Haklar savaşımında yolculuk..

KTÜ, bilim özerkliğini, üniversiteleri sağ siyasal biat kültürü adına katletme, bugünlere gelişte, bilim adına direnenleri şiddetle sindirme, simgesel ilk örnek sayılabilir.. Zonguldak Büyük Madenci Direnişi, sendikal örgütlülüğü, tüm toplumsal örgütlülüklerle dayanışma içinde savunmanın dünya ölçeğinde yaratılmış bilinen en güçlü eylemi. Türkiye, insan hakları zorlu kazanımlarını savunma direngenliğinde, her daim özel bir yerlerde.. Ülkü Özen’in belgeli tanıklıklarının satır arası gözlemlerine değer katıyorlar...

18 Ocak 2020 Cumartesi, 02:00
Haklar savaşımında yolculuk..
Abone Ol google-news

Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde 1970’li yıllarda öne çıkan özerk üniversite savaşımında yaşananları gazeteci, haberci olarak Cumhuriyet gazetesi sayfalarına taşıma çalışmaları kapsamında doğrusu ben, Ülkü - Haldun Özen ikilisiyle kurulmuş dostluk ilişkilerimde, önceleri erkek tarafı sayılabilirim. Haldun Özen, KTÜ’nün seçimle gelen ilk rektörü Erdem Aksoy’un bir avuç ünlü, kendi meslek başarılarında da sorgulanamaz bilim insanlarının çalışmaları içinde başı çekenlerden olarak, sık sık önce telefonla uyarıp sonra da gelişmelerin kapsamı dozuyla ilişkili olarak Trabzon’a çağırmasa gazetemizde yayımlanmış dizi ve haberleri yapamayacaktım.

Ne yazık ki günümüz üniversiteleri için artık çok genel olan acıklı sonuç tablonun, bilinçli savaşım odağı, kuşkusuz yeri ve kadrolarıyla da bağlantılı olarak KTÜ seçilmiş gibiydi. Bugünün açılıp açılıp, içleri bilim yuvası olmaktan uzak tutulmuş üniversitelerinin tüm acıklı verilerinin çarpıcı örneklerinden dizi ve haberlerimizde yayımlanmışları özetlersek.. Merkez üniversitelerden taşınan geçici öğretim üyeleri, merkez üniversitelerde barındırılmış öğrencileri, kamu kaynakları ile KTÜ adına dış ülkelerde de büyük maliyetlerle okutulup geri dönüşü olmayan öğrencileri ile bilim yuvası oluşturma adına boşa geçmiş yılların dramı. Bakanlık eliyle yapılmak istenenler ise kimlik ayrımcılığı, siyasal İslam üzerinden yapılaşmada ne kadarı ile olabilirse adım attırmacalar.. Sözü, az ve öz konuşması ile bilinen Ülkü Özen’e vermekte yarar var..

“1970 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne gittiğimiz zaman üniversite özerk değildi. Tüm atamalar Bakanlık tarafından yapılıyordu. Temmuz 1976’dan itibaren çok ciddi bir özerklik mücadelesi verildi ve Erdem Aksoy KTÜ’nün seçimle gelen ilk rektörü oldu. Bu arada öğrenci olayları gittikçe yükselen bir hızla devam ediyordu ve 1978’in sonlarında Elektronik Hesap Merkezi kurucusu yakın arkadaşımız Dr. Necdet Bulut pusu kurularak öldürüldü. Hemen arkasından 12 Eylül 1980 geldi ve Erzincan Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan gelen savcılar aracılığıyla hakkımızda soruşturmalar açılmaya başladı. Ben beraat ettim, Haldun uzun zaman mahkemelerde dolaştı. Ancak bardağı taşıran o güne kadar birlikte yürüdüğümüz ve en yakın arkadaşımız olan KTÜ’nün rektörü Erdem Aksoy’un ve Prof. Dr. Özgönül Aksoy’un işine son verilmiş olmasıydı. Bir şey olmamış gibi devam edemezdik. Haldun, 1402 uygulamalarını protesto için üniversiteden ayrıldı. Ben istifa ettim, Ankara’ya döndük.

İyi de yapmışız 12 Eylül’ün alternatif olacak hemen hemen her kurumunun içinde olduk. Haldun, Dil Derneği, Tarih Vakfı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Derneği üyesi oldu. Ben benim ilgi alanlarımda olanlara kurucu ya da üye oldum. Türkiye İnsan Halkarı Vakfı’nın ilk genel sekreterliğini yürüttü. Aydınlar Dilekçesini imzaladık. Haldun yargılanan 52 kişi içindeydi, ben takipsizlik kararı aldım. Yargılananlar duruşmaları birer kürsü gibi kullanmaya çalıştılar. Haldun, pek keyif aldığı ve daha sonra da sık sık anlattığı üniversite özerkliği üzerinden savunmasını yaptı. İnsan Hakları Derneği’nin 1402 sayılı yasa ile işlerinden çıkardığı 5 bine yakın insan için “1402”likler kurultayı düzenledi. Haldun, ölümünden kısa bir süre önce “Entelektüellerin Dramı, 12 Eylül’ün Cadı Kazanı” başlığıyla bu çalışmaları kitaplaştırdı.

TÜRKİYE ILO’DA ‘KARA LİSTEDE’

Yeri geldi bendeniz devreye girmek zorundaydım. Cumhuriyet’in 12 Eylül demokrasi duruşunda, elbette yargılamalar başta, demokrasi karşıtı tüm gelişmelere geniş haberlerle yer verilecekti. Gazete özverili koşullarda sendikal haklar gaspları nedeniyle Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’da alınacak kararlara da geniş yer vermek istiyordu. DİSK yargılamaları, işkenceler, sendikaların kapatılmaları da içinde, Türkiye’nin imzaları ile de yükümlü olduğu ILO sözleşme ihlallerinin masaya yatırıldığı ILO haziran genel kurulları önem kazanmıştı. Öncesi ilgili uzmanlık komitelerinin Türkiye’ye de gelerek, yaşananları yakından inceleyerek hazırlamış olduğu yıl içi raporları da önem taşıyordu..

Uzatmadan, Haldun Özen, ILO genel kurulunu izlemeye gideceğimi duymuş, elinde 1402’liklerin durumlarına ilişkin tüm çalışma belgeleriyle geldi. ILO’da, ayrıca da ilgili uluslararası sendikacılık örgütlerinin organlarında, Türk-İş’i resmen temsil eden, sözcüsü Önder Aker ile, bilgilendirmeye dönük görüşmek istedi. Aralarında uzun soluklu çalışma yaptıklarını biliyorum. Sonuç olarak işçi sendikalarının ILO sözleşmeleri bağlantılı sendikal hak ihlalleri yanında, kamu çalışanlarının “1402 ile ilişkili mağduriyetleri, gerek uluslararası sendikal haklara ilişkin görev yapan uluslararası işçi gruplarının çalışmalarına, gerekse ILO uzmanlık komiteleri çalışmalarına ayrıntılı sorunlarıyla aktarılabilmişti. Çalışanlar üzerinden ayrımcılıkla ilgili çok duyarlı bir sözleşme hükmü olduğu için, uzmanlık komitesi Aplikasyon görüşmelerinde çok ağır bir konuma düşmüştü. Tüm işçilere, sendikalara dönük anlamlı sözleşme ihlalleri yanında, Türkiye ‘14002’likler ihlalleri nedeniyle de çok çıplak, çarpıcı bir kararla kara listeye” girdi. 

TARİH VAKFI ÇALIŞMALARI

1991 yılı sonrası Orhan Silier’in girişimiyle, pek çok araştırmacı ilgili alanlardan aydınların da kurucu olarak yer aldıkları, Ekonomik Toplumsal Tarih Vakfı’nın kuruluş ve çalışmaları gündeme girince, Ülkü ve Haldun Özen de içinde yer alırlar.

Dergi, sergi, yayın, konferans, araştırma, atölye, kongre, müze, kampanya.. akla gelebilecek tüm araçla tarihi mirasın korunması, tarih eğitimine, yerel tarih çalışmalarına yansıması, tarihin ideolojik bir araç olmaması için çaba gösterilmesi, sözlü tarihin yaygınlaştırılması, kurum tarihlerinin yapılması.. gündemdedir. Ülkü, kısa bir süre sonra yönetim kurulu üyeliğinden ayrılarak Ankara temsilcisi olur. Yaklaşık bir 17 yıl çalışmaların içinde görev alanına girse de girmese de aklının yattığı, gücünün yetiğince katkıda bulunur.

KTÜ ÖZERKLİK SAVAŞIMINDA NECDET BULUT’UN ÖLDÜRÜLMESİNE PARANTEZ AÇMADAN OLUR MU?

Ülkü Özen’in ““Dostluğun ve Bilimin İnsanı: Necdet Bulut” başlıklı, Necdet Bulut için “Karanlığın katlettiği bir bilim insanı” anı kitabında yayımlanmış yazısını bütünselliğini bozmadan sizlerle paylaşma olanağım yok. Önce Haldun Özen’in döneme ilişkin arşivinde yer alan gelişmelerin kayıtlarını paylaşmayı seçmiş. Yıllarla özerk yapılmamasında, geliştirilmemesinde devlet siyasetleri adına yapılanların önemli satır aralarını kayıtlı belgeleriyle paylaşmış. Saffet Rıza Alpar’ın başlattığı sağ kadrolaşmaların durdurulması çabalarını anlatmış. “Rektör ölecek anarşi bitecek” sloganlarıyla, ülkücü, siyasal İslamcı gençliğin kullanıldığı eylemlerden, çatışmalardan örnekler sıralamış. 

1977’de ODTÜ Bilgisayar Yönetmenliği’nden kendi isteği ile ayrılan, Türkiye’nin bilgisayar alanında ilk doktora yapan bilim insanı Necdet Bulut’un 1978’de KTÜ’ye bilgisayar merkezi kurmak üzere gelişini anlatmış. Kendi isteği ile sürgüne gelen, çalışkanlığı, neşesi çevresine taşan bu insanın KTÜ’ye katkılarında örnekler vermiş. 12 Eylül öncesi, insanların ölerek darbenin koşullarını hazırlamalarından birçok örneği taşımış. 26 Kasım 1978 gecesi, lojmanına giderken arabası çarpraz ateşe alınarak vurulan Necdet Bulut’la iki gün önce dolaştıklarını anımsamış. Eşi Neşe kalçasından, Yiğit ayağından vurulurken 27 kurşun sesi aktarılan, yürek yakan bir bilgi olarak kulaklarında kalmış...

ZONGULDAK BÜYÜK MADENCİ DİRENİŞİ

İşveren örgütlülüğünün başından paraşütle 12 Eylül darbe yönetiminin danışmanlığına, 24 Ocak kararlarının dikte ettirilebilmesine geçiş yapabilen Turgut Özal, DİSK yargılamaları Türk-İş’e bağlı sendikacılık ile geride kalanların da tümünün sonuç olarak etkisiz kılınmalarında gerekçe yapıldıktan sonra, projelendirilmiş amaçlara ulaşılması yollarında bir iki ince strateji oyunuyla sivil güçlü siyasal parti örgütlülüğüne yine paraşütle geçişte başarılı sonuçlara ulaşmıştı.. 1982 Anayasası, 1983 sendikal yasaları iğne oyası gibi işlenmiş olarak, sendikaların kapatılmadığı, toplu pazarlık haklarının da varmış gibi görüldüğü hükümlerle donatılmışlardı...

En kısadan bir özetleme ile, Türk-İş de kitlesel mitinglerle sokağa dökülmüş olarak yapılmış sayısız büyük mitingler, toplantılar işlevsel sonuçlar getirmeyecekti. Hakları düzenliyor gibi başlıklarla, anayasa ve yasaların metinleri içinden bağlantılı taktik düzenlemelerle, hakların kullanılabilmesi dibe vurdurulmuştu. Dünyanın en garabet yasaklı  düzenlerini getirmede ustalaşılmış yasaklı düzenlemeler sayesinde Ankara’da Türk-İş’in de işi bitirilmişti. Anayasal, yasal sınırlar içinde haklarını  koruyamayan işçilerin bahar eylemleri, yaz direnişleri de, “Özalizimin” liberal projesi sisteminin dibe vuruş sonrası parlak gelişim sürecini tüketiyor olsa da, sendikalar, işçiler için ufuktaki karanlık tabloyu silememişti. Söz elbette yine Ülkü Özen’de, Zonguldak direnişi üzerinden verdiği emeklerde, muhteşem belgesellerinde..

“Doğrusu Cumhurbaşkanı Turgut Özal Genel Maden-İş Sendikası Başkanı’nın çok para istediğini söyleyip ‘Kim ödeyecek bu paraları?’ diye açıklama yapmasaydı grevin herhalde geç farkına varacaktım. Haldun Zonguldaklı olduğu için biraz maden işçilerinin özelliklerini biliyordum. Tabii bir de Kasım 1990’da henüz kaç çocuk yapacağımızdan ne içeceğimize kadar her şeyimize karışan, her gün ekranlardan parmak sallayan bir cumhurbaşkanına tanık olmamıştık. 

Sendikanın içişlerine Cumhurbaşkanı’nın karışması gibi bir durum ortaya çıkıyordu. Madenci grevinin arka planını akıllı ve dikkatli bir biçimde tasarlayan başkan danışmanı sevgili Önder Aker’e ulaştım ve kamera ile giderek grevi çekmek için izin aldım.

Bundan sonrası benim hayatım için bir şiirdir. Her gün yürüyen, her gün talebi olan bir kent. Her akşam toplanıp ertesi günün sloganını ve yürüyüşünü tencereyle mi, ekmekle mi yapılacağını kararlaştıran grev komiteleri ve her gün dar bir sokağın dar bir penceresinden işçilere, esnafa çocuklara seslenen bir Şemsi Denizer Başkan. Bir ay boyunca hemen hemen her gün Zonguldak’a gittim. Yatalak dedeye oturduğu yerden konfeti atsın diye kâğıt getiren aile bireyleri gördüm. Satıra kafiye tuturamadı diye, “abla” diye seslenen işçileri tanıdım. Gelemeyen devlet memuru arkadaşına telefon sarkıtarak işçilerin seslerini duyuranlara tanıklık ettim. 12 Eylül sonrasının en önemli toplumsal seslerinden biriydi. Grev sırasında kaydettiğim çekimleri daha sonra Şemsi Denizer ve Sabri Cebecik’in deseğiyle “Demokrasi arayışı/Zonguldak grevi” başlığıyla belgesel haline getirdim. Sinemalarda, işçi filmleri festivallerinde gösterildi.