Bir mutluluk fotoğrafı

Dev Bir Benek, bir hayata tutunma öyküsü sunarken hiçbir zorluk karşısında yılmamayı, vazgeçmemeyi, merak duygumuzun ardına düşmeyi, farkımızın farkında olmayı ve hayatın öteki armağanlarını da incecik bir derenin sakin akışına emanet ediyor.

21 Ağustos 2021 Cumartesi, 00:01
Abone Ol google-news

Desenler: MURAT BAŞOL

Kapaktaki bisiklet aldı beni yıllar öncesine götürdü. Apartman aralarında boş arsaların oyun alanları olduğu yıllardı. Filesiz direklerle futbol sahasına dönüştürülmüş koca arsa, günün her saatinde çocuk sesleriyle dolar taşardı.

Sahanın köşelerinden birindeyse sıra sıra bisikletler, sanki çocukları beklerdi. İlkin orada yakalamıştım bisikletle dolaşmanın hazzını. Düşmüştüm de evet. Bisikletleri kiralayanın, “Kıracaksın bisikleti... Ödetirim sonra bak!” bağırışlarına, arkadaşımla kulak tıkayarak.

Bir iki derken olmuştu işte... Yok ki aklımda kaç kez düştüğüm! Varsa yoksa düzenli hareketin sağladığı iki teker üstünde yol almayı başarmanın hazzı... Aklımızın bir köşesine, yenilgilerimizi değil, inatçı ısrarımızı, yeni denemelerimizi ve başarımızı yazıyoruz demek ki!

Yalnızca başarı öykümü değil, bir şeyi daha anımsadım:

Çoğun bisiklete bir tur için olsun verecek param olmazdı da “bir gün ben de” hevesiyle binenleri seyrederdim. Bisikletin üstündekilerden çok da bisikletleri düşünerek...

Birlikte düştüğümüzde canı yanmış mıydı? Sahanın çevresinde durmaksızın dolaşınca bisikletler de yorulmaz mıydı? Ya şişman bir çocuk tünediğinde selesine mırın kırın etmez miydi?

KONUŞAN, BİSİKLET OLUNCA...

Dilek Sever’in bizim için kaleme aldığı ilk kitabından, Dev Bir Benek’ten söz ediyorum. Sonra onca uzaktan ışık ışık gülümseyen anıların hüzünlü ışığıyla kaldırdım kapağını... İlk tümceleri şaşkınlıkla okudum:

“Ben bir zamanlar yoktum. Daha doğrusu şimdi olduğum gibi büsbütün değildim. Önceden biraz zincir, demir, bir kutu turuncu boya, birkaç vida, lastik ve başka birçok şeydim. Ama bütün bunlar epey maharetli bir adam sayesinde bir araya geldi. ‘Usta’ denilen bu adam, bir sepet dolusu ıvır zıvır, çerçöpten ve tek başına pek işe yaramayan abidik gubidik öteberilerden gıcır gıcır bir şeyler yaratabiliyordu. İhtiyacı olan iki şey; kafasındaki bilgi ve bileğindeki sihirdi.” (s.9)

Bisiklet miydi konuşan? Ben, çocukluğumun, duygularını duymaya heves ettiğim bisikletlerini düşünürken “konuşan” bisiklet nasıl da hoş bir sürprizdi böyle! Kapaktaki bisikletin götürdüğü yerden bir koşu dönüverdim sanki başka bir bisikletin tepesinde...

‘HIZ FIRTINASI’NIN ŞAŞKINLIĞI

Dilek Sever, Benek’le annesinin öyküsünü, işini yapmanın ötesini arayan bir ustanın bilgisine kattığı sihirle ve sabırla var ettiği “Hız Fırtınası”nın ağzından anlatıyor.

Anne Patya; babası Aziz’in beklenmeyen kaybıyla dengesini yitiren kızı Benek için son çare olarak satın alır yaratıcı ustanın “pisihlet” dediği “Hız Fırtınası”nı. Ve bisikleti umutla, hevesle sürüp getirir eski İstanbul sokaklarından geçe dolana.

Benek’in yakıştırdığı adla “Hız Fırtınası”nın; sokakları, kalabalığı, güvercinleri, araçlarıyla kenti tanımlayışı sizi de tez elden anlatının yüreğine çekiveriyor.

“...Sol tarafta kocaman bir cami göründü. Merdivenlerini güvercinler sarmıştı. Galiba bir toplantı yapıyor ama anlaşamıyorlardı. Çünkü hepsi aynı anda konuşuyordu...” (s.15)

Ne ki Benek, hemen her çocuğun düşlerini süsleyen bisiklete dönüp bakmamıştır bile. Öyle ki “Hız Fırtınası”, “Çocuklar bisiklete binmekten tamamen vazgeçebilseydi dünya yine ayakta kalır mıydı?” ikilemi içinde şaşkınlığa düşmüştür.

ŞU ‘TAK! TAK!’LAR OLMASA...

Bir süre bahçede kalır bisiklet. Sonra da yalıda uygun bir duvara bir tablo gibi asılır. Yalnızlığa, paslanmaya terk edilmiştir sanki.

Benek’in, “Bu kadar becerikli olmasaydı şimdi hayatta olurdu.” dediği babası Aziz’in atölyesi bir süre sonra satılır. Oradan gelen parayla borçlar kapatılır, kiler doldurulur...

Ancak hazıra dağ dayanmaz. Aile, o büyük ve güzelim yalıdan, tavana yakın tek penceresinden ancak ayakların görünebildiği bir eve taşınmak zorunda kalır.

Anne Patya’nın iş aramaları sonuç vermez. Bu arada Benek, okulunu değiştirmek zorunda kalmış, arkadaşlarından ayrı düşmüştür. Ama yılı, başarılı bir karneyle geride bırakmayı da başarmıştır.

Eve de alışmışlardır. Bir gün Benek, dışarıyı görebilmek için bisikleti pencerenin altına asar. Bir de şu üst kattan yükselen, “Eminim Metin”in “Tak! Tak!...” ayak sesleri olmasa...

‘HA DEYİNCE HOP PASTA’

Hayat “ha deyince hop oluveren” sürprizleri sanki kendine saklar olmuştur ama bisiklete çıkınca gördüğü manzara Benek için esin kaynağı olur. O bodrum katında ürettikleri birbirinden leziz pastalarla hayatın ışıkları yeniden yanar. Pencere önünde var ettikleri o minicik dükkânın adı da çoktan hazırdır: “Ha Deyince Hop Pasta”.

Üst kattan duyulan rahatsız edici seslerse iki tahta bacağına karşın yaşama sevincini yitirmeyen, “İnsan merak etmeyi bırakırsa hayattan hiçbir tat alamayacağından eminim.” diyen “Eminim Metin”e aittir.

Dilerseniz “Eminim Metin”in Beneklerin hayatına kattığı renkleri aklımızda tutup (okura bırakıp) yeniden “Hız Fırtınası”na kulak verelim.

Durmaksızın dönen iki tekeriyle kentin sokaklarını arşınlamak varken rutubetli bir bodrum katının duvarında asılıyken bile kendini mutlu hisseder Benek’in bisikleti. Bu, işe yaramanın doğurduğu sonuçtur. Asıl işlevinize de koşar adım taşır sizi. Ve “mutluysanız güneş hemen yanınızdan doğar ve hiç batmaz.”

DERENİN SAKİN AKIŞI GİBİ

Dev Bir Benek”le Dilek Sever, insanı bir anda yutuverecekmiş gibi hırçın, dünyanın kocaman kentlerinden birinde bir hayata tutunma öyküsü sunarken hiçbir zorluk karşısında yılmamayı, vazgeçmemeyi, merak duygumuzun ardına düşmeyi, farkımızın farkında olmayı, dayanışmayı ve hayatın öteki armağanlarını da incecik bir derenin sakin akışına emanet ediyor.

Aslında mutluluğun, yaşama sevincinin fotoğrafını çekiyor. Desenleriyle Murat Başol’un bu fotoğrafa kattığı değerin de altını unutmadan çizelim.

Dev Bir Benek / Dilek Sever / Resimleyen: Murat Başol / Can Çocuk / 125 s. / 9+ / 2021.