Başladığı gibi bitiremeyen adam: Mugabe

Zimbabve’nin devrik Devlet Başkanı Robert Mugabe, 95 yaşında yaşamını yitirdi. 2017’de askeri darbe sonucu 37 yıllık iktidarını kaybeden Mugabe geçen nisandan bu yana Singapur’da tedavi görüyordu. İnsan hakları ihlallerine ilişkin eleştirilerin merkezindeki Mugabe, iktidardan indikten sonra yolsuzluk suçlamalarıyla ev hapsine çarptırılmıştı.

06 Eylül 2019 Cuma, 22:21
Abone Ol google-news

“Dünyanın en yaşlı devlet adamı” diye tanımlanırdı. Mugabe, 1980’de oturduğu önce başbakanlık sonra başkanlık koltuğundan neredeyse kırk yıl sonra indirilebilmiştir. Bir zamanlar gözünde “ulus kurtaran kahraman” olduğu halkı tarafından hem de.

Daha önce de yazmıştım; Afrika dilinde “taş evler” anlamına gelen Zimbabve’nin ilk başbakanı olarak yaptıkları, Mugabe’nin tarihe “mükemmel” olarak geçmesine yeterdi aslında. Tarih onu, ülkesinin açlık oranını yüzde 30’dan yüzde 13’lere, çocuk ölüm oranını yüzde 90’dan yüzde 40’a indiren biri olarak bağrına basabilirdi, sonradan sapıtmasaydı tabii. Ama hırs, insanoğlunun/kızının gözünü kör eden korkunç bir tutum. Bu duygunun esiri olarak kendini mahvetmeyi başarmış biridir.
Bağımsızlığın ilk dönemlerinde ülkedeki beyaz azınlıkla siyahların beraber yaşamaları konusunda büyük çaba gösterip de sonradan, “emperyalist sömürge artıkları” deyip beyaz düşmanlığına evrilmesi sevimsiz tarafıdır. “Haklı olan, haklı kalamayanlardandır” bu yüzden. Bu, Zimbabve bağımsızlık mücadelesinin muhteşem “siyah gerillası” sonraki yılların diktatörüne dönüşmüştür. “Kendi kendinin mağduru” olmuşlara örnek aranırsa, odur.

Siyasi rakiplerini yok ederken kullandığı kart etnisite olmuştur. Etnisitenin parçalayamayacağı hiçbir topluluk yoktur derken örnek olarak Zimbabve’yi verebilirsiniz.
1987’de ülkesinin ikinci devlet başkanı seçilmesinden sonra yaptığı ilk iş “başbakanlık” makamını kaldırması olmuştu. Artık hem devlet başkanı, hem başbakan, hem yargının, hem polisin “başkanı”dır. Kendinde olağanüstü güç vehmeden benzerleri gibi biriydi bu anlamda. Kendisini ülkesinin başına gelmiş ilahi bir varlık sanması tüm saçmalıklarının temelindeki nedendir. Ülkenin bağımsızlık mücadelesine büyük katkıları olan sosyalistlere duyduğu öfke, onu eski sömürgeci patronlarının yanına da itmiştir. Sosyalistlere zulmü dillere destandır. Gücünü paylaşmayı reddetmesine ilk itiraz edenlerin sosyalistler olmasıdır öfkesinin nedeni.

Tek adam...
Ekonomiyi kötü yöneten “tek adam”dı, toprak reformunda çuvallamış “tek adam”dı, insan hakları ihlallerinden sorumlu “tek adam”dı. Bir tek adamın yapabileceği ne kadar olumsuzluk, uğursuzluk varsa yapan “tek adam”dı. Çok tuttuğundan değil ama İngiltere’ye öfkesinden Çin’e yanaştı. Çin’den 2015 Konfüçyus Barış Ödülü alması elbette Çin’in ayıbıdır.
Emperyal merkezlerce gözden düşürülmeye çalışıldığı doğrudur ama gözden düşme konusunda kendi çabaları da inkâr edilecek gibi değildir.
Oysa kendi adıma söylüyorum, onu desteklemem için çok neden de vardır. AB’ye girişi 2008’den beri yasaktı, örneğin. Ona yapılan bu ayıba elbette birçok insan gibi ben de karşı çıktım. Afrika Birliği Başkanı olunca ancak izinle girebilmiştir AB ülkelerine. Sömürge karşıtlığından, ülkesini “çağdaş sömürgenlerin” pazarı haline getirmesi, sömürgeci karşıtlığından sadece İngiltere karşıtlığını anladığını gösterir.
Bu yüzden gözümde “emperyalizmin saldırdığı adam, değerli adamdır” inancımı sarsan biri olmuştur Mugabe. Umarım tarih ilk yaptıklarını kaydeder. Sonrası felakettir çünkü.