Doğu-İslam uygarlığı ve felsefesi-1

8. ve 13. yüzyıllarda Doğu-İslam coğrafyası, insanlık tarihinin en ileri uygarlık birikimini temsil ettİ.

23 Kasım 2020 Pazartesi, 06:00
Doğu-İslam uygarlığı ve felsefesi-1
Abone Ol google-news

UYGARLIK BİRİKİMİNİN MİRASÇILARIYDILAR

“İki kez toplantılara katıldım ama üçüncüsüne gitmeye doğrusu çekindim. Niçin mi? İnanır mısınız, bulunduğum ilk toplantıda Sünni ve Sünni olmayan birçok mezhepten Müslümanın yanı sıra mümin olmayanlar, Mecusiler, materyalistler, tanrıtanımazlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve her çeşit dinsiz bulunuyordu. 

Her mezhebin inandığı görüşlerini savunmak üzere seçilmiş bir sözcüsü vardı ve bu sözcülerden her biri salona girdiğinde herkes saygıyla ayağa kalkıyor ve o yerine oturmadan kimse oturmuyordu. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra salon neredeyse tıka basa dolmuştu. Dinsizlerden biri söz aldı ve ‘Burada bilimsel konuları tartışmak üzere toplanmış bulunuyoruz’ dedi. ‘Herkes önkoşulumuzu biliyor, siz ey Müslümanlar! Kendi kitabınızdan alınmış ya da peygamberinizin sözlerine dayanan hiçbir kanıtla bize karşı savunma yapamazsınız; çünkü biz, ne sizin kitabınıza ne de peygamberinize inanıyoruz; buradaki herkes de sadece insan aklına ve mantığına uygun kanıtlara başvurabilir’ diye ekledi. 

Bu sözler, genel bir alkışla onaylandı. Bu ve benzeri sözleri duyduktan sonra böyle toplantılara neden katılmak istemediğimi artık anlarsınız. Arkadaşların ısrarı üzerine dayanamadım başka bir toplantıya daha gittim, gene aynı skandalla karşılaştım”. (Juan Vernet, Die spanisch-arabische Kultur in Orient und Okzident, Artemis Verlag, Zürich, 1984, s.18/19.) 

Yukarıdaki alıntı, 10. yüzyılın başlarında Bağdat’ı ziyaret eden Endülüslü bir din adamına aittir. Söz konusu bir din adamının doğrudan gözlemleri, o yıllarda Doğu-İslam coğrafyasının başkentlerine egemen olan siyasal ve kültürel iklimi yansıtması bakımından önemlidir. Bugün birçoğumuz, bunları tasavvur etmekte zorlanırız. Neticede bu gözlem tarihsel bir olgudur ve bu kültürel iklimin nedeni de çok basittir: 8-13. yüzyıllarda Doğu-İslam coğrafyası, insanlık tarihinin en ileri uygarlık birikimini temsil etmekteydi. 

Bugünse şöyle bir etrafımıza baktığımızda gördüklerimizden dolayı derin bir hayal kırıklığı yaşarız. Bir dönem insanlık tarihine yön veren uygarlık birikiminin mirasçılarının içinde yaşadığımız ve çevremizi saran Müslüman toplumlar olmalarına şaşıp kalıyoruz...

Dinlerin insan zihnindeki kökleri, alet Kuşkusuz felsefe, evrenin nasıl başladığını merak eder ve sorgular. gider. Hatta şunu bile ileri sürebiliriz: yapmayla başlayan insanlaşma İnsanoğlu bir bakıma tanrı fikrini sürecinin ilk anlarına kadar keşfederek insanlaştı.

Ne yazık ki son 20 yılda AKP tarafından dayatılan dincileştirme programı, hurafeleri günlük hayatının bir parçası haline getiren geniş bir insan kitlesi yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Cumhuriyetle kurduğumuz çağdaş toplumdan da eser bırakmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği rakamlara göre 2017-2018 yılları arasında yasal Kuran kurslarına giden çocukların sayısı 4 milyon civarındadır. 

Yüz binlerce yetişkin insan ve onların üzerinden çocukları, tevekkül kültürüyle yetiştirilerek tarikat ve cemaatlerin müridi haline getirilmiştir. Dolayısıyla bu durum bize, Türkiye’nin ilerici ve çağdaş yurttaşlarına, Cumhuriyetin devrimci birikimini savunmak için yeni görevler yüklemektedir. 

Batıl inanç ve hurafelerle desteklenmiş bir dincileşmenin her yana yayıldığı günümüzde geniş kitleleri aydınlatma faaliyeti bir kat daha önem kazanmıştır. Bizimle birçok konuda aynı düşünen bir mahalleye sürekli eski ezberleri tekrar etmek yerine, dinciliğin pençesinde kıvranan yığınları bilgiye ve sağlam argümanlara dayanan yeni bir aydınlanma hamlesiyle kazanmak kaçınılmaz olmuştur. 

Günümüzde artık İslam tarihini, Doğu-İslam uygarlığının tarihsel birikimini, felsefesini ve bize bıraktığı ilerici değerlerini bilmeden ilerlemek de mümkün değildir. Nasıl ki hümanist değerleri esas alan bir toplum kurmak için Avrupa’nın ve özellikle de Aydınlanma döneminin düşünsel birikimini -ki bunun başında sol-sosyalist kuram gelir- bilmek gerekiyorsa, aynı şekilde hem Cumhuriyet döneminin ideolojisi olan Kemalizmi hem de Doğu-İslam uygarlığının düşünsel mirasını bilmek gerekiyor. 

Dört gün sürecek olan bu yazı dizisinde 8.-13. yüzyıllar arasında insanlık tarihinin gelişimini belirleyen ve sonra Avrupa Rönesansı’nı derinden etkileyen Doğu-İslam uygarlığının düşünsel-felsefi birikimi, özlü bir şekilde aktarılacaktır. 

Her ne kadar Doğu-İslam uygarlığının temelleri Medine’de, Şam ve Bağdat’ta atılmışsa da fetih sürecinin hemen ardından İran, Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs, söz konusu uygarlığın taşıyıcı sütunları olmuşlardır.

FELSEFE ANAVATANINA DÖNDÜ

Arap Yarımadası’nda başlayan İslamlaşma süreci, 100 yıl gibi kısa bir sürede Çin Seddi’nden Fransa sınırlarına kadar geniş bir coğrafyayı etkisi altına almış; bağrında etnik, dini ve kültürel açıdan birbirinden farklı yüzlerce kavmi toplamıştı. Bir İslamlaşma hareketi olarak başlayan bu süreç, kısa bir süre sonra geniş bir coğrafyayı etkisi altına alan yeni bir “Rönesans” hamlesine dönüşmüştür. Nitekim 200 yıl sonra Farabi bu gelişmeyi “felsefe yeniden anavatanına döndü” diyerek ifade edecektir. Bu hamlede, kuşkusuz, Arap kavminin bir evladı olan Hz. Muhammed’in dışında, Türk kökenli filozof Farabi’nin, Fars kavmine mensup İbn Sina’nın, Hint-Fars kültüründen gelen bilim insanı Biruni’nin, büyük filozof İbn Rüşd’ün ve tarih kuramcısı İbn Haldun’un da katkıları vardır.

DÜŞÜNSEL VE KÜLTÜREL MİRAS

Bu dizide kullanılan “İslam uygarlığı” veya “Müslüman düşünür” ifadeleri, tahmin edileceği gibi İslam dinine vurgu yapmak için değil, bir şekilde İslam kültürüyle yoğrulmuş kavimlerin başarılarından bahsetmek için kullanılmaktadır. 

Kuşkusuz söz konusu uygarlık birikiminin yaratılmasında İslam dini önemli bir rol oynamıştır, ancak 9. yüzyıldan itibaren büyük bir gelişme kaydeden uygarlık birikiminin maddi-manevi temellerini birbirinden farklı kavimlerin ortak düşünsel ve kültürel mirası belirleyecektir. 

Bu dizi kapsamında yer yer İslam döneminde ortaya çıkan akılcı akımlardan, özellikle de Mutezile ve İhvan-ı Safa hareketinden bahsedileceği gibi felsefenin ortaya çıkmasına yol açan düşünsel ve ideolojik konulara da değinilecektir. 

Her ne kadar AKP iktidarı, toplumu dincileştirmek için yoğun bir çaba harcıyorsa da bunun yanı sıra bir başka güzel gelişme de şudur: Özellikle üniversiteli gençler arasında ve toplumun birçok katmanında İslamın ne olup olmadığına ilişkin yoğun bir araştırma ve tartışma başlamıştır. Bu araştırma süreci doğal olarak felsefeye olan ilgiyi de artırmıştır. Sağ ve muhafazakâr kesimden çok sayıda genç, felsefeye merak sarmış ve ilahiyatın ötesine geçerek Spinoza, Kant, Hegel, Nietzsche araştırmalarına yoğunlaşmışlardır. Bu sürecin dışında kalmak ya da tartışılan sorunlara ilgisiz davranmak önemli bir fırsatın kaçırılması demektir. 

Birçok insan, felsefenin ilahi ve dünyevi sorunlara akıl, şüphe ve sorgulama yöntemiyle yaklaşmasından hareketle onun din karşıtı olması gerektiği gibi bir yanılsama içindedir. Kuşkusuz felsefe, evrenin nasıl başladığını merak eder ve sorgular. Yine aynı şekilde toplum ve insandan kaynaklanan sorunları akıl-mantık temelinde sorgular ve deşer. Fakat meraktan kaynaklanan soruların en başında gelen, “Evren nasıl meydana geldi” ya da “Evrenin yaratıcısı var mıydı” sorusudur. Bu da bizi ister istemez felsefenin ve ilahiyatın ortak sorunlarıyla yüz yüze getirir. Milyarlarca insanın dini inanca sahip olmasını sadece ideolojik aldatmayla veya siyasal baskılarla açıklamak, insanlığın zihnini meşgul eden sorunlara yüzeysel yaklaşmak olur.

Dinlerin insan zihnindeki kökleri, alet yapmayla başlayan insanlaşma sürecinin ilk anlarına kadar gider. Hatta şunu bile ileri sürebiliriz: İnsanoğlu bir bakıma tanrı fikrini keşfederek insanlaştı. Zihinlerde yaratılan mükemmel varlık (Tanrı), sadece korkunun değil, aynı zamanda ve özellikle gündelik hayattaki sevincin, bereketten kaynaklanan mutluluğun, doğal koşullardan özgürleşmenin getirdiği özgüvenin ve geleceğe ilişkin umudun eseriydi. Dünyanın neresinde üretim yapılmışsa orada doğayla boğuşulmuş ve dolayısıyla yardımlarını istemek için tanrılara da başvurulmuştur. Kuşkusuz tanrı fikri, zihinsel yabancılaşmanın bir ifadesidir fakat bu aynı zamanda yerleşik kültürün de inşa süreci değil midir?

ÇEVİRİ HAREKETİ ÖNEMLİ

Şimdi yeniden Doğu-İslam uygarlığının temellerinin atıldığı 7. yüzyıl Ortadoğusu’na dönersek: İslamiyet, henüz Arap Yarımadası’nın sınırlarının ötesine taşma aşamasında, özellikle de Suriye ve İran’ın fethiyle birlikte, eski kavimlerin maddi ve kültürel mirasıyla; özellikle de Hint, Fars ve Yunan kavimlerinin düşünsel birikimiyle yüz yüze gelmişti. İslam devleti, Şam merkezli Emevi Hanedanı döneminde (661-750) sınırlarını Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na ve Mısır’dan Kafkasya’ya kadar genişletmişti. Suriye, İran, Hindistan ve Kuzey Afrika bölgelerinde yaşayan kavimler, İslam dininin taşıyıcısı olan Araplarla kaynaşmaya başlamıştı. Bu kaynaşmanın ilk ürünleri, gerçek anlamda, Abbasi Hanedanı’nın (750-1250) ilk iki yüzyılında ortaya çıkmaya başlamıştı. Bilim ve felsefenin temeli, hem Süryani rahip ve bilim adamlarının hem de FarsHint düşünürlerinin (İbn Mukaffa vb.) Yunancadan, Sanskritçe ve Pehlevi dilinden Arapçaya çevirdikleri eserlerle atılmaya başlanmıştı. 

Abbasi Halifesi el-Memun’un etkin desteğiyle başlayan çeviri hareketi -ki başlarında Arapların ilk filozofu el-Kindi (801-873) bulunuyordu-, 8. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar 80 civarında İran-Hint ve Yunan düşünürünün eserlerinin Arapçaya çevrilmesini sağlamıştı. Bir yönüyle Müslüman devletlerin çeviri faaliyeti, İslam felsefesinin de temellerinin atıldığı başlangıç noktasını oluşturmuştu.

DAHA FAZLASI

Düşünürlerimizden Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü başlıklı kitabında, sıçramanın eşiğinde olan kavim ve ulusların neden hemen çeviri faaliyetlerine giriştiklerini muazzam bir gerekçeyle açıklar. 

Ülken’e göre, eğer herhangi bir kavim veya ulus, yeni bir misyonla canlanmışsa (yeni bir ideolojik atılım veya devlet ve din kurma gibi) onlar, daha fazla gelişmek ve başarı kazanmak için geçmiş yüzyılların kültürel mirasına ve ürünlerine (bilim, felsefe, edebiyat, siyasi metinler) oldukça ilgi duyarlar. Bu süreçte, önce eskinin yazınsal eserleri çevrilerek yeni kuşaklara aktarılır ve sonra da gelecek kuşakların bu eserlerdeki fikirleri özümseme ve ardından da mevcut birikimin üzerine daha fazlasını koyma çabası başlar. 

Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel’in inisiyatifi ve etkin katılımıyla başlatılan çeviri hareketinin anlamı da buydu. Bunun nasıl olduğunu ve hangi süreçlerden geçerek yapıldığını anlamak için de Hilmi Ziya Ülken hocanın hem alanında çok önemli hem de neredeyse tek eser olan bu yapıtına başvurulmalıdır.