Her soru sorgulama mıdır? Feridun Andaç’ın yazısı...

Neye göre okuruz? Okuma seçimlerimiz, yönelimlerimizin belirleyicisi nedir? Max Frisch’in “soruşturmalar”ını okurken, okumayı içeren benzer soruşturma sorularını önceden kendime sormak istedim.

22 Ağustos 2021 Pazar, 00:02
Abone Ol google-news

Çizim: THOMAS RUCKSTUHL

OKUMA UĞRAŞI

Okuma uğraşımın neden / niçinlerini iyi kötü bilsem de; bunları birer birer soruşturma sorusu olarak kendime yöneltmem okurluğum kadar neden yazdığımı da yeniden sorgulattı bana.

“Nasıl bir okursunuz?”, “Niçin okursunuz?” gibisinden sorulara geçmeden önce; soru sormanın yordamı üzerine de yeniden düşünmeye başladığımı söylemeliyim.

Yüzlerce söyleşi yapmış, binlerce soru sormuş biri olarak kendinize sormaya yöneldiğinizde, bunun hiç de “kolay” bir çaba olmadığını görüyorsunuz.

Nice zaman önce “Kendimle Söyleşimler” adını verdiğim kitabı kurmak için notlar almaya yönelmiştim. Amacım belirli konular / kavramlar / temalardan yola çıkarak hayat / sanat / edebiyat, vb. üzerine düşüncelerimi dile getirmekti.

Çıkış noktamda sorular vardı elbette. Ama öncelikle konu ve temaları belirlemeye başladım. Bunların ortaya çıkması kendi sorularını getirecekti elbette.

İlk aşamada yüze yakın tema belirlemiştim. Bunların bana göreliği neydi, ne düşünüyorum her biri üzerine…Örneğin; kimlik, siyaset, tutku, aşk, mimarlık, renkler, ülke, gerçeklik, ayna, ağaçlar, iklim, haz, kötülük, çürüme, vandallık, yüzleşme… Bunlar ne anlam ifade eder benim için…

Her birine dair tek bir soru değil de, çoklu sorularla (tıpkı Max Frisch gibi) soruşturma biçiminde o tema / izlek / konu üzerine neler düşündüğümü ortaya çıkaracak bir söyleşim dizemi tasarlamıştım.

Fotoğraf: FRIEDRICH KAPPELER

YANITSIZ SORULAR DÜŞÜNDÜRÜR!

Şimdilerde Frisch’in Sorular, Sorular, Sorular adı verilen “soruşturma” kitabına (*) bu bakışla göz atarken; o(nun) yanıtsız soruların(ın) ne anlama gelebileceğini düşündüm ilkten.

Max Frisch’e göre, okurun da bunlar üzerine kendine soracağı sorularla ne/leri, nasıl yorumlayıp düşünebileceğini göstermesi anlamlı geldi bana.

Kuşkusuz o soruları okurken bir yandan da Max Frisch’in yanıtlarının neler olabileceğini düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.

Frisch’in kitabını okurken Vüs’at O. Bener’e, Tomris Uyar’a, Leylâ Erbil’e, Necati Cumalı’ya birer söyleşi kitabı için hazırladığım sorularımı hatırladım. Her birine bir yerden başlamış olsak da tamamı yanıtlanamamıştı. Ama soruların tümüne göz attığımda okura çok şey anlatabilen soruların olduğunu gördüm.

Yanıtsız sorular bazen öyledir. Sizi daha çok düşündürür. Ama yanıt vermek isterseniz; bu hem cesaret, hem zaman, hem de özen gerektirir.

Yanıtsız sorular demişken şunu da hatırlarım:

İlk ve tek kitabı yayımlandığımda, Tarık Akan’a Anne, Kafamda Bit Var’dan yola çıkarak sinema yolculuğunu anlatabileceği bir söyleşi önerisinde bulunmuş, elliye yakın soru hazırlayıp kendisine iletmiştim. “Bunlar bir kitaplık sorular,” deyip mesafeli durmuştu.

Benzer kapsamda sorular hazırlayıp ilettiğim Ferhan Şensoy’un (2000’lerin başıydı), Bodrum’dan arayıp yanıtları gönderdiğinde; “üniversite sınavına girmiş gibi oldum,” demesini de unutamam.

Yanıtsız sorularım çoktur. Örneğin; Şevket Pamuk, Hasan Cemal, Zülfü Livaneli… Bunlara pek çok adı da ekleyebilirim.

Kısaca şunu söyleyebilirim; kendisine sorular soramayanın başkalarına da pek soru sorabileceğini sanmıyorum! Max Frisch, bize, biraz da bunu hatırlatıyor.

ÖNCE YAZMAK...

Yazınca görmeye başlıyorum. Ama öncesinde düşünedurduğum kesin. Kalemi elime aldıysam, o ilk cümle gelip beni bulmuştur.

Çoğunlukla da o kıyıya gelmeme neden olan şey bir ad, bir başlık veya bir sözcükle gelen cümledir.

Sonrasında durmadan yazarım. Ne nereye, nasıl gidiyor diye de bakmam.

Her yazının kendi durakları vardı, bir de ölçütleri.

Bazen kendimce çizimler, resimlerle, hatta birtakım eskizlerle onları bezerim. Defterim bir oyun bahçesine döner.

Çizmek nefes almaktır da. Derdim bir şeyi açıklamak da değildir. Ne reçeteyle bir şey öneririm, ne de yol gösteririm. Hissettiğim, düşündüğüm, görüp yorumladığımı, bazen de öfke duyduğumu sözcüklerle buluştururum. O nedenle akışkan kalem seçerim yazarken.

Yazmak bir yoldur benim için. Bundandır takılıp bir yerde kalmayı, gereksiz yersiz beklemeyi sevmem yazarken. Akışkan bir yazıyı akan suya benzetirim. Evrilip bükümlenir, iner çıkar, durulanır ama gene de o akışkanlığın kendi devinimini hiç bozmaz.

HAYATI ANLAMANIN BİR YOLU

Yazmak, düşünceyi biçimlendirmek / biçimlendirerek dışa vurma eylemidir. Düşünce olmadan yazı olmaz. Bizi yazıya götüren düşüncedir. Ne üzerine niçin konuştuğumuzdur.

Yaşar Kemal, “Savrun’un Gözü”nü yazmak istiyordu. “Yalnızca bir nehri, suyu ve ormanı anlatmak istiyorum,” demişti bir gün. Bu düşüncesini gezindirip durmuştu yıllardır.

Nasıl yazacağına dair sorular sorup sorup duyuyordu kendine yıllardır. Her konuşmamızda mutlaka değinirdi buna. Evet, sorular sormadan yazamaz, anlatamazsınız.

Şimdilerde Ozan Sağdıç ve Adnan Binyazar üzerine “nehir söyleşi” kitapları kurmaya yöneldiğimde, önce bu iki ayrı dünya anlatıcısına nasıl sorular sorabileceğimin seyrine çıktığımı söylemeliyim sevgili okurum.

Sonra, sormak; soruşturmak da değil midir aynı zamanda. Hayatı anlamanın da bir yolu…

(*) Sorular, Sorular, Sorular / Max Frisch / Çev. Ogün Duman / YKY / 107 s. / 2021.