Dante’yi eve kapatsalardı ne olurdu?

Evlerinden çok sokaklarda olmayı seven onca yazar evde kalmaya dayanamazdı

19 Haziran 2020 Cuma, 16:54
Abone Ol google-news

Eve kapanmaların sonunda herkes gibi ben de “deliler gibi” attım kendimi sokaklara. Yani, öyle “çok özgür ruhum var”, “esarete gelemem” türü yüksek perdeden atacak değilim ama kendi isteğimle günlerce çıkmayıp keyif alabileceğim ev zindana dönüştü gerçekten. Bir keresinde koca bir dört günü yaşadık. Felaketti tek kelimeyle. İşte o zaman “acaba büyük Dante'yi eve kapatsalardı ne yapardı?” diye sordum kendime. Jacob Burckhardt, Dante'nin çok ama çok iyi bir doğa yürüyüşçüsü olduğunu söyler. Uzak manzaraları görebilsin diye dağların tepelerine çıkan biri olarak Dante için eve kapanmak ne kadar kötü olurdu kim bilir? Diderot ya da; “öğleden sonra saat beş sularında, hava durumu ne olursa olsun, Palais-Royal’de gezinme alışkanlığım vardır,” diyen bu büyük filozof üst üste dört gün dışarı çıkmamayı nasıl anlatırdı bize acaba? Königsberg’deki evinden çıkıp yaşadığı sokağı, bir saat boyunca, tam sekiz kez gidip gelerek dolaşan Immanuel Kant için de felaket olmaz mıydı eve tıkılma?

Bunu yaptığı uzun yürüyüşleriyle de ünlü Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard'a da sormak isterdim. Hatırı sayılır bir yürüyüş düşkünü olarak bilinir. Öğlenleri Kopenhag’da uzun uzun yürüdüğünü söylerler. En iyi fikirlerin bu yürüyüşler sırasında aklına geldiğini söylermiş. Onları unutmasın diye de hemen evine döner, bastonu elinde, şapkası henüz kafasındayken alelacele yazardı. 

Dante

Her evde kalamayan kendini dağa bayıra atıyor değil tabii. Kentte dolaşmaktan keyif alanlar da var. Sözünü ettiğim Kant, ömrü boyunca kentinden dışarı çıkmamış biridir örneğin. Dostoyevski de St.Petersburg düşkünüdür. Sokaklarında dolaşmaktan keyif alırdı denir. Çehov da, orada doğmadığı halde tam bir Moskova tutkunudur. O da bu eski kentin sokaklarında kaybolmaktan keyif alırmış.

ŞU STENDHAL KASABASI

 Henri Beyle adı, çok yakından bilmeyenler için pek bir şey ifade etmez. Beyle, bir Fransız yazar. Yaşamdaki tek eğlencesinin kırlarda dolaşmak olduğu söylenen Beyle, Almanya’da bulunduğu sıralarda bir kasabayı o kadar beğenir ki, dünyaca ünlü muhteşem kitabı Kırmızı ve Siyah’a yazar olarak gerçek adını değil, o küçük kasabanın adını koyar. Biz de yüzyıllardır onu (o kasabanın adıdır) Stendhal olarak biliriz. Şimdi evinde bir saniye duramayan bu doğa düşkünü yazarı eve nasıl kapatabilirler? Ya da Nerval'i. Hani şu İstanbul dahil dünyanın bir çok kentini gezen, ömrünün son yıllarını da ülkesinde sokaklarda harcayan büyük Nerval. Zamanının en büyük gezginlerinden biriydi. Hiçbir gezisini önceden planlayarak gerçekleştirmezdi. Rastladığı ilk trene, gemiye atlayıp giderdi her nereye olursa. Yaşlandıkça, gezme tutkusu azaldıkça, Fransa ile sınırlı tutmuştur gezginliğini. Fransa’da yaptığı uzun gezilerden Sylvie adlı o çok güzel roman çıkmıştır ortaya.

 Bu başını alıp uzaklara gitmeler de her zaman iyi sonuçlanmıyor elbette. Rus düşünce tarihi içinde önemli bir yeri olan Vladimir Soloviyev (1853-1900), yaşamının bir bölümünü Londra’da geçirdi. Yaşadığı dönemin aydınlarının gezi tutkusuna kapılmış da olabilir ama adını duyduğu bir kabileyi incelemek gerekçesiyle Mısır’a gider. Londra’da giydiği günlük giysilerle olacak iş değildir bu. Uzun siyah ceketini, uzun siyah şapkasını gören çöl Arapları kötü ruh sandıkları Soloviyev’i az daha öldüreceklerdi denir.

Sadece bu değil. Uzun yolculukların kimi sağlık sorunlarına yol açtığı da söylenmiştir. Stendhal Sendromu denen, çok da önemli olmayan, geçmişi 19. yüzyılın başlarına kadar uzanan bir rahatsızlık var örneğin. 1817’de uzunca bir İtalya yolculuğuna çıkan Stendhal’de de belirtileri görüldüğünden onun adıyla anılıyor yıllardır. Stendhal Floransa'yı ziyaret ettiği bir sırada küçük bir mekânda çok sayıda sanat eseri görünce fenalaşır. Stendhal'ı dışarı çıkarıp doktor çağırırlar. Gelen doktor daha önce birçok turistte de bu tip refleksler gözlediği için bu duruma Stendhal'in adını verir. Böylelikle tıp ile edebiyat arasında bir köprü de kurulmuş olur.

 Descartes da zamanının büyük gezginlerindendi. Savaştan nefret ederdi ama gezilerinin çoğunu orduya katılarak gerçekleştirmiştir. Sadece kafa rahatlatmak için bu tür geziler yapıldığı söylenemez elbette. Jean-Claude Carrière, Rétif de la Bretonne’den söz eder. Paris Geceleri adlı kitabını yazmak için Paris’te geceler boyunca yürümüştür Brettone.

Bu muhteşem kafaların ev hapsine alındığını düşünün. Ya “boğulup” giderlerdi ya da bilinmez, hiç ummadığımız yapıtlarıyla karşılaşırdık. Ama iyi ki dolaşmışlar, gezmişler. Hayata, dışarıya bu kadar açık olmasalardı gerçekten bildiğimiz insanlar olurlar mıydı acaba? Sokağın kıymetini bilmek lazım.