Bir insanın okuduğu bir kitap veya gördüğü bir piyes hakkındaki düşüncelerini, tetebbuatını kaydetmesi kadar zevkli bir şey tasavvur edemiyorum.”

Okuyazmak da zevkli bir işmiş vesselam!