Birinci Meşrutiyet'ten 2015'e

Toplumsal değişim ülkeden ülkeye farklı olsa da değişme hızı şaşırtıcıdır. Ne var ki insan davranışlarının durağanlığı daha az şaşırtıcı değil. İnsan aklı yüz binlerce yıl aynı beyinle idare ettiği için insanın tepkisel ataleti az değişiyor olmalı.

08 Mayıs 2015 Cuma, 17:00
Abone Ol google-news

Uygarlık tanımını, değişen fiziksel çevre ve araçlar üzerinden yapıyoruz. Tren, otomobil, uçak, apartman, gökdelen, telefon, televizyon vb. Bunlar fiziksel çevreyi, insan yaşamının çerçevesini değiştiriyorlar. Kentler değişiyor. Geç Osmanlı döneminin monokl takan ve Fransızca konuşan monşerleri, eski sarıklı Osmanlı efendileri gibi hırsız ve yağmacı olmaya devam ediyorlardı.

İstanbul’un fethinden bu yana yağmacı yetiştirmeye devam ettiğimizi anlatan tarihler var, anılar var. Yokoluş çağının tanıkları ise daha çok. Kurtuluş Savaşını yapanların düşüncelerini anlamak için 1870’den sonra bizim yazarları okurken Fecri Âti (Geleceğin Doğuşu) yazarlarının en ünlüsü Hüseyin Rahmi’nin ilk romanından bazı pasajlar okudum, bugünkü gazeteleri okuyorum sandım.

Biz Birinci Dünya Savaşını, Çanakkale’yi, İstanbul’un işgalini gördük, imparatorluk battı. Kurtuluş Savaşı yaptık. Cumhuriyeti kurduk. Mustafa Kemal Atatürk öldü. İkinci Dünya Savaşı’na girdik. 65 yıldır CHP tek başına iktidara gelmedi. Dünya savaştan kırıldı. Irak, Suriye, Afganistan işgal altında parçalandı. Anadolu köylüsü kentlere göç etti. İstanbul’un nüfusu 18 milyona yaklaştı. 1950’den bu yana 100 000 cami yaptık. İmam hatip öğrencisi 1.000.000’u buldu diyorlar? Kimin hayrına bilmem.

Otokratik saltanat rejiminden ve yarım yamalak bir meşrutiyetten İttihat Terakki yoluyla Anadolu istilasına ulaştık.

HÜSEYİN RAHMİ NE DİYORDU?

Hüseyin Rahmi, İkinci Meşrutiyet, İstanbul, sultanlar ve İttihat Terakki hakkında bir şeyler yazıyor. Onun genç yaşta yazdığı romanından aldığım paragrafları yineliyorum.

2. Meşrutiyeti anlatıyor, “Meşrutiyet, müsavat, uhuvvet, (Meşrutiyet rejimi, eşitlikkardeşlik) diye herkesin ağzına bir parmak bal çaldılar. Bizde kolay karın doyurmanın esas kaidesi evvela çalmak -sonra çalmaktır. Mutlakiyette buydu, meşrutiyette budur, çalmayan aç kalır. Daima kanun üstünde bir hükümet ya da cemiyet peyda olur. Subaşlarını zorbalar tutar. Boynunu eğer, kanunu, insaniyeti, vicdanı çiğneyerek gittikleri yoldan gidersen yaşarsın. Aksi halde ekmeğinden mahrum kalırsın.’

İttihat Terakki iktidara geldikten sonra Beyoğlu’nu anlatıyor:

“Beyoğlu’nda irad ve akarın (gelir ve mülk) mühim bir kısmı Sultan Abdülhamit dalkavuklarının tasarrufları altındadır. Meşrutiyet fırtınasını da kedersizce geçirdikten sonra mallarının sahibi kaldılar. Hele bu ittihatçı kafarozcuların yağmacılıklarından sonra, Devr-i Saltanat soyguncuları adeta vilayet payesine yeniden kavuştular.

“İttihatçılar çıkarları için toplumun çürümüş, ahlaksızlaşmış katlarından külhan beyi, kabadayı ve hatta mücrimlerden faydalanmışlardır. Masumları ezmek, kötüleri yükseltmek, kabahatsizleri cezalandırmak, kabahatlileri mükafatlandırmak cemiyetin baş prensibiydi.”

Fakat İttihat Terakki’nin bir özelliğini beğenir: “Onların inkar edilemez bir gayreti, bir kadir bilirliği, bir civan mertliği, bir efendiliği vardır. Çevirdiği entrika dolabının kulpuna yapışanlarını korur, gözetir, çapullara gark ve adamakıllı ihya eder.” Bana ‘tarihin tekerrürü’ tekerlemesini anımsatıyor: Mehmet Akif’in dediği gibi, ‘Ders alınsaydı, tekerrür mü ederdi!’, demek için tarihin bilinmesi gerekli.

Hüseyin Rahmi romanda, 2. Abdülhamit gibi nefret edilen bir despotu devirenlere bundan fazla söz söyleyemezdi. Fakat soygun sisteminin aynen sürdüğünü vurguluyor. O dönemin aydınları, özellikle çoğu Fransız kültürünü izledikleri için, 20. yüzyıl başındaki sosyalist düşüncelerden ve sınıf sorunlarından haberlidirler. Fakat Hüseyin Rahmi gibi sosyalizmin ütopyası ve felsefesi ile ilgili olanların, sınıfsal kavgalarla, devrimcilikle ilgileri yoktur.

DEMOKRASİ NEDEN GELİŞMEDİ

Doğrusu istenirse Türkler boğazlarına sarılmadıkça 600 yıllık bir kulluk tavrından bugüne kadar da uzaklaşmamışlardır. Bizim gibi ülkelerde demokrasinin gelişmemesi, cehalete oturan bir kulluk geleneğinin sonucudur.

Savaş sırasında ordunun iaşesi sorunu çeşitli yolsuzluklar yapanlarca gereğince yerine getirilmemişti. Hüseyin Rahmi, Abdülhamit dönemi çapulcu tüccarlarının İttihat Terakki döneminde de işlerine devam ettiklerini romanında anlatır. Bunlar romandaki yeni zengin burjuva sınıfının temsilcileridir. Kimisi partide görevlidir. Harp koşullarında aç kalan ve fakirleşen halkla bu yeni ticaret burjuvazisi arasındaki çelişkileri de romanda buluruz.

Çocukluğumuzda bu zengin tüccarların başlayıp bitirmediği Cerrahpaşa Camisi yakınında ‘Bulgur Palas’ diye bilinen koca bir yapı kalıntısı vardı. Salonları o kadar büyüktü ki, annemin yeğeni olan heykeltraş’ın büyük boy alçı çalışmaları içlerinde küçücük kalırdı. Bunlar bugünkü büyük boyutlu spekülasyona dayalı yapılaşmanın prototipleridir.

Çocukluğumuzda bu zengin tüccarların başlayıp bitirmediği Cerrahpaşa Camisi yakınında ‘Bulgur Palas’ diye bilinen koca bir yapı kalıntısı vardı. Salonları o kadar büyüktü ki, annemin yeğeni olan heykeltraş’ın büyük boy alçı çalışmaları içlerinde küçücük kalırdı. Bunlar bugünkü büyük boyutlu spekülasyona dayalı yapılaşmanın prototipleridir.

Hüseyin Rahmi’nin romanının kahramanlarından biri Nüzhet Ulvi’dir. Onun ağzından sosyalizmin ana temalarını anlatır. Bunu en basit olarak “biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar!” özdeyişine indirgemiştir. Sosyalist kuramı üzerinde açıklama beklemeyeceğimiz yazar, toplumun temel sorununun hâlâ ortaçağda yaşaması olduğu kanısındadır. Bunu dini mitolojiyi ortadan kaldırarak gerçekleştirmeyi düşünür. Yasaların küçük bir azınlığın saadetini sağlamak için yapıldığını söyler. Yazar egemen sınıfları güvenilir bulmaz. Paranın bütün ilkelerden daha güçlü olduğuna inanır.

ORTAÇAĞ YAPILI TUTUCU TOPLUM

‘İşitilmedik Bir Vaka’ adlı romanı başarılı bir yapıt sayılmaz. Fakat o çağın İstanbul toplumunun Ortaçağda kalmış, tutucu bir toplum olduğunu açıkça tanımlar. Politika ve ticaretle bulaşık olanların insafı yoktur. İlerici bir politikacı olan ve zengin olmak isteyen Mehdi Bey bir Anadolu dervişini şöyle tanımlar: “Böyle süprüntü yiyen, yattığı yere pisleyen, kokudan yanına varılmayan, insanların mukaddes tanıdığı şeyler üzerine küfreden, hayvandan daha mundar bir deliye dervişlik payesi vererek ondan keramet beklemek bir hastalıktır” der.

Roman’ın bir tema’sını yazar Nüzhet Ulvi bir komiserle konuşur:

‘İnsanlığın hangi şeyden kurtulmasını istiyorsunuz? Yine insanlardan!’

1910 yılında kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası, işçide sınıf bilincini uyandırmayı amaçlayan bir politik partiydi. 105 yıl sonra Türkiye’de sendikaların neredeyse yok olduğu, sosyalist olduğunu söyleyen bir takım kişilerin bir dinci partiyle işbirliği yaptığı, sosyalist parti oylarının %2-4 arasında oynadığı, Marksist düşüncenin hapis kapısında beklediği, dünya çağdaşçılık standartlarından uzak ve Abdülhamit dönemi gibi yaşayıp, öyle düşünen insanlar iktidarında, belleği olmayan bir toplum muyuz?

KİM YANLIŞ ALGILIYOR?

Yunanistan’da Komünist Parti’nin en çok oy aldığı bir dünyada yaşıyoruz. Sorun kanımca politika sorunu değildir. Toplumun henüz politik doktrin kavramının modern dünyanın yapılanmasındaki önemini de kavramış da değildir. Televizyonlu, telefonlu, internetli bir dünyada büyük partiler ve toplumun büyük çoğunluğu Robinson Crusoe gibi yaşıyorlar ve Hüseyin Rahmi’nin Osmanlı İmparatorluğu sonunda bir yüzyıl önce anlattıkları katlanarak yaşanıyor.

Bunun üzerine bir gelecek hayal etmek olanaksız. Yüzyıl önce din demişler, 100 yıl sonra da şimdi mühendisten çok imam var. Türkiye’de insanların aklı iki şey için çalışıyor: Birileri için para, diğerleri için yarını çıkarmak. Seçim bir miras dağıtma yasası mıdır?

(Not: Hüseyin Rahmi ile ilgili ayrıntılı bilgi, Seyit Sütüven’in Türk Edebiyatı üzerindeki 4 ciltlik yapıtından yararlanarak yazıldı.)