Hakan Günday'dan "Daha"

Hakan Günday, “Az”dan sonra gelen yeni romanı “Daha”da kaçak göçmenlerin üzerinden büyük bir insanlık dramını anlatıyor. Ancak bu roman kaçak göçmenlerin değil; henüz 9 yaşındaki bir çocuğun, insan kaçakçısı bir babanın yanında yetişen Gazâ’nın öyküsü. Kitabı, Ezgi Atabilen değerlendirdi...

13 Aralık 2013 Cuma, 14:58
Abone Ol google-news

Yaşayacağı hayat tarafından yoğrulacak bir çamur

Hakan Günday romanlarının yaratım sürecinin ilk adımı, yazarının aklına düşen tek bir kelimeden ibarettir. Okuru da kitabın kapağında, birbirini doğurmuş o nice sözcükten yegâne olanı karşılar. İlk kitap Kinyas ve Kayra’yı bir kenara ayırırsak; Zargana, Piç, Malafa, Azil, Ziyan veya Az’da olduğu gibi. Bu kez “daha” olmuş Günday’ın kalemine çengelini takan: Daha… Neticesi olmayan. Son harfi havada kalan ve uzayıp giden... Aynı, romanın ana kahramanı Gazâ’dan sonra dünyaya gelecek ve Gazâ’nın “doğmakta olan bebeği çıktığı yere geri sokmak için karşı konulmaz bir istek duyabileceği”nden emin olduğu ölü doğan çocukların sonsuz sayıda uzayıp gitmesi gibi…

Daha’nın ana kahramanı Gazâ, hayata ve insana dair öğrenmemesi gereken ne varsa, hepsini öğrenecek yaşta. Henüz 9 yaşında ve fena hâlde zeki bir çocuk. “Yaşayacağı hayat tarafından yoğrulacak bir çamur” olarak gelmiş dünyaya. Ve çok erken atılmak zorunda kalmış ‘hayat’a. Arkasından anlaşılması güç bir aceleyle itekleyense öz babasının eli olmuş. İnsan kaçakçılığı yapan babasının yanında çırak tutarak hayata yetiştirdiği Gazâ o yüzden diyor: “Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım...”

Daha, Gâzâ’nın ruhundaki renk değişimlerini yansıtacak biçimde, ismini Rönesans resmindeki temel boyama tekniklerinden alan dört bölümden oluşuyor: Sfumato, Cangiante, Chiaroscure ve Unione. Rönesans resminde aydınlıktan karanlığa geçişlerde kullanılan ‘Sfumato’ bölümünde annesi onu doğururken ölmüş bir çocuk olarak hayatın karanlık yönleriyle ilk karşılaşmasını ve onları anlamlandırma çabasını anlatarak başlıyor Gazâ hikâyesine.
Her şeyden nefret ediyor Gazâ. İnsanları öldürenin o değil bizzat insanların kendisi, onunsa sadece bir kelimeden ibaret olduğunu anladığı devletten; o devletle ‘ver gülüm al gülüm’ anlaşmaları yaparak evlerinin bahçesindeki kokuşmuş su deposunda çürüttükleri hayatlardan ve o hayatların sahibi, diri kalabilmek adına içlerindeki “dünyanın en güzel kızı”nı ona yem edebilen ya da bir diğerinin hayatını elinden alabilen kaçak göçmenlerden… Her şeyden ama her şeyden! En çok da garip şekilde onun tarafından önemsenmeyi de delice istediği babasından, yani bu b*ktan yaşamının sorumlusu Ahad’tan. Fakat yaşama dair çok temel bir şeyi de daha yolun başında, çocuk yaşında kavrıyor. Babasının da kendi babası yüzünden böyle olabileceğini. Onun da kendi babası yüzünden… Onun da kendi babası yüzünden…

İnsan denilen büyük hikâyenin çocukluğuna inmeyi arzu etmiş olmalı Günday. O yüzden Gazâ adında bir çocuk karakterle koyulmuş yola. Her şeyden evvel, insanlığın içinde durup dinlenmeksizin debelendiği o kokuşmuş bataklığı gözetleyen dev bir göz Gazâ. İçine doğduğu hayatın bir parçası olarak şahit olduklarından dehşete düşen, dehşete düştükçe dönüşen, ama dönüşmeye de direnen bir tanık. O yüzdendir Gâzâ’nın hikâyesinin Arthur Rimbaud’tan bir alıntıyla başlaması: “Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır”

SİVAS KATLİAMI’NDA BİR LİNÇÇİ

Okuyucularının çok iyi bildiği üzere, Hakan Günday’ın kahramanları içine doğdukları hayatı kanıksayamanlardır. Kanıksayamadıkları için değişmeye ve hayata karşı müthiş bir öfke büyütmeye başlarlar ta içlerinde. Yazarın toplumla ve yaşamla kavgalı bu kahramanları son üç romana dek sınıfsal açıdan avantajlı bireylerdi. Ancak ‘Ziyan’, ‘Az’ ve ‘Daha’yla birlikte, hayatın içine zaten ölü doğan Gazâ’nın da olduğu gibi dezavantajlı karakterlerin hikâyelerini anlatmaya başladı Günday. Gazâ’da bu dezavantajlı olma durumu iyice tavan yapmış hâlde. Kahramanın içinde büyüttüğü öfke de bir o kadar dehşetengiz.

Fakat Gazâ da, hiçbirimizin asla seçemediği üzere, nasıl bir ailede doğup, ne koşullarda büyüyeceğini kendi tercih etmemiş. Dolayısıyla kaçaklara yaptığı işkencelerin ve onca insana çektirdiği acı ve sebep olduğu ölümlere rağmen, örneğin ‘93’te Sivas Katliamı’nda yer almış olabilecek bir linççiye dönüştüğünde bile, okur tarafından anlaşılabilir ve affedilebilir. Zira Günday, Gazâ’nın 9 yaşından 24 yaşına dek süren hikâyesi üzerinden insanlığın tüm suçu, günahını okurun gözü önüne sererken, bir yandan da Gazâ’yı dizleri üzerine yatırıp başını okşuyor adeta. Gazâ’yla birlikte aynı zamanda bir linççi, tecavüzcü, katil ve kaçakçı olan azılı bir suçluyla tanışan okuruna, bir kimseyi lanetlemeden önce onun bir ‘insan’ olduğunu unutmamasının gerekliliğini hatırlatıyor. Her kim olursa olsun bir başkasına duyulacak öfkenin sadece bir saçmalıktan ibaret olacağını da hafızalara iyice bir kazıyor…

Hakan Günday romanları genellikle, yazarının da çoğu kez söylediği üzere “çalakalem” yazıldığından ötürü olacak, hikâyenin gelişmesine nazaran daha güçsüz bir finalle noktalanır. Aynı durum yazarın bir önceki kitabı ‘Az’da da tekrarlanmıştı. Fakat ‘Daha’ bu özelliğiyle diğer Hakan Günday kitaplarından hiç kuşkusuz ki kendisini ayırıyor. Roman, kusursuz hikâye kurgusunun yanı sıra, çok kuvvetli bir finale sahip. Ayrıca Günday Gazâ ile, diğer kahramanlarından aşina olduğumuz üzere, yine yaşına nazaran büyük laflar sarf eden ve topluma aykırı bir karakter yaratmış olsa da, bu kez kahramanının oluşumu için gerekli tüm zemini daha sağlam kuruyor. Böylelikle daha gerçekçi bir baş kahraman yaratarak, inandırıcılığı da daha sıkı yakalıyor. Hem de Gazâ’nın 15 yılı üzerinden insanlık tarihindeki suçlara, acılara, öldürmelere, tecavüzlere, linçlere, hayatları diri diri toprağa gömen devlet eline… Kısacası her şeye lanet ederken, öyle yalın ve ‘iç’li cümleler kuruyor ki, her birinin altı çizilesi…

Eleştirmenler tarafından kitapları “yeraltı edebiyatı”na dâhil olarak değerlendirilse de yazarlar ile kitaplarına yönelik böyle bir sınıflandırmayı reddeden, her yazarın kendi edebiyatı olduğunu her defasında ısrarla savunan Hakan Günday, belki de bugüne kadarki en olgun eserini verdiği Daha ile bir “Hakan Günday edebiyatı”nın varlığını resmen kanıtlamış bulunuyor…

Daha/ Hakan Günday/ Doğan Kitap/ 420 s.