HDP’nin yeni eş genel başkanı Mithat Sancar: 'CHP ile ittifak yapmadık’

Eş genel başkanlığı HDP'nin kitle partisi olma yolunda attığı bir adım mı? Pervin Buldan'ın "CHP'nin çekingenliğinden çıkması gerek" sözleri nasıl okunmalı, gelecek seçimde herhangi bir partiyle ittifak hazırlığı var mı? Cumhur ve Millet ittifaklarının dışında üçüncü blok arayışına ne diyor, İYİ Parti'deki istifaları nasıl yorumluyor. HDP'nin yeni eş genel başkanı Prof. Mithat Sancar ile konuştuk. Sancar, "Bizimle diyalog kurmak isteyenlerden iktidarın kriminalize etme politikasına aldırmamalarını bekliyoruz" dedi ve muhalefete üç aşamalı onarım programı önerdi.

16 Mart 2020 Pazartesi, 06:00
HDP’nin yeni eş genel başkanı Mithat Sancar: 'CHP ile ittifak yapmadık’
Abone Ol google-news

- Kısa süre önce kurultayınızı topladınız ve HDP’nin yeni eş genel başkanı seçildiniz. Sizin eş genel başkanlığınız Kürt olmadığınız için bir mesaj olarak yorumlandı. HDP’nin Kürt milliyetçiliğine odaklı kimlik politikasından uzaklaşıp kitle partisi olma yönünde bir adım attığı görüşü var. Ne dersiniz?

HDP esasen bir kitle partisidir. Programında ilkeleri ve hedefleri tanımlanmış, dolayısıyla niteliği de fazla spekülasyona malzeme vermeyecek açıklıkta ortaya konmuş bir partidir. Sadece bir eş genel başkan değişikliğiyle partinin kimliği değişmez. Bu yorumları herkesin kendi bakış açışı olarak değerlendiririm. Eş genel başkanlığa seçilmemde etnik kimliğimin bir rolü yok. Siyasete girmeden önce otuz yıllık akademik geçmişim, kamusal/siyasal bir hikayem ve bunların toplamından oluşan bir kimliğim var. Bu partide de aşağı yukarı beş yıldır milletvekiliyim. Partiye de etnik kimliğim dolayısıyla gelmedim. Ben Mardinliyim, bu şehrin Arap toplumundan geliyorum. Babam Mardin'in Savur ilçesinden, annem merkezindendir. Her iki taraf da Arap’tır. Ana dilim Arapça. İyi de Kürtçe bilirim. Nusaybin’de doğdum, büyüdüm. Arapça’yı annemden, Kürtçe’yi daha okula başlamadan sokaktaki kardeşlerimden ve ülkedeki bütün kardeşlerimle iletişimimi mümkün kılan Türkçe’yi de okulda öğrendim. Bu üç dili kendi kimliğimde ve benliğimde uyumlaştırmayı erken yaşlardan itibaren çok önemsedim. Bunu başardığıma da inanıyorum.

- Peki bu yorumları neye bağlıyorsunuz?

Türkiye’de kimlik eksenli politik bakış çok fazla derinleşmiş durumda. Yani insanlar, önce siyasi duruşlarından ve kişiliklerinden hareketle değil etnik kimlikleri esas alınarak değerlendiriliyor. Bunun sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de çok ciddi bir kimlik problemi olduğu açıktır. Kürt sorunu diye tanımladığımız sorun bunun merkezindedir. Kimlik üzerinde baskılar olduğu da tartışma götürmez. Sadece etnik değil, inanç kimlikleri üzerinde de çok yönlü baskılar var. Alevilerin, Müslüman olmayan toplulukların hak problemleri yaşadıkları gerçektir. Dolayısıyla kimlikleri tartışmanın objektif bir temeli var. Fakat siyaseti sadece kimlik üzerinden okumayı ve kimlik meselesi üzerine kurmayı sağlıklı bulmam. Nitekim HDP, radikal demokrasiyi esas alanbir kitle partisidir.

- Gelelim gündemdeki konuya… Partinizin eş genel başkanı Pervin Buldan’ın “CHP’nin çekingenliğinden çıkması gerek. Cesarete ihtiyaç var. Bir dahaki seçimlerde daha açık, daha şeffaf birlikteliklere ihtiyaç olacağını düşünüyorum” sözlerini hatırlatmak ve sormak istiyorum: Siz de mi böyle düşünüyorsunuz?

Yapılan yorumların epeyce bir kısmında söylenen o sözleri bağlamından koparan değerlendirmeler var. Bazı çevreler, özellikle iktidara yakın kesim, CHP’ye yüklenmek için burada büyük bir malzeme bulduğunu düşündü. Oysa söylenen açıktır. Geçmişe dönük değil, geleceğe dönük bir ifadedir bu. Yerel seçimlerde CHP ile yaptığımız, örtülü bir ittifak gibi değerlendirildi. Oysa biz yerel seçim politikamızı çok açık anlattık. 

- ‘Örtülü ittifak’ yanlış bir okuma mı?

Bazılarının yanlış okuması, bazılarının kasıtlı çarpıtması diye düşünüyorum. Biz CHP ile ittifak yapmadık. Yerel seçimlerde hiçbir partiyle ittifak yapmadık. Biz bir politika belirledik: Kürt illerinde kayyımları göndermek, Batı’da iktidara kaybettirmek! Sadece kaybettirmek değil, demokrasi güçlerine de alan açmak istedik. Dolasıyla o yaklaşım, demokrasi ittifakı politikamızın da tutarlı bir sonucuydu. Bir demokrasi ittifakına ihtiyaç var. Türkiye bu yönetim altında çok ağır sorunlar, felaket boyutunda krizler yaşıyor. 

- Ama bu demokrasi ittifakı içinde CHP ile de bir noktada buluştunuz…

O ayrı mesele. Yorumlarda kast edilen, CHP ile bir masa etrafında oturup pazarlık yapmamızdı. Ama öyle bir şey olmadı. Biz tabanda ittifak çağrısı yaptık. Türkiye’de bu baskıcı yönetimi durdurmak ve değiştirmek gerekiyor. Bunun başarılacağı yer sandıktır. Yerel seçimler de böyle bir imkan sunuyordu. Demokrasiyi askıya almış, hak ve özgürlükleri tamamen ortadan kaldırmış, hukuku devre dışı bırakmış bu iktidarı ancak temel demokratik ilkelerde buluşan geniş bir ittifak değiştirebilir. “Sandıkta bunu yapmak mümkündür” dedik ve o dönemde oturup, herhangi bir partiyle pazarlık yapmadan tabana seslenerek bunu gerçekleştirebileceğimize inandık ve başardık. Tabanımız bu politikaya neredeyse firesiz destek verdi. Bu şekilde büyükşehirlerde AKP-MHP ittifakı kaybetti, başta büyükşehirler olmak üzere birçok yerde CHP’li adaylar kazandı. Fakat biz CHP’nin hangi adayları göstermesi gerektiğini pazarlık konusu etmedik, belediye meclisine üye sokup sokmama meselesini kimseyle konuşmadık. Hiçbir pazarlığımız olmadı. 

- Peki Sayın Buldan’ın sözleri bir sonraki aşamayı mı işaret ediyor? Yani CHP’den tam olarak ne bekliyorsunuz? 

Tek bir partiye dönük değil bizim çağrılarımız. Herhangi bir partiyle bugünden kararlaştırılmış bir ittifak hazırlığımız yok. Türkiye’de belli ilkeler temelinde normalleşme ve demokratikleşme hedefine inanan her çevreyle diyaloga ve mümkünse birlikte çalışmaya hazırız. Bunlar partiler olabilir, tek tek bireyler olabilir, meslek örgütleri, dernekler, kısacası herkes olabilir. Somut bir seçim birlikteliğine yönelik olmayan, bunun öncesine ve ötesine dair bir çağrıdır bu. Seçim vakti geldiğinde elbette somut ittifaklar da konuşulacaktır. Zira Türkiye’de mevcut sistem değiştirilene kadar ittifaklar zorunludur. Bugünden başlayarak yapılması gereken öncelikli iş, bir onarım programını müzakere etmektir. Biz bu programı üç başlık altında topluyoruz: Bunların ilki Olağanüstü Hal’in yarattığı çok ağır tahribatlar. Yüzbinleri bulan, milyonları etkileyen ihraçlar söz konusu. Çok keyfi bir tasfiye yaşandı. Bütün muhataplarımıza bunu hukuk ve adalet temelinde tamir edecek bir programı birlikte oluşturalım diyoruz. Bundan rahatsız olan, bunu düzeltmek isteyen herkesle konuşmaya hazırız, bizim de kendi önerilerimiz var. 

- İkincisi?

Yargı ve adalet meselesi. Ağır adaletsizlikler, haksız mağduriyetler yaşandı. Çok keyfi tutuklamalar gerçekleşiyor. En son biliyorsunuz gazeteciler tutuklandı. Aynı zamanda Selçuk Mızraklı mahkum edildi. Gözlerden kaçan başka bir adaletsizlik, Aysel Tuğluk’un cezasının çok keyfi şekilde onanmasıydı. DTK soruşturmasında İHD Başkanı ve başka kişiler inanılmaz keyfilikle ceza aldılar. Hiçbir temeli, hukuki dayanağı olmayan dosyalar bunlar. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davasını sayarak devam edebiliriz. Sadece bizim arkadaşlarımız değil, her kesimi etkileyen çok ağır bir adaletsizlik var yargı alanında. Bunu tamir için bugünden itibaren ne yapabileceğimizi, bundan rahatsız olan herkesle konuşmaya, çalışmaya hazırız. 

- Onarım programının üçüncü maddesinde ne var?

Üçüncüsü halk iradesi, demokrasi tahribatı; o da kayyım meselesidir. Kayyım uygulaması, halk iradesini yok sayan, demokrasinin temeline yönelik çok ağır bir darbedir. Bunun sadece bizim belediye başkanlıklarını kazandığımız illerle sınırlı kalmadığı, kalmayacağı da ortadadır. Yoklama anlamında hamleler yapılıyor; Yalova buna bir örnektir. İstanbul’da 31 Mart’tan sonra yaşanan şey de buydu. İktidarda kayyımı, bütün ülkeyi kapsayan kalıcı bir sistem haline getirme anlayışı ve arayışı var. Bu meseleyi de tüm demokrasi güçleriyle çalışmaya hazırız… Bu aşamayı geçip, seçim aşamasına geldiğimizde ittifakın hedefleri de böylelikle belirlenmiş olur. Kimseye bize katılın demiyoruz, herkes çıkarabileceği sesi çıkarsın. İttifak çağrımızda da bizim öncülük tekeli iddiamız yok. İlk etapta, geniş bir ortak demokratik tavır istiyoruz. Seçim zamanında yapılacak ittifakların da zeminini şimdiden hazırlamak için imkan sunuyoruz. İlk seçimlerde iktidarı değiştirebilirsek, bir geçiş sürecine gireceğiz. Bu sürecin esas meselesi, mevcut sistemin nasıl değiştirileceği ve yerine neyin getirileceğidir. Geçiş sürecinden sonra elbette farklı önerilere sahip partiler, siyasi rekabetlerini sürdürürler. Bu konuda mutlak bir mutabakat bekliyor değiliz ama geçiş süreci için bir kısa anayasa paketi üzerinde çalışmak lazım. 

- Şunun cevabını netleştirebilir miyiz? “CHP’nin çekingenliğinden çıkması gerek. Cesarete ihtiyaç var. Bir dahaki seçimlerde daha açık, daha şeffaf birlikteliklere ihtiyaç olacağını düşünüyorum!” cümlesini tam olarak nasıl anlamamız gerekiyor?

Söylemek istediğimiz şu: Bizimle bu konularda diyalog kurmak isteyenlerden iktidarın kriminalize etme politikasına aldırmamalarını bekliyoruz. İktidarın muhalefet partilerini birbirinden koparma ya da birbirine düşürme taktiklerinin daha çok farkında olmalarını istiyoruz. Bizimle diyaloğu engelleyen en önemli şey, iktidarın bu propagandasının muhalefet partilerinde öyle ya da böyle etkili olmasıdır. Biz diyoruz ki bu iktidardan bu kadar şikayet ederken, onların propagandasından etkilenmek anlaşılır bir durum değildir. O nedenle daha cesur davranmalarını bekliyoruz. Biz HDP olarak her şeyi kamuoyuyla paylaşmaya her zaman hazırdık, yine hazırız. İsteyen her partiyle de görüşürüz. Ama temel mesele şu: İktidarın kendi ömrünü uzatmak için uyguladığı kriminalize etme politikalarına aldırmayın, prim vermeyin. Çünkü bu politika dün bize yönelmişti, bugün ve yarın da yönelir; ondan önce İYİ Parti’ye yönelmişti, yine yönelebilir. Farklı zamanlarda ve bugün CHP’ye yönelmişti bugün daha da yoğunlaşıyor; Engin Özkoç olayını biliyoruz. İktidar muhalefeti korkutarak bölme ve etkisizleştirme politikasında başarılı olursa, baskıyı daha da arttıracağı gibi muhtemelen iktidarını sürdürmenin şartlarını da oluşturur. 

- İktidar ortağının grup toplantısındaki şu sözlerini hatırlayalım: “Serok Ahmet’in PKK özlemi, Babacan’ın HDP sevdası, Kılıçdaroğlu’nun bölücülük merakı siyasette üçüncü bir blok arayışı değil düpedüz vatana ihanettir.” Böyle bir siyasi ortamda daha fazla cesaret beklemek mümkün müdür?

Mümkündür. Aksine, cesur olunmaması anlaşılır bir durum değil. Ben bu sözlerin hiçbirine cevap vermeyeceğim. Biz bu tür menfi ve tahrip edici dille değil yapıcı bir dille hareket etmek istiyoruz ve bunda kararlıyız. İkincisi; siyaseti başkalarını düşmanlaştırma üzerinden yapmayacağız. İnsanların ortak iyi ve kamu faydası etrafında bir araya getirilmesi gibi temel bir düşüncemiz var. Dolayısıyla böyle suçlamalara doğrudan cevap vermeyi çok gereksiz buluyorum. 

- Böyle bir ortamda daha fazla cesaret göstermek herhangi bir parti için kolay mıdır, onu soruyorum…

Aslında bu dilin bir etkisinin olmadığını 31 Mart’ta gördük. 31 Mart’ta iktidar ortaklarının bu suçlayıcı, kutuplaştırıcı dili zirveye ulaştı. İktidara oy vermeyen bütün kesimler hain ilan edildi. Peki ne oldu? İktidar kaybetti. Bu toplum artık o dili istemiyor. Bu toplum artık o dile kanmıyor, o dilden ürkmüyor. Cesaret ve feraset açısından toplum, siyasi partilerin önündedir. Bunun siyasi partiler tarafından da daha iyi görülmesini istiyoruz. Biz mücadele etmeyi bilen bir partiyiz. Bu saldırıları bizden daha iyi göğüsleme tecrübesi ve hikâyesi olan ikinci bir parti yok. Bunu siyasette yeterli bir standart olarak da görmüyoruz. Direnmek, siyasetin tek biçimi ve esas içeriği değildir. Çok önemlidir ama biz siyaseti daha ileriye taşıyoruz. Diyoruz ki biz direnerek ayakta kaldık ama bunu demokrasiyi, özgürlüğü ve adaleti getirmek için yapıyoruz. Bu ülkede değişime katkı yapacak bütün güçler içinde motor bir rol oynamak istiyoruz. Eşit özne olarak bütün demokrasi güçleriyle bu ülkeyi birlikte yönetmek istiyoruz.

- HDP’siz bir ittifak düşünülemez mi?

Açık olarak, düşünülemeyeceğini iddia ediyoruz. Bizsiz olmaz ama sadece bizimle de olmaz. Bunun da farkındayız. 

KARA DELİK YARATMA PEŞİNDELER

- CHP’den sonra İYİ Parti’yi konuşalım istiyorum. Kulislerde Cumhur ve Millet ittifakları dışında siyasette ‘üçüncü bir blok’ oluşturmak için çalışmalar olduğu, İYİ Parti için de, sizin CHP ile yakınlaşmanızdan rahatsız olanların da bu üçüncü blokta yer alacağı konuşuluyor. 

Açıkçası ortaya çıkmış veriler olmadan bu konuda spekülatif değerlendirme yapmayı istemem. Başka partilerin ne yaptığına değil öncelikle bizim ne yaptığımıza odaklanıyoruz ama bütün arayışları da dikkatle takip ediyoruz. Arayışlar ne yönde olursa olsun nihayetinde amaç bu yönetimi değiştirmekse yol bellidir. İster yeni bir cephe oluşturulsun, ister mevcut ittifaklarla devam edilsin fark etmiyor.

- İYİ Parti içindeki HDP rahatsızlığını da konuşalım istiyorum. Parti sözcüsü Yavuz Ağıralioğlu, sizin için ‘çocuklarımızın katiline katil diyemeyen bir şebeke’ açıklaması yaptı.

Bu tür sözlere cevap vermeyi zul sayarım, ihtiyaç görürsek grup başkanvekillerimiz ve sözcülerimiz açıklama yapar. Sadece şunu söyleyeceğim: HDP demokratik siyasetten asla vazgeçmeyen bir partidir. Bütün aciz karalamalara rağmen oyunu sürekli artırmaktadır. Bu tür suçlamalar yapanlara en güçlü cevabımız şudur: HDP demokratik siyasetin sigortasıdır, güvencesidir. Böyle saldırılara kızarak demokratik siyasetten vazgeçsek, mesela yorganı yakmaya kalksak o zaman demokratik siyaset bir bütün olarak hızla çoraklaşacaktır. Demokratik siyaseti çökertmeye yönelik her girişim, her fiil ve söz, karanlık senaryoların önünü açar. Bazıları bunu bilmeden yapıyor olabilir, ama bazılarının bunu bilerek ve isteyerek yaptığı da şüphesizdir. Onlar “kara delikler” yaratma peşindeler. O yönde atacakları her adımın, önce kendilerinin kara deliğe yuvarlanmalarına yol açacağını hatırlatmak görevimizdir. Ama onlar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, ülkedeki karanlık senaryoları ve kara delik açma heveslerini demokrasi güçleriyle birlikte boşa çıkaracağımıza inancımız tamdır.

- Erken seçim bekliyor musunuz?

Erken seçim istiyoruz. Bu yönetimle devam ettiğimiz her gün toplum çok daha ağır bedeller ödemek zorunda kalıyor. Dolayısıyla muhalefet de bir an önce sandıkla değişimi sağlamak için erken seçim istemelidir. 

- Bugün erken seçim olsa oyunuz yüzde kaç çıkar?

Anketler yüzde 12-13 diyor ama ben şu an seçim olsa oyumuzun yüzde 20’lere yaklaşabileceğini, 15’i kesin aşacağını düşünüyorum. Bu sahadan aldığım bir izlenimdir.

MUHASEBE YAPMALILAR

- Davutoğlu ve Babacan parti kurdu. Her iki partiye de HDP olarak yaklaşımınızı öğrenebilir miyim?

Yeni partilerin ülkede ve barış ve demokrasi çabalarına katkı sunmalarını temenni ediyoruz.  Şunu da belirteyim: Bizim intikamcı bir anlayışımız yok. Ancak sözle ya da eylemle bir geçmiş sorgulaması yapılmasını da demokratik bir erdem olarak görürüm. Her partinin geçmişteki yanlışları, doğruları konusunda cesur ve samimi bir muhasebe ve yüzleşme yapması gereklidir. Bu, her türlü öfke, kin ve intikam duygusunun da ortadan kalkmasını sağlar. Şayet bu partiler yeni bir aktör olarak çıkıyorsa, geçmişte de belli bir hikâyenin içinde yer almışsa ve bu hikâye bugün o partilerin çıkışında asıl hareket noktasıysa o zaman hikâyenin bu kısmına ilişkin daha samimi ve cesur bir muhasebeyi yapmaları da doğrusu beklenir.

ORTADOĞU BARIŞ ENTERNASYONELİ ÖNERİYORUZ

-“Astana’da Soçi’de mutabakat aranmaz. Mutabakat arıyorsanız işte Dolmabahçe mutabakatı, olmadı yeni bir mutabakat yapalım” dediniz. Bu çağrı hükümete mi?

Hayır, herkese! Belli kesimler bunu iktidara yönelik “Gel masaya oturalım” çağrısı olarak yorumladı. Öyle değil. Bizim çağrımız, Kürt sorununda demokratik çözüm ve kalıcı barış isteyen herkesedir. Ancak 28 Şubat 2015'te Dolmabahçe'de gelinmiş bir aşama vardı. Eğer ona bağlı kalınsaydı, sonraki adım Türkiye’de silahların kalıcı bir şekilde susmasını sağlayacak yolu açıyordu. Bu açıdan iktidara da bir çağrı var burada: Savaş ve yıkım politikasından vazgeçin, o mutabakatın gereklerine uygun bir politikaya geri dönün! Ama bunun çok zor olduğunu görüyorum. Ayrıca iktidar bugün o yola geri döndüğünü söylese bile, ondan sonrasını en geniş toplumsal katılım ve mutabakatla yürütmek gerekir. Bu nedenle toplumun bütün kesimlerine çağrı yapıyoruz. Suriye’de de aynı politikayı uygulamak lazım. Soçi’ye Astana’ya gitmeye gerek yok. Bu bölgenin sorunları bu bölgenin halklarıyla çözülür. Çözümü süper güçler arasında tehlikeli cambazlık politikalarıyla bulamayız. Nitekim bu politikanın bedellerinin ne kadar ağır olduğu da ortaya çıktı. Biz bir ‘Ortadoğu Barış Enternasyoneli’ öneriyoruz. Ortadoğu masamız çeşitli ülkelerin siyasi aktörleri ve sivil çevreleriyle güçlü bağlantılara sahiptir. Bunu da programlamaya başladık.

MUHATAP TOPLUM KURUM MECLİS HAKEM VİCDAN

- Çözüm sürecinde akil insanlar heyetindeydiniz. Yeni bir çözüm süreci olur mu?

Eski tarz çözüm sürecinin şüphesiz faydaları oldu ancak bu yöntemle nihai sonuca ulaşılamadığını tecrübe ederek gördük. Şu anda o tarz bir çözüm sürecine uygun ortam olduğunu da düşünmüyorum. Ama olsa bile yeni bir çözüm süreci değil, yeni bir çözüm yolu, yeni bir çözüm ufku, ruhu ve programı yaratmamız lazım. Burada elbette toplumun büyük bir kısmının rızasını almayı hedeflemeliyiz. Bunu da şeffaf ve demokratik usulde yönetmeliyiz. Muhatap olarak toplumun tümünü, kurumsal olarak meclisi, hakem olarak ülkenin bütün vicdanını alalım, gelin en geniş katılımlı demokratik çözümü, kalıcı barışı sağlayalım.

- Bunun önünde engel var mı?

Bunun önündeki engel mevcut iktidardır. Ya bu iktidarı ilk seçimde sandıkta değiştireceğiz ya da kendi tabanı iktidarı zorlayıp, farklı bir yola sokacak ve sadece bizimle değil, ülkedeki tüm temel aktörlerle diyaloğu kurumsallaştıracak bir çözüm yoluna zorlayacak.

BU BİR İNSANLIK KRİZİDİR

“Merkel bundan üç yıl önce Türkiye’ye geldiğinde bizimle de görüşmüştü, kendisine de söylemiştim. Bu anlaşma, mülteci sorununu çözmeyecektir. Çünkü burada barışı esas alan, kalıcı barışı hedefleyen bir niyet görmüyoruz. Tam tersine Avrupa’nın tek kaygısı var: “Göçmenler, sığınmacılar Avrupa’ya gelmesin!” Bunun karşılığında Türkiye’deki yönetime siyasi de dahil her türlü desteği sundular. Merkel seçimlerden önce II. Dünya Savaşı sonrası Alman dış politika tarihinin hiçbir döneminde görülmeyen bir şey yaptı. Bu Alman dış politikası için bir kara sayfa olarak değerlendirilebilir. Bakın, hiçbir Alman başbakanı seçim dönemindeki bir ülkeye ziyarette bulunmaz. Bu, 1949 sonrası Alman dış politikasının en temel ilkelerinden biridir. Ancak Merkel, 1 Kasım 2015 seçimleri  öncesinde Türkiye’ye geldi ve Erdoğan’la birlikte fotoğraf verdi. Bu elbette “Avrupa’nın açık desteği var” olarak yorumlandı ve yansıtıldı. Türkiye’deki pek çok ihlal ise görmezden gelindi. Bütün bunlar hükümeti daha keyfi ve daha otoriter olma konusunda cesaretlendirdi. Bunun üzerine Alman yetkililere “Sizin amacınız ne?” diye sordum. Onlarsa bize “Bazı sorunların farkındayız ama mülteci akınını durduramazsak Avrupa’da aşırı sağın yükselmesini durduramayız.” diyerek cevap verdiler. Ben bu yaklaşıma katılmadım ve “Böyle devam ederseniz hem burada istikrar sağlanmayacak, hem de aşırı sağ yükselecek” dedim. Mahmut Derviş’in kitabının güzel bir başlığı var: “Biz kaybettik, aşk da kazanmadı.” Siz kaybettiniz, bari aşk kazansaydı diyorum ben de. Ama maalesef olmadı. Zira gündelik, keyfi politikalarla böylesi köklü bir sorunu çözemezsiniz. Aşırı sağın tarihsel ve çok çeşitli kökleri var. Siz mülteci korkusunu kendi politikanızın temeli yaparsanız, aşırı sağın beslendiği kaynakları istismara açık hale getirirsiniz; yani aşırı sağın körüklediği ve beslendiği korkuyu derinleştirerek yaygınlaştırır ve de önünü açarsınız. Bu politikanın insanlık için utanç verici yanlarını maalesef şimdi görüyoruz. Türkiye’de hükümet sığınmacıları şantaj aracı olarak kullanıyor. Bu insanlık adına utançtır; bu bir insanlık krizidir! En savunmasız, acısını ifade etme imkânı bile bulunmayan insanlara bu şekilde muamele eden bir toplum, vicdanını kaybeder. Aynı şey uluslararası toplum için de geçerli. Vicdanını kaybeden toplum ise felaketleri davet eder.”

ÜZERİMİZE DÜŞENİ YAPACAĞIZ

Koronavirüsün iklim kriziyle bağlantısına dikkat çeken Mithat Sancar, HDP’nin aynı zamanda bir ekoloji partisi olduğunu ve Türkiye’deki salgının takipçisi olacaklarını söyledi: “Sağlık kuruluşlarıyla istişare halinde politika belirliyoruz. Türk Tabipler Birliği, Sağlık Emekçileri Sendikası gibi çevrelerden düzenli bilgi alan bir sağlık komisyonumuz var. Onlar bilgileri öncelikle Sosyal Politikalar, Ekoloji, Ekonomi ve Hukuk komisyonlarıyla paylaşıyor. Doğru bilgilendirme ve tedbir çok önemli. Partimiz bu konudaki gelişmeleri izliyor ve gerekli açıklamaları yapıyor.”

MİTHAT SANCAR KİMDİR? Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Ardından aynı üniversitede “Temel Hakların Yorumu’’ konulu teziyle 1995'te doktorasını verdi. 1999'da da ‘‘Hukuk Devleti’’ konulu teziyle doçent, 2007'de profesör oldu. 2015'te HDP'den milletvekili oldu. Çözüm sürecinde Akil İnsanlar Komisyonu'nda yer aldı. 23 Şubat'taki kurultayda HDP'nin yeni eş genel başkanı seçildi. Ankara'da ittifaklar konuşulurken bize de sormak kaldı.