Dünyanın gidişatı ve diktatörlerin ortak profili

"Hitler, Mussolini, Salazar gibi Avrupa diktatörleri 1929 ekonomik krizinde ortaya çıkarılmışlardır. 1974’de Güney Amerika ülkesi Şili’deki Allende hükümetini bir Amerikan projesiyle devirerek, general Pinochet iktidara getirilmiş ve böylelikle yüz binlerce insanın katliamının kapısı aralanmıştır... Ülkemizde de aynı tabloyu birden çok yaşadık."

28 Mart 2018 Çarşamba, 16:35
Abone Ol google-news

Torun Ahmet Türkmen

Diktatörlük rejimlerinin iki temel ortak yönleri vardır.

 Her şeyden önce diktatörler kendisini ve kendisiyle bağlı bir dar çevreyi ülkenin ve rejimin asıl sahibi olarak görürler. Tek söz sahibi bu çevre ve ülke adına diktatördür. Mutlak güç odur.

   Sözünün üstüne söz istemez. Kural koyucudur. Otoritesi esastır. Koyduğu kurallar tartışılmazdır. Değişik fikirlere tahammülü  yoktur. Farklılıkları kendisine, dolayısıyla ‘ülkeye ihanet’ olarak görür ve yaşanılan dönemin durumuna göre yaftalar. İtiraz edenler kimi zaman terörist, kimi zaman vatan haini, kimi zaman ise işbirlikçidir.

    Diktatörlüklerin, diktatörlerin diğer özellikleri, ülkeyi ‘malları’ gibi gördükleri için ülkeyi ‘karlılık hesabı ile ticarethane’ gibi yönetirler. Kendileri patron, yakın çevresi ise ortaklarıdır. Her şey, kapitalist işletme anlayışına tabiidir. Ticari işletmelerde doğal olan,  esas olan, asıl gözetilmesi gereken ‘maksimum kar’ dır. Bunun dışında olanlar ikincildir. Olsa da olur, olmasa da noktasındadır. Çevre, doğa gibi olgular temel olgunun işlemesine bağlı olarak değerlendirilir.

     En önemlisi insan ve insanla bağlı tüm olgular da aynı şekilde görülür. İnsan hükmedilen ‘teba’ noktasındadır. Kendisine hizmet ettiği, itiraz etmediği, yapılanlara göz yumduğu oranda değer görür.

 Ülke çıkarı, bekası, kendisiyle başlar, kendisiyle biter. İstediği an ülke değerlerini satışa sunar, istediği bedeli almayı kendisine ‘hak’ olarak görür.

Tüm bu olguların aksine, büyük devletlerle ilişkilerinde hoşgörülüdür. Çünkü onlara karşı ‘boyunları kıldan incedir’ Bilir ki; eğer büyük devletlerin, emperyalist güçlerin -en azından bir kısmının- aktif desteği olmadan, ne iktidara gelebilir, nede iktidarını koruyabilir. Bugünü, yarını, bir bütün olarak geleceğini bu perspektife bağlı olarak kurgular.

   Eski/ yeni tüm diktatörlükler için yaklaşık bu özellikler geçerlidir.

 Asıl kurgucular, yönlendirenler bu güçlerdir. Özellikle ekonomik ve siyasal krizlerin had safhada olduğu dönemlerde aktifleşirler. Hitler, Mussolini, Salazar gibi Avrupa diktatörleri 1929 ekonomik krizinde ortaya çıkarılmışlardır. 1974’de Güney Amerika ülkesi Şili’deki Allende hükümetini bir Amerikan projesiyle devirerek, general Pinochet iktidara getirilmiş ve böylelikle yüz binlerce insanın katliamının kapısı aralanmıştır. Bu isimler uzun liste içerisinde sadece bir kaç isim. Liste uzun.

   Ülkemizde de aynı tabloyu birden çok yaşadık. 80 darbesi olduğunda, faşist Evren ülke yönetimine el koyduğunda Amerikan emperyalizminin Ortadoğu Temsilcisi Paul Hanze’nin ‘bizim çocuklar başardı’ sözü hala belleklerdedir.

Bugün, ülkemizde bu kuralın değiştiğini kimse söyleyemez. Buna, sadece Türkiye’ye özgü kimi yerel ve dini motiflerin eklendiğini görürüz. Bugün iktidarda olan AKP, siyasi ve toplumsal muhalefetin aymazlığı ve beceriksizliğinin de etkisiyle adım adım kurumlaştığı görülür.

   Ülkemizde, Amerikan emperyalizmi ve dünyayı yöneten kimi büyük güçler, siyasal zaafiyeti iyi kullanarak sistematik bir proje ortaya koyup uygulamaktadırlar. Hala da bu proje devam ediyor. Son dönemlerdeki gelişmeleri  ana hatları ile bu kapsamda düşünmek gerekiyor. Hem de birden çok proje planlanarak. Hangisi tutarsa artık.

Yakın tarihimize şöyle bir göz atalım. 28 şubattan bugüne kadar planlananların hepsinin, bugünlerin yolunu açan birbirleriyle bağlı projeler olduğunu görürüz. Kimileri birbirinin zıttıymış gibi yansıtılsa da.

   Sağlıklı işlemese de ekonomik, siyasal ve toplumsal dayanakları ile parlamenter sistemle bu çarkın işlemeyeceğini düşünen  bu güçler, kısmi demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak, demokratik ve özgürlükçü muhalefeti sindirmek, kafalarında oturtmak istedikleri ‘kalıcı’ yapı için, OHAL uygulamasının kapısını aralamak için, 15 Temmuz ‘darbe’ girişimini tezgahladılar. Toplumsal muhalefetin iktidar alternatifi olmadığı koşullarda, o ana kadar iktidarı birlikte yürüten iki güç arasındaki çıkar farklılıklarını gerekçe göstererek bir plan devreye sokuldu ve uygulandı. Uygulama içinde kantarın topuzu zaman zaman kaçırılsa da bundan hangi taraf kazanırsa kazansın mutlak galip gelen Amerika ve onu da yöneten büyük aileler- şirketler oldu.

Bunları söylerken altı özellikle çizilmesi gereken bir nokta var; ateş olmayan yerden duman çıkaramazsın. Altyapı  olmadan bunlar asla yapılamazdı. Önceden altyapı hazırlandı. Organize bir çabayla, muhalefet bu güçler tarafında belirli oranda kuşatıldı. Ne yazık ki silik ve topluma yön vermede sıkıntısı olan bir muhalif yapı ortaya çıktı.

  Planlamalarda Türkiye, Türkiye halkı ve onun çıkarı asla gözetilmedi. Böyle bir olgu tümden yok sayıldı.

O günden bugüne hep bu mantık egemen oldu.

   Hala aynı durum devam ediyor. El-Bab, Afrin operasyonu bu bakış açısından azade değil. Neden ne olursa olsun bu planlarda ana unsurlar AKP eliti ve emperyalist güçlerin çıkarları gözetilmekte.

Bunları söylerken kimi çağcıl gerçeklerin de altını çizmekte yarar var.

 Dünya eski dünya değil.

  Dünya’da birden çok güç odağının olduğu ve güçlerin yeni tur sürtüşmenin içinde olduğunun görülmesi gerekiyor. Amerika, Rusya, Çin, Avrupa bu süreçte biz varız ve genel gidişata aktif bir şekilde müdahiliz diyorlar. Hindistan, Japonya, Brezilya, bölgemizde İran kafasını kaldırıp pay istiyorlar.

   Belki de en önemli faktör olarak görülmesi gereken, Emperyalist- kapitalist sistem, siyasal karşıtlarının baskısını hissetmemesinin avantajına rağmen, egemenliği  altındaki ülkelerde toplumsal sorunlara çözüm getiremiyorlar. Bunalım artıyor.

Dünyada sorunlar çoğaldı ve büyüdü. Diktatörlük eğilimleri Dünya’da baskın bir eğilim olarak öne çıkmaya başladı. Bu durumun insanlığı yakın gelecekte büyük bir riskin altına sokabileceğini düşündürüyor. Suriye’de tezgahlananlar, İngiltere’deki Brexit olayını, Trump’ın iktidara gelmesini, Kudüs’ün başkent yapılma girişimi ve hatta tamamen Amerika kontrolündeki Fetö’cü hareketini bu yönüyle de görmek gerekir. Buna Rusya’daki Putin iktidarının silahlanma programını el altından yönlendirilmesi ve diktatörlük girişimlerinin desteklenmesini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

   Sonuçta dünya ve Türkiye iyi bir noktaya gitmiyor.

 Bu gidişatın tersine çevrilmesinin tek bir yolu var. Toplumsal ve siyasal hareketlerin güçlenmesi ve siyasi iktidarlara eşdeğer bir güç oluşturulması, sokağın dilinin ve gücünün iyi kullanması gerekiyor.