Eğitimimizde Almanların rolü

12 Temmuz 2012 Perşembe, 06:21
Abone Ol google-news

İstanbul Üniversitesi’nin yeni kurulmasına aktif olarak yardımcı olanlar ve kalıcı değişiklikler gerçekleştirenler Hitler iktidarından ve zulmünden kaçan Alman bilim adamlarıdır.

Ama sadece İstanbul Üniversitesi değil aynı zamanda Ankara’da da birçok önemli kuruluşun yapılanmasına Alman uzmanlar imza attılar.

Cumhuriyetin kurucu kadroları birçok alanda gerçekleştirdiği köklü reformlar içinde önceliği eğitim alanına vermiştir. Yaşam ve uygarlık düzeyi olarak hedefe Batı düzeyi konulduğundan bunu gerçekleştirebilmenin yolunun eğitimden geçtiğinin bilincine sahiptiler. Onun için 1928 Harf Devrimi’nin gerçekleştirilmesinden bir süre sonra 1933’te Darülfünun’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüşümü sağlandı. Reformun içeriği yalnızca isim değişikliğinden oluşmuyordu, aynı zamanda eğitimin yapısında da önemli değişikliklere gidildi. Örneğin üniversitelerde araştırma yönteminin öğrenilmesi bu temel üzerinde geliştirildi.

Alman uzmanlar

İstanbul Üniversitesi’nin yeni kurulmasına aktif olarak yardımcı olanlar ve kalıcı değişiklikler gerçekleştirenler Hitler iktidarından ve zulmünden kaçan Alman bilim adamlarıdır. Ama sadece İstanbul Üniversitesi değil aynı zamanda Ankara’da da birçok önemli kuruluşların yapılanmasına Alman uzmanlar imza attılar. Örneğin Karl Ebert Ankara Konservatuvarı’nın kurucularındandır. Hirsch sadece İstanbul Üniversitesi’nde değil, 1943’ten itibaren dekan Esad Arsebük’ün isteği üzerine Ankara Hukuk Fakültesi’nde de öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Ernst Hirsch’e Esad Arsebük onu aralarında görmekten çok mutlu olacağını yazar. 1945 yılında Almanya dönüşü sonrası Berlin Belediye Başkanı olan Ernst Reuter, Ulaştırma Bakanlığı’nda uzman olarak çalışmıştır. Katkıları o kadar önemlidir ki, ona Türkiye Cumhuriyeti’nde öğretim görevlisi olmadığı halde Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kamu yönetimi konusunda ders verme olanağı tanınır. Bu alandaki birçok terim yine ona aittir.

Türkiye o dönemde haksızlığa uğrayan ve can güvenliği olmayan insanlara kucak açarken, onların bilgilerinden de geniş ölçüde yararlanmayı bilmiştir.

1930’lu yıllara bakıldığında Türkiye, siyasal ilişkilerinin iyi olmasından dolayı Almanya’ya Türk öğrenciler gönderir. Fakat 1910 ve 1930 yılları arasında büyük bir fark vardır. Nazi yönetimi kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen ve bunu dile getiren her insanı tutuklamaktadır. Bu insanlar, çoğunlukla ya işkencelerde ya da Nazi kamplarında tutuklamadan kısa bir süre sonra keyfi uygulamayla öldürülmektedir. Bunu bilen Türkiye, yine de Almanya’ya öğrenci göndermeyi sürdürürken aynı zamanda onlar için endişelenir. Türk konsolosluğu, ‘Acaba 1935’te yürürlüğe girmiş olan ırk yasası, Türk öğrenciler için de geçerli midir’ diye 1936 yılında Alman Dışişleri Bakanlığı’na başvurur. Bu başvuru sonucu Almanya İçişleri Bakanlığı, Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve “Führer”in ırk politikası dairesinde oturan yardımcısı 30 Nisan 1936’da Türkiye’nin lehine şu kararı alır:

“15 Eylül 1935’te ırk yasaları olarak yürürlüğe giren Nürnberg yasaları artık ari ve ari olmayan kişiler şeklinde bir ayrıma gitmeyecektir. Bundan sonra bu yasa Alman ve Alman ırkına yakın ve Yahudi ve Yahudi ırkına yakın kişiler arasında bir ayrıma gidecektir. (RWTH Arşivi-Aachen, 30 April 1936, Z II a Nr. 1676, M.)

Bir halkın kandaş bir topluluk olarak Alman ırkına yakın olabilmesi için ırksal oluşumunda Almanlara benzer bir evrimi geçirmiş olması gerekir. Bu açıklama Avrupa’da yaşayan bütün halklar için geçerli olduğu gibi, Avrupa dışında yaşayan ve aynı soydan gelen ve ırksal bozulmaya uğramamış bütün halklar için de geçerlidir. Türk halkının bizim ırkımıza yakın olup olmadığına karar verebilmek için, Türklerin Avrupa bünyesine yerleşmiş bir halk olup olmadığına karar verilmelidir. Modern Türkiye, kendisini Avrupa halkları arasında görmektedir. Bunu gerçekleştirebilmek için de her koşulu değerlendirmeye çalışmıştır. Alman tarafı olarak biz bu çabayı, özellikle de birinci dünya savaşındaki müttefiklikten dolayı destekliyoruz. Bundan dolayı Almanya’da bulunan bütün Türkler bir Avrupalı halkın mensubu gibi muamele görecektir. Irk yasası da bu durum dikkate alınarak uygulanacaktır. Bu karar yalnızca Türk ırkına ait olanlar için geçerlidir. Eğer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup Yahudi ise veya başka bir renge (kökene) sahipse, bunlar temiz ırk kategorisine girmemektedir. Sonuç olarak diğerleri gibi aynı uygulamaya tabi tutulacaktır.”

Türkiye’nin tutumu

Bu durumun sonucu olarak görülüyor ki, Türkiye, bir yandan kendine sığınan insanları kendi çıkarlarına uygun olduğu için korur ve kollarken, öteki yandan koşullardan yararlamayı da ihmal etmez. Bu konuda Türk yöneticilerin kendilerine güveni o denli yüksektir ki, Milli Eğitim Bakanı 1933’te Philip Schwartz’a şunu söylemekten çekinmez: “İstanbul Üniversitesi’nde çalışmayı her kim kabul ederse, ister serbest olsun, ister hapishanede ya da Nazi kamplarında, biz onları Türkiye Cumhuriyeti’nin bir memuru olarak görüyoruz ve bizim korumamız altındadırlar. Onlar (yani Naziler) bize zorluk çıkaramazlar. Biz onlarla nasıl baş edeceğimizi gayet iyi biliyoruz.” Bakan son derece haklıydı, çünkü silah üretiminin temel maddesi ve Almanya’nın vazgeçilemez gereksinimi olan krom madeni, Sovyetler Birliği’nden sonra en çok Türkiye’nin elinde bulunmaktaydı.