Gezi Parkı: Kazanmak ya da kaybetmek değildi, direnmekti

Yedi yıl geçti üzerinden. Cendereye alınmaya itiraz eden bir toplumun apolitik sanılan gençleri ülkemizin toplumsal direniş tarihinde destan yazmışlardı. O dönemde Gezi olaylarıyla ilgili küçük bir kitap kaleme almıştım. “Gezi Parkı Direnişi- Küçük Bahçede Büyük Kıyamet” adlı o kitapçıkta bakın nasıl değerlendirmişim protestoları:

02 Haziran 2020 Salı, 21:43
Gezi Parkı: Kazanmak ya da kaybetmek değildi, direnmekti
Abone Ol google-news

“Gezi Parkı Direnişi, ülkenin içinde bulunduğu "liyasetsizlik”e, gittikçe “tektipleştirilmesi”ne ciddi bir tepki olarak patlak verdi. AKP iktidarının dinci uygulamalarını neoliberal politikalarla harmanlayarak, her türlü “çıkış yolunu” bir hayli daralttığı bir ortamda küçük bir parkta başlayan bu kalkışma/direniş hem mevcut politikaların reddine hem de bundan sonrası için bir yol haritasının çizilmesine katkıda bulundu. Önemi yadsınamaz. Bu toplumun üzerine serpilmiş “ölü toprağı”nın kalkmayacağı inancını da ortadan kaldırmış oldu.

ÖNCESİ VARDI

Bu tür bir kalkışma için koşullar ülkede aslında uzun yıllardır mevcuttu.  Ancak, yakın zamana kadar gerçekleşmemesinde AKP iktidarının dinci politikalarını yaygınlaştırırken, toplumun çözüm bekleyen sorunlarına “çözüm getiriyormuş gibi” yaklaşmasının büyük payı var. Toplumdaki patlamayı bu yöndeki beklentiler geciktirdi. Koşullarını kendisinin belirlediği, bizzat muhataplarının bile hazırlıklarında yer almadıkları Alevi açılımı, Kürt açılımı, azınlıklara yönelik “iyileştirici” politikalar, tüm bunların hepsi, çözüm bekleyen sorunlar olması nedeniyle karşı çıkılması zor açılımlardı. AKP iktidarının bu açılımlardan hiçbirinde başarılı olmayacağı bilinmesine rağmen toplumun içine sokulduğu atmosferde bunu dile getirilmesine olanak bulunmadı.

Bunda AKP’nin topluma dayatmak istediği uygulamalarını “kamusal iyi”nin arkasına gizleme kurnazlığının büyük etkisi var. En çarpıcı örnek alkollü içkiye karşı çıkardığı “düzenleyici” yasadır. “İçkinin zararlı olduğu” yönündeki kamusal inanışı öne sürerek çıkarttığı bu yasaa, aslında “yaşam tarzı”na müdahale amaçlıydı. Bu müdahaleye karşı çıkıldığında “içkiyi, onca zararına rağmen savunur duruma” düşmek kaçınılmazdı. Alevi açılımı ya da Kürt Barış Süreci gibi girişimleri, barışa elbette karşı olmayanların gerçekçi bulmamaları, onları kolayca “barış karşıtı” saflara itiyordu.  

AKP’nin bu kurnaz politikası ülkenin bu yakıcı sorunlarına çözüm getirir görüntüsü altında rantçı neoliberal ekonomiyi yerleştirmeye de dönüktü. Toplumun bunu itirazsız kabul etmesinde, söz konusu açılımların sorun çözülür umuduyla desteklenmesi, desteklenmese bile güçlü itirazlarla karşılaşmaması AKP’nin ekonomik modeline de sessiz kalınmamsı sonucunu doğurdu.

TAŞIRAN “SON DAMLA”

Ancak iktidarın, alternatifsiz olduğuna inanmasının verdiği pervasızlıkla, kitlelerin endine zararlı olduğunu daha çabuk kavradıkları alanlara yönelmeleri işi değiştirdi.  Özel yaşama müdahale girişimleri, sosyal alışkanlıkları (içki örneği) “zarar” zaviyesinden yola çıkarak aslında dini bir yönelimle, ortadan kaldıramasa da, “görünmez” hale getirmeye dünük uygulamaları, “kamudaki bireysel özgürlük alanları”na müdahale olarak algılanmakta gecikmedi.  Taksim’de ağaçların kesilecek oluşunun bir bakıma “son damla” oluşunun nedeni budur. Tüm bu uygulamalara itirazın patladığı yer oldu Gezi Parkı.

Ülkemizde birçok açıdan ilk olsa da, dünyada benzerleri elbette vardı Gezi parkı Direnişi’nin. Hem de uun zamandan beri örneklerine rastlıyoruz. Aklımıza hemen Zucotti Park’taki Occupy Wall Street kalkışması geliyor. Ama 99’dan beri gittikçe yaygınlaşan Küreselleşme Karşıtı protestoları anımsayalım. 2001’de Brezilya’daki Porto Allegro toplantısında alternatif küreselleşme amacıyla alınan protesto kararları da hatırlanmalı.  Bunalrın Gezi Parkı da dahil, diğer beznerleriyle birlikte hepsi iktidara karşı olan, antiotoriter özellikler taşıyan protestolar.

İktidarlara görevlerini anımsatan,” iyileştirmelerle” yetinebilen içerikte kalkışmalar çoğunlukla.  Bunların hepsi “iktidarı hedef alan ama iktidar hedeflemeyen” protestolardı.  Böyle olmasının, bu kalkışmaların, antiotoriter özelliklerinden ötürü, karşı olunan mevcut siyasal sistemin taleplerinin benzerlerini dile getirmem tutumuyla da ilgisi var. “İktidar istemek” de klasik/geleneksel siyasal siteme ait bir talep bu amlayışa göre.

Gezi Parkı’nda kazanmak ya da kaybetmekten çok “direnmek” önemliydi. İlk “toplumsal refleks” olarak “direnmek” en gerçekçi, en devrimci tutumdur. Çünkü neoliberal saldırılara, dincileştirme sürecine, itiraza muhtaç her ne varsa onlara verilecek ilk tepkiydi direnme. Öncesi sonrası önemli değil bu açıdan”.

Direniş’in güzel çocuklarına; Ethem Sarısülük’e, Abdullah Cömert’e, Mehmet Ayvalıtaş’a, Medeni Yıldırım’a, Ali İsmal Korkmaz’a, Berkin Elvan’a saygıyla, sevgiyle ve direnme sözüyle merhaba.