Cumhuriyetimizin özelliklerinin hepsi tek hedefe yöneliktir...

Çağdaşlaşma, 20’nci yüzyılda birçok ülkenin katıldığı bir yarıştı. Ve Türkiye’nin o yolda aldığı mesafenin ne kadar önemli olduğu, başka ülkelerinkiyle karşılaştırılırsa, daha iyi anlaşılır...

29 Ekim 2020 Perşembe, 05:30
Cumhuriyetimizin özelliklerinin hepsi tek hedefe yöneliktir...
Abone Ol google-news

ALTAN ÖYMEN

29 Ekim günü milli bayram günümüz. Bu günü coşkuyla kutlamamızın nedenleri çok. Hatırlayalım, 29 Ekim 1923 günü başlayan o sürecin sadece birkaç özelliğini:

- 29 Ekim 1923, 10 yıl süren bir “savaşlar dönemi”ndeki yenilgilerden sonra, Kurtuluş Savaşımızı kazanıp yeniden bir “bağımsız devlet” olduğumuz gündür. 

- O yeni bağımsız devletin rejimi -krallık, imparatorluk, çarlık, padişahlık gibi- makamların babadan evlada geçtiği, artık çağdışı kalmış olan totaliter bir rejim değildir. Millet iradesine dayanan bir cumhuriyet rejimidir. 29 Ekim 1923 günü, o yanıyla en büyük “siyasal devrim”imizi yaşadığımız gündür. 

- 29 Ekim 1923 günü, aynı zamanda kendi kuruluşu da başlı başına bir devrim olan cumhuriyet rejimimizin -çeşitli alanlardaki- çağdaşlaşma hamlelerinin başlangıcıdır. “Hukuk devrimi, eğitim devrimi, laiklik devrimi, kadın hakları devrimi” gibi atılımlar, cumhuriyetin ilanını izleyen dönemde birbirini izlemiş ve yeni devletimizin temel yapılarını oluşturmuştur. 

- Devletin bağımsızlığının şartlarından olan sağlam bir ekonomik düzene kavuşmak amacıyla devlet eliyle başlatılan “ekonomik kalkınma hamleleri”nin, ulaştırma, iletişim, karayolları, köy yolları gibi altyapı yatırımlarıyla birlikte, tarım ve sanayi başta olmak üzere her alandaki planların uygulanması ve geliştirilmesi de cumhuriyetle başlayan süreçlerin sonucudur.

***

Bu eşzamanlı hedefler ve gelişmeler saymakla bitmez. Cumhuriyet Bayramımızı kutlarken bunların hangilerine öncelik verilmelidir? Hangilerinin daha önce anılması daha önemlidir?

Bu sorunun cevabı basittir:

Hepsinin...

Eğer bütün bunları bir araya getirecek bir sözcük arayacaksak o sözcük de bellidir: “Çağdaşlaşma”... 

“Cumhuriyet”imizin yukarıda hatırladığımız özelliklerinin hepsi sonuç olarak o tek hedefe yöneliktir. Her alanda “çağdaşlaşma” hedefine... 

Çağdaşlaşma, 20’nci yüzyılın dünyasında, büyüklü küçüklü birçok ülkenin katıldığı büyük bir yarıştı. Ve Türkiye’nin o yolda aldığı mesafenin ne kadar önemli olduğu, bugün geriye doğru bakılırsa ve hele başka ülkelerinkiyle karşılaştırılırsa, daha iyi anlaşılır...

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ

Tabii, bir de “yurtta barış, dünyada barış” süreci var ki, o ilke, yeni cumhuriyet rejiminin, kurulduğu günden itibaren, tüm dünyaya verdiği mesajın özetidir. Tabii, “Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh ü salah” (Eğer barış ve huzur istiyorsan savaşa hazır ol) ilkesinin gereklerini ihmal etmeden, Türkiye, gerek ülkesinde gerek tüm dünyada barış içinde yaşama isteği ve iradesini ortaya koymuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında savaştığı ülkeler dahil, tüm komşularıyla, tüm diğer devletler ve uluslararası kuruluşlarla iyi ilişkiler içinde olmaya özen göstermiştir. 1923’e kadar tamamen çözülememiş sorunlar arasındaki Boğazlar sorununu, 1936’daki Montreux Sözleşmesi’yle Hatay sorununu 1938’deki Türkiye-Fransa antlaşmasıyla barış içinde çözüme bağlamıştır. Boğazlardaki egemenlik haklarını garanti altına almış, Hatay’ın Türkiye’nin yeni bir ili olarak anavatana dönmesini sağlamıştır. Tüm ilgili ülkelerle, gerek siyasal gerek ekonomik ve kültürel antlaşmalar yaparak ilişkilerini geliştirmiştir.

HAKLARINI KORUDU

Ve en önemlisi: İkinci Dünya Savaşı hazırlıklarının ilerlediği dönemlerde, o savaşı önlemeye, önleyemezse de o savaştan uzak kalmaya çalışan bir ülke olmuştur. Tabii, savaş hazırlıkları içinde kendisine saldırmaya niyet edebilecek ülkelere karşı, her türlü diplomatik ve askeri önlemleri almıştır. Ama 6 yıla yakın süren o savaş sırasında, o savaşa fiilen girmemeyi başaran -çok az sayıdaki- ülkeler arasında kalabilmiştir. Bunu belirtirken, şunu da unutmamak gerekir: Türkiye’nin sınır komşularından hiçbiri, o savaşın dışında kalamamıştır. Ya Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya gibi, Sovyetler Birliği gibi, tamamen veya kısmen işgal altına girmiştir veya Suriye, Irak, İran gibi, savaşan ülkelerin kontrolü altında kalmıştır. Çoğu da gerek savaş sırasında gerek sonrasında büyük kayıplara uğramıştır. Dönemin savaş haritalarına bakılınca çok açık olarak görülen gerçek şudur: Bölgesindeki devletler içinde bir tek Türkiye’dir ki, o savaş nedeniyle ortaya çıkan olaylar nedeniyle herhangi bir insan kaybına veya bomba tahribatına uğramadığı gibi, savaş öncesi sınırlarında barış içindeki yaşamını sürdürebilmiştir. Öteki devletlere bakılınca da şu görülür: Savaşta yenilen veya teslim olan ve işgal altına giren devletler de o savaştan galip olarak çıkan devletler de çoğu büyük insan kaybına uğramışlardır. Şehirlerinin, köylerinin, sanayi merkezlerinin tahribata uğradığını görmüşler, savaşın sonundaki gelişmelerle toprak kaybı da yaşamışlardır. “Savaş galipleri”nden sadece Fransa ve İngiltere’nin, o günkü ve bugünkü toprakları ile kolonilerinin durumuna bakın ve savaştan önceki Sovyetler Birliği sınırlarını, şimdiki Rusya’nın sınırlarıyla karşılaştırın. Rusya da nedenleri başka da olsa, savaştan hayli zaman sonra da olsa, Soğuk Savaş sırasındaki “nüfuz bölgeleri”yle birlikte kendine ait toprakların büyük kısmını kaybetmiştir. Bütün bu manzara içinde Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı öncesindeki sınırlarının haritası neyse, olduğu gibi duruyor. 20’nci yüzyıl boyunca, ne o savaş sırasında, ne de savaş sonrasında o sınırlardan bir kaybı olmuştur. 1923’te kurulmuş bir cumhuriyet olarak, başlangıçtan beri uyguladığı ilkelere göre, uluslararası topluluk içindeki haklarını barış içinde korumasını bilmiştir. Kıbrıs’taki uluslararası garanti anlaşmalarına dayalı haklarımız dahil...

***

Peki, Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na fiilen girmemeyi başardıktan sonra ne yaptı? İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’daki bitişi, savaşın son dönemindeki muharebelerin sonucunda Almanya’nın teslim olduğu 8 Ağustos günüdür. O günden sonraki 19 Mayıs günü, Türkiye “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı”nı kutluyordu. Ankara’da 19 Mayıs Stadı’nda her zamanki gibi bir devlet töreni vardı. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, stadı dolduran gençlik gruplarına ve tribündeki halka geleneksel “19 Mayıs konuşması”nı yapacaktı. Yaptı. Ve Avrupa’daki savaşın bittiğini belirterek, artık “savaş dönemi”nin zorluklarının sonucu olan sınırlamaların kaldırılmaya başlanacağının ve çok partili demokratik hayata geçilebileceğinin ilk işaretlerini verdi.

DEMOKRASİ YAŞAM BİÇİMİ

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün cümleleri ihtiyatlıydı. Fakat bunların hemen gerçekleştiğinin görülmesi uzun sürmedi. İnönü’nün daha sonraki konuşmalarıyla daha da belirginleştirdiği sözlerinin arkasından, iktidar partisi dışındaki partilerin kurulmasını sağlayacak yasa değişiklikleri yapıldı. Yeni partiler kuruldu. O partilerden biri de Meclis’teki CHP grubunun dört milletvekilinin partilerinden istifa ederek kurduğu Demokrat Parti oldu. Eski başbakanlardan Celal Bayar’ın başkanı olduğu parti, 1946 seçiminde 64 milletvekiliyle Meclis’e katıldı. 1950 yılında ise seçimleri kazanarak iktidar partisi oldu. Ve Türkiye Cumhuriyeti, çok partili demokratik cumhuriyetin gereklerinin büyük kısmını yerine getirmiş olan bir ülke haline geldi.

***

Ülkemizin o günlerden sonraki tarihi, demokratikleşme sürecinin aşamalarını içerir. O dönemde maalesef, talihsiz olaylar da olmuş, demokrasi süreci, bilinen aksamalara, kesintilere uğramıştır. Ben o günlerin büyük bir kısmını yaşayan ve gördüklerimi kitaplarımda ayrıntılarıyla anlatan bir gazeteciyim. Burada onları tekrar etmek yerine, milletimizin o olaylara rağmen sağlayabildiği çok önemli ve unutulmaması gereken bir özelliğini belirtmek isterim. Evet, Türkiye, 1930’ların - 40’ların totaliter ve otoriter rejimleri bol olan dünyasındaki ve ülkemizdeki demokratik tecrübe eksikliğinin sonucu olarak, siyasal sarsıntılar geçirmiş, tahammülsüzlük dönemlerine girmiş, bazen sivil, bazen askeri müdahalelerle karşı karşıya gelmiş, darbeler ve darbe teşebbüsleri yaşamıştır. Bunlar, geçen yüzyılın ikinci yarısında yaşadığımız acı olaylara neden olmuştur. Ama bir teselli gibi de olsa, geçmişimize bakarken şu gerçeği de görmeliyiz: Geçen yüzyılın 50, bu yüzyılın 20 yılı içinde, milletimizin büyük kısmının demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak benimsediğini ve o rejimden ayrılmayı asla düşünmediği de bir gerçektir.

DEMOKRASİYİ SAVUNMAK

Bu gerçeğin göstergeleri hemen her askeri ve sivil müdahale teşebbüsünde veya müdahalede ortaya çıkmıştır. Darbe teşebbüsçülerinin radyo veya televizyondan yaptığı ilk açıklamada ifade ettikleri ilk vaat, “Biz şunları yaptıktan sonra gideceğiz. Serbest seçimin yolunu açacağız” olmuştur. Çünkü, halkın demokrasiye olan bağlılığını hesaba katmak zorunda olduklarının farkındaydılar. 27 Mayıs’ta “askeri komite”de o vaadin tersine hareket edeceklerinden şüphe edilen üyeler, komitedeki diğer arkadaşları tarafından tasfiye edilmişlerdir. 12 Eylül’den sonraki iktidarın siyasi yasakların sürdürülmesi için yaptığı referandumda, seçmenler, o talebin tam tersine, yasakların kalkması yolunda oy vermişlerdir. 15 Temmuz’daki darbeciler de tüm sivil siyasetçilerle birlikte halk kesimlerini de karşılarında bulmuşlardır. Ve geriye doğru genel olarak bakılırsa, Türkiye’de bu gibi teşebbüslerin hiçbiri, mesela Yunanistan’daki askeri cuntanın 7-8 sene kalmayı hedeflemesi gibi, “kalıcı bir rejim oluşturmayı” düşünememiştir. Çünkü bunu halkın kabul etmeyeceğini görüyorlardı. Kısacası: Bütün bunlar hatırlanırsa, cumhuriyet dönemimizde demokrasi dışı müdahale girişimlerinin başarılı olduğu veya başarıya yaklaştığı zamanlar vardır. Ama artık demokrasiye aykırı girişimlere karşı demokrasiyi ve demokrasinin kurallarını savunan insanların sayısı da etkisi de giderek daha artmaktadır.

TÜRKİYE ÖRNEK OLMALI

Askeriyle, siviliyle, yaşlısıyla, genciyle, her eğilimden insanlar, artık bu gerçeğin bilincinde olmalıdır. Demokrasinin “olmazsa olmaz”ları olan yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, düşünceyi açıklama hakkı, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, basın özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklere saygılı olmalıdır. Ve Türkiye, artık bütün o hak ve özgürlüklerin varlığının tartışılmasına gerek kalmamış demokratik bir cumhuriyet haline gelerek, yeniden, dünyanın demokrasiyle hâlâ tanışmayan birçok ülkesine örnek olmalıdır. Cumhuriyetimizin 97’nci yıldönümü, Cumhuriyet okurlarıyla birlikte tüm milletimize kutlu olsun.