Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Egemenlik Haklarını mı Kullanıyor?

24 Eylül 2011 Cumartesi, 06:21
Abone Ol google-news

Türkiye, GKRY’ye karşı hukuken de haklarını korumakta geçerli nedenlere sahiptir. Bu konuda ABD gibi uluslararası düzeni etkileme durumunda bulunan bir devletin genel bir kuraldan yola çıkarak hareket etmesi yerine konunun bütün yanlarını hesaba katması ve bölgede istikrarın sağlanabilmesi için GKRY’ye bu çalışmaları durdurmayı telkin etmesi hem siyaseten hem de hukuken en doğru yaklaşım olacaktır.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) münhasır ekonomik bölge ilanı ve ona bağlı olarak sondajlara başlaması, başta ABD olmak üzere çeşitli çevrelerce egemenlik haklarının kullanımı olarak değerlendirilmektedir. Durum gerçekten basit bir egemenlik hakkı kullanımından mı ibarettir?

GKRY önceden ilan ettiği münhasır ekonomik bölge alanlarını 2007’de 13 ruhsat alanına bölerek bu konudaki yetkisini somutlaştırmıştır.

GKRY, 2003’ten başlayarak da önce Mısır ile, 2007’de Lübnan ve 2011’de de İsrail ile münhasır ekonomik bölge sınırlandırması antlaşmaları yapmış; Türkiye, başından beri GKRY’nin münhasır ekonomik bölge ilanına karşı çıkarak, yaptığı sınırlandırma antlaşmalarını da tanımadığını bildirmiştir. Türkiye’nin karşı çıkış gerekçeleri üç nedenledir: Birincisi özellikle adanın batı tarafındaki ruhsat alanlarının Türkiye’nin o bölgede sahip olduğu kıta sahanlığı ile örtüşmesidir.

Türkiye’nin ikinci gerekçesi, Kıbrıs’ta Türk ve Rum halkları arasında birlikte yaşayabilmenin koşulları üzerinde görüşmeler yapılırken ve yeni devlet düzeninde yetkilerin ne olacağı belirlenmemişken Rum tarafının tek başına bu tür düzenlemelere gitmesinin yanlışlığıdır. Üçüncü gerekçesi ise, 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin de teyit ettiği gibi kapalı ve yarı kapalı denizlerde yetki alanları belirlenirken öteki bölge devletlerinin de görüşünün hesaba katılması gerekliliğidir. GKRY’nin Türkiye’nin bütün bu karşı çıkışlarına rağmen, İsrail ile sınır oluşturan 12 sayılı ruhsat alanında bir Amerikan petrol arama şirketine sondaj çalışmaları yapma izni vermesi, Türkiye’nin de hem kendi kıta sahanlığı haklarını, hem de Kıbrıs’ın garantörü olarak KKTC’nin hak ve çıkarlarını korumasını gerektirmiştir.

Türkiye ile KKTC arasında kıta sahanlığı

Türkiye ile KKTC’nin, GKRY’yi iddiasından ve bunu uygulamaya koyma girişimlerinden vazgeçiremeyince yapabilecekleri en mantıklı davranış, Türkiye ile KKTC arasında bir kıta sahanlığı sınırlandırmasına gitmek ve kendi yetki alanlarında doğalgaz ve petrol aramalarını başlatmak olmaktadır. Ancak, Türkiye ve KKTC’nin bu girişimleri üzerine ABD başta olmak üzere bazı devletler GKRY’ye hak verir görünmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Clinton da GKRY’nin egemenlik hakkını kullandığını açıkça ifade etmiştir. Gerçekten GKRY bu konuda egemenlik hakkını mı kullanmaktadır? Duruma genel çerçevede bir bakış, bu izlenimi verebilecektir.

Eşit uzaklık çizgisi

Nitekim daha önce Türkiye ile Yunanistan arasında Ege kıta sahanlığı sorunu ortaya çıktığında bazı çevreler (Türkiye taraf olmamasına rağmen), 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin karşılıklı kıyılar arasında eşit uzaklık çizgisine göre sınırlandırma yapılacağını öngörmesine bağlı olarak, Anadolu ile Doğu Ege Adaları arasında eşit uzaklık ilkesinin uygulanmasını çok kolay kabul etmiştir. Ancak ilgili hüküm derinlemesine incelendiğinde, bölgede özel durumlar bulunmasının bu kuralı değiştireceği görülmüştür. Uluslararası Adalet Divanı da 1969’daki Federal Almanya, Hollanda ve Danimarka arasındaki Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı davasında bu son anlayış lehinde yorum yapmıştır. Aynı hataya aceleci bir yaklaşımla GKRY’nin münhasır ekonomik bölge konusunda da düşmemek gerekmektedir. Bu gözle baktığımızda gerçekten uygulanan uluslararası hukuk devletlere münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkını tanımaktadır. Ancak bunun birtakım koşulları vardır. En başta bu yolla bir başka devletin sahip olduğu haklara zarar vermemek gerekmektedir. Oysa burada Türkiye kendi kıta sahanlığına girildiğini bildirmektedir. İkincisi de bu hak varlığı ve yetkileri hiçbir sorun çıkarmayan devletler için geçerlidir.

GKRY’ye baktığımızda, her ne kadar çok sayıda devlet ve BM gibi uluslararası örgütlerce tanınıyorsa da Kıbrıs devletinin gelecekteki hukuksal ve siyasal statüsü Kıbrıs’taki Türk ve Rum halkları arasında görüşmelerin konusunu oluşturmaktadır.

Eğer bu görüşmeler sonucu ortaya iki kesimli bir devlet çıkması söz konusu olursa, bu devletin deniz alanlarına ilişkin yetkilerinin merkezi devlet ile iki kesim arasında nasıl paylaşılacağı konusu çözülmüş değildir.

Öte yandan görüşmelerde Annan Planı’nda kabul edildiği gibi, deniz alanları üzerindeki yetkiler merkezi devlete ait olarak kabul edilirse bu kez de bu yetkilerin iki tarafın katılımı ile ortak kararlarla kullanılması gerekecektir.

Sonuç olarak, GKRY gelecekteki deniz alanları yetkilerinin kullanımı henüz belirlenmemiş teorik bir egemenliğe sahip kabul edilse bile, bu belirlemeler açıklığa kavuşmadan bu yetkileri somut egemenlik haklarına sahip olmadan kullanamayacaktır. Dolayısıyla Türkiye’de de yapılan bazı yorumlarda kabul edildiği gibi, “GKRY hukuken ve Türkiye siyaseten haklı” gibi görüşler doğru değildir. Türkiye, GKRY’ye karşı hukuken de haklarını korumakta geçerli nedenlere sahiptir. Bu konuda ABD gibi uluslararası düzeni etkileme durumunda bulunan bir devletin genel bir kuraldan yola çıkarak hareket etmesi yerine konunun bütün yanlarını hesaba katması ve bölgede istikrarın sağlanabilmesi için GKRY’ye bu çalışmaları durdurmayı telkin etmesi hem siyaseten hem de hukuken en doğru yaklaşım olacaktır.