Bedensiz başlarla dolu dipsiz kuyular

IŞİD, kanlı infazlarını gizlemek için Tel Afer yakınlarındaki ‘taş atılsa su sesi duyulmayacak kadar derin’ kuyuları kullanıyor.

13 Mart 2015 Cuma, 00:01
Abone Ol google-news

Ailelerde nüfus çok, 7-9 çocuk onlar için normal. İlk günlerde okullarda eğitime IŞİD yönetiminde ara verilmemiş. Ama bazı farklarla... O farklar arasında tarih kitaplarının toplatılması ve kimya derslerinin yasaklanması da var. Resim, beden ve müzik dersleri yok.

Sokaklar, çocuklar için serbest. Ama son günlerde IŞİD’e karşı uçan uçaklar oyunlarını böler olmuş. Uçakların seslerini duyar duymaz çocuklar evlerine kaçıyor. “Kalabalık olursak hedef oluruz” diye anlatıyor Veysel. “Kaç çocuğun var” sorusuna “3 kız, 3 oğlan” yanıtını verirken “Kız çocuklarının 12 yaşından sonra anneleri gibi örtünmesi gerekiyor.”

Kız öğrencilerin okullara devam etmesi şaşırtıyor. Teknisyen “Kız öğrenciler için siyah çarşaf zorunlu. Başlarda gözlerin açık tutulmasında sorun yoktu. Sonra gözlerin telle kapatılması kuralı geldi” diyor.

 

Futbolla vakit kaybetme, ibadet et

TV tamircisi 24 yaşındaki Ali, IŞİD öncesinde iyi iş yaptığını ancak işlerin kesildiğini aktarıyor. Ama IŞİD yönetiminde kahvelerde vakit geçirmek yok. Okey, iskambil, tavla kumara girdiği için yasak! Ali bu yasaklara ekleme yapıyor: “Futbol oynamak da yasak.”

Gerekçesini IŞİD militanlarının ağzından aktarıyor: “Bunlar için neden vakit kaybedeceksiniz ki! İbadet edin”

 

Ezidilere süre

38 yaşındaki Turgut, Ezidi gerçeğini de anlatıyor: “Ezidilere Müslüman olmaları için bir hafta süre verdiler. O tarihe, o saate kadar Müslüman olduklarını beyan edenler kurtuldu. Etmeyenler öldürüldü ya da kaçtı. Müslüman olmayanların kızlarını aldılar. Sıkıldıklarında ya da beğenmediklerinde değiştiriyorlardı” diyor. Ardından da ekliyor: “Ama zinanın cezası çok ağır, ya kolun gider ya kelle.”

 

Türk tavuğu serbest, İran tavuğu yasak

Bazı Musullulardan “IŞİD’in tavuk yemeyi de yasakladığını” duyduk. Gerekçesini “Boğazlama yöntemleri” ile açıkladılar. Tavuk “helal mi”, “haram mı?” diye ısrarla sorunca kural da ortaya çıktı: “Türkiye’den gelen tavukların üzerlerinde helal etiketi var, onlar serbest ama İran tavukları yasak.”

 

Kafasına vurur, iter kuyuya

Cezaları merak ediyoruz. En acı anılar burada dile geliyor. Tüm sığınmacılar “Tel Afer’deki kuyulardan” bahsediyor.

Tel Afer’e 10 dakika mesafede bulunan ve mümkün olduğu kadar derin oldukları için seçilen hatta “Taş atılsa, su sesini duyulamayacak kadar derin” kuyulardan söz ediyor. Kuyularda, “başsız bedenler de var, bedensiz başlar da”. “Kafasına vurur iter kuyuya” diye anlatıyorlar...

 

Bütün resmi belgeleri incelediler

Musul’da IŞİD için de aylarca çalışmak zorunda kalan bir devlet memuru anlatıyor: “İşgalin ilk günlerinde mahkeme binalarından hastanelere, konsolosluklardan emniyet birimlerine kadar tüm devlet dairelerindeki belgelere el koydu. Kayıt tuttular. Kendileri için de yeni bir istihbari altyapıyı oluşturdular.”

 

Savunmanın şahidi olmaz

IŞİD yönetiminde cezalara nasıl karar veriliyor? Yanıt şaşırtıcı: “Büyük mahkeme var, bir de küçük mahkeme, Tel Afer’in Hasanköy’ünde. Büyük mahkeme infaza bakıyor. Yani kafa kesme cezalarına. Küçük mahkeme ise daha basit suçlara bakıyor. Büyük mahkemeden kurtuluş yok. Uzun cezalar yok. Suçsuzsan salıyorlar. Yoksa zaten öldürüyorlar.”

Küçük mahkemenin işlevini anlatırken Ali söze giriyor: “Senden şikâyetçiysem Kur’ana el basıp yemin ediyorum. İki şahit getiriyorum. Sonra yargılama başlıyor ama senin şahit getirmene izin yok!”

 

IŞİD’in Türk komutanları

‘IŞİD’liler ilk geldiğinde başlarındakiler Iraklıydı. Şimdi başındakiler çoğunlukla Türk. İçlerinde Alman da var, Çinli de, Özbek de, Afgan da var’ diyor iki gün önce Ankara’ya gelen Ali. “Neden Türk komutan?” sorusuna yanıtı, Bağdat hükümetinin Musul’da görevlendirdiği bir memur veriyor: “Çünkü Türkiye, Musul’u kendi toprakları görüyor. Türkiye’den gelen IŞİD’li komutanlar, burada kalacak...”

 

IŞİD gerçekleştirdiği toplu infazların görüntülerini zaman zaman yayınlandı.

 

4 gün 4 gece çölde yattık

Adı Söğüt. Tel Afer ve Musul’dan kaçarak Türkiye’ye gelen binlercesinden biri. Musul’da polismiş, IŞİD, 6 arkadaşıyla hapse atmış. Söğüt, “Polisim diye beni zindana attılar. 28 gün boyunca, her gece 22:30-23:30 olunca gözümü bağladılar, bir yere götürdüler. Kırbaçladılar. 7 polistik, 6’sını öldürdüler. Aralık ayında uçaklar Tel Afer’de hapishanenin yanını vurdu. Ben de kaçtım. Çocuklarımın ikisi şimdi Erbil’de. Onlar gelmeden ben kampa gitmem” diyor.

 

Kaçakçılar ile IŞİD’in işbirliği

Söğüt’ün ailesiyle Türkiye’ye geliş hikâyesi diğerlerinden farklı değil. O yolun ilk adımı Tel Afer ve Musul’dan Rakka’ya giden seferlerle başlıyor. Araçlar kimi zaman bir otobüs, kimi zaman da bir kamyon. Kamyona 60-70 kişi topluca biniyor. Yolculuk 6-7 saat sürüyor.

7-9 kişilik bir ailenin Tel Afer’den Rakka’ya ulaşmasının maliyeti 250 dolar. Üstelik o otobüs şoförünün de kaçakçıyla ilişkisi var. Yani kaçakçıların varlığından IŞİD yönetimi de haberdar. Yolculuk, kimi zaman Rakka’da 1 saat, kimi zaman da 1 gün konaklama ile sürüyor. Burada yeni bir kaçakçı devreye giriyor. Gece yarısından sonra evden çıkılıyor. Bu defa hedef Türkiye sınırına kadar getirmek.

 

Türkiye sınırında karar zamanı

Türkiye sınırını gördüklerinde kritik karar aşaması da başlıyor. Ya onları sınıra kadar getiren kaçakçının sözünü dinleyecekler ve Türkiye sınırında bir başka kaçakçı ile buluşacaklar ya da gördükleri sınır kapısından gidecekler. Bir karı koca o zorlu yolculuğu şöyle anlatıyor:

“Türkiye’ye Kamereddin köyünden girdik. Orada camiide kaldık önce. Sınırı geçerken diz kapaklarımıza kadar çamura battık. O köyde 1 saat camide kaldık sonra bizi 50 dolara Urfa’ya getirdiler.”

Türkiye’ye yolculuğun maliyeti 1200 ile 1300 dolar arasında değişiyor.

 

Komutan gitsin, başım üstüne

Sınırda jandarmanın kendilerine resmi sınır kapısını gösterdiğini söyleyen anne, kaçakçıların kendilerini bir köyden geçirdiklerini ve beklediklerini anlatıyor: “Jandarma, ‘Gece komutan gitsin, başım gözüm üstüne öyle geçin’ dedi. Sabah 6’ya kadar bekledik, yağmur çamurdu. Komutan gidince geçtik.”

1991 doğumlu Ali, ailesiyle 2 gün önce Türkiye’ye ulaşmış. Rakka’da kişi başı 200 dolar verdikleri kaçakçıların, kendilerini Akçakale sınır kapısının karşısında terk edince resmi yolu, sınır kapısını seçmek zorunda kalmış: “Kaçakçılar çölde bıraktı, gitti. Sınır kapısının açılmasını beklerken 4 gece çölde yattık.”

 

 

Urfa’nın belgesini Ankara kabul etmiyor

Resmi kapıdan giriş yaparken geçici bir kâğıt veriyorlar. Ancak Urfa Valiliği’nin mührünü taşıyan bu belgenin Ankara’da geçerliliği yok. Mustafa, “Sen Türkmensin, başımızın üstündesin çocukların için veriyorum” diyerek Ankara için otobüs bilet parasını Türk askerinin verdiğini anlatıyor.

 

Türkiye bize kerhen bakıyor

 

Bir anne “Ankara’ya geldik, ev bulamadık, 3 gün camide yattık” derken bir kısmının ise ilk durağını vakıf ve dernekler oluşturuyor. Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Mahmut Kasapoğlu, bir yandan dişçi arıyor, bir yandan doktor. Diğer yandan da reçetesini sunan bir hastaya elinde olan ilaçlardan veriyor. Kendisi de 1991’de Türkiye’ye göçen Kasapoğlu, devlete isyan ediyor: “AFAD yardım etmiyor. Türkiye bize kerhen bakıyor. Artık ilaç da veremiyoruz, paramız kalmadı.”

Dernek gibi vakıfta da durum aynı. Başkan Adil Selvi, “Bizi Suriyelilerden farklı tutuyorlar. Hastaneler kabul etmiyor, ilaç alamıyoruz” derken kendilerince buldukları çözümü de anlatıyor: “Musul’dan kaçan doktor hastalara bakıyor. Şimdi sizinle görüşürse hastalara bakamaz.” Doktorun kapısının önünde çocuklar ve erkekler bekliyor. Kadın yok...

Yardımların dağıtım merkezi ise oldukça kötü. Kıyafetler öylesine atılmış, koliler on binlerin ihtiyacını karşılamaktan çok uzak. Kitaplarsa en uç köşede, zaten talep de yok. Depoda sıralanan yatakların yanındaki koliler bizi şaşırtıyor. Resmi devlet kurumlarının, Kızılay’ın, AFAD’ın yardım kolilerinin olmadığı o depoda, Suudi Arabistan’ın kolileri dizilmiş.

 

En azından ekmek

Yardımların da kesildiğini söylüyorlar: “Eskiden belediye ekmek, yardım veriyordu şimdi vermiyor, eskiden kişi başına günde bir ekmek veriyorlarmış en azından...”