İletişim Yayınları klasikleri…

Klasikleri okumak insana ne katar? Her çeşit (düşünsel, duygusal, iktisadi) iletişimin olağanüstü ölçüde hızlandığı 21. yüzyılda klasik sayılmak için beklenen süre eskisi kadar uzun değilse de, tarihî perspektif, geçmişe dönük bakış hâlâ önemli.

27 Mart 2020 Cuma, 12:44
Abone Ol google-news

Modern çağda “klasik”lerle ilgili isabetli tanımlardan birisini “What is a Classic?” (“Klasik Nedir?”) başlıklı makalesiyle T.S. Eliot yapmıştır. Eliot, özetle, bir yapıtın klasik olup olmadığını anlayabilmek için “geçmişe dönük bir bakışa ve tarihî perspektif”e gerek duyduğumuzu öne sürmüştür.

Sahiden de Shakespeare’in oyunlarının klasik kabul edilmesi 19. yüzyılı bulmuş; Hamlet’in Romantikler tarafından yeniden keşfedilmesi için birkaç yüzyıl beklemek gerekmiştir. Dostoyevski, Rus romanının iki büyüğünden biri kabul edilmeden önce Saltıkov gibi yazarlarla denk sayılmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sağlığındaki lakabı “kırtıpil Hamdi”dir. Örnekler sınırsızca çoğaltılabilir.

TARİHİ PERSPEKTİF VE KLASİK YAPIT

Her çeşit (düşünsel, duygusal, iktisadi) iletişimin olağanüstü ölçüde hızlandığı 21. yüzyılda klasik sayılmak için beklenen süre eskisi kadar uzun değilse de, tarihî perspektif, geçmişe dönük bakış hâlâ önemli.

Ancak tarihî perspektif, kendi başına “klasik” saptamak için yeterli ölçüt değil. Tarihe her zaman belirli seçimlerle yaklaşırız ve bu seçimler perspektifleri de değiştirir: 21. yüzyılın klasik yapıttan beklentileri ile İskenderiye Ekolü’nün klasik yapıt tanımı oldukça farklıdır. Klasik terimini Antik Yunan edebiyatını tanımlamak üzere icat eden İskenderiye Ekolü, bir dizi biçimsel kurala uygunluğu “klasik olmanın” önkoşulu saymıştır.

TRAJEDİ, EPİK, ODE, SATİR!

Romalılar büyük ölçüde retorik temellere oturan bu yaklaşımı devralıp Yunan klasiklerine öykünmeyi klasik olmanın ölçütü kılmışlardır. Rönesans ise hem Yunan hem de Roma klasiklerini model alan bir klasisizm tanımına yaslanmıştır.

Klasik tanımının tarihî evrimi Rönesans’la beraber sabitlenmiş ve Batı’da “klasik” tarz uzun süre Yunan ve Roma’ya özgü bir üstünlük olarak anlaşılmıştır. Klasik dendiğinde akla Homeros’tan Juvenalis’e Yunan ve Romalı sanatçıların yapıtları gelmiştir. Eşzamanlı olarak klasisizm biçimsel kurallara; trajedi, epik, ode, satir gibi türlerde yetkinlik koşuluna bağımlı kılınmıştır.

ROMANTİK KLASİKLER...

18. yüzyıl sonlarına gelindiğinde, Romantizm’in ilk kuşak şairlerinin “duyguların kendiliğindenliği”ne verdikleri önem ile “klasik ilkelere bağlılık” arasında bir karşıtlık ortaya çıkmıştır. Klasik tarz; biçimsel disiplin, kişisellikten sıyrılma ve nesnellikle eşit tutulurken Romantikler’in bireysellik, kendiliğindenlik ve dâhilik iddiaları bir sapma olarak karşılanmıştır. Sonraları Alman romantikleri arasına dâhil edilecek olan Goethe bile yaşadığı dönemde “klasikleri sağlıklı, Romantikleri hastalıklı” bulmuştur.

Bu duygu-akıl karşıtlığı çoktandır aşıldı ve bugün Romantiklerin yapıtlarına klasikler arasında yer verip Byron’dan Shelley’e birçok Romantik klasikten söz edebiliyoruz. Ancak 18. yüzyılda; Horace’ın Ars Poetica’sına ya da Aristoteles’in Poetika’sına uymayan bir yapıtın klasik sayılmasının yolu yoktu; Gogol’ün Burun öyküsü gibi yapıtlar ise klasikler arasında değerlendirmeye bile alınmazdı.

REALİZM VE NATÜRALİZM

19. yüzyılda değerlendirme ölçütü kökten değişti ve klasisizmin biçimsel kurallarına uymayan, gündelik-sıradan hayattan sahneler betimleyebilen, anlatımda zaman zaman konuşma diline kayan yapıtları klasik statüsüne yükseltecek olan yeni edebiyat akımları (realizm ve natüralizm) ortaya çıktı.

Bir taşra doktorunun hayatından uzun betimlemeler okuduğumuz Madam Bovary’nin ya da bir delikanlının zihninden ölüm ve yaşam, hastalık ve cinayet, bilim ve hurafeyle ilgili düşüncelerin akışına tanıklık ettiğimiz Suç ve Ceza; klasisizm ve neo-klasisizmde olduğu üzere biçimsel kurallara uygunluktan ziyade bireysellik, iç gözlem, ruhsal derinlik, nesnel gerçekliğe sadakat, olay örgüsü ve anlatımda sahicilik gibi ölçütlere dayanan yapıtlardı.

Edebi beğeninin demokratikleştiği; eğitim seferberlikleri sonucu okuma-yazma oranlarının arttığı; ulusal edebiyatların önem kazandığı bir tarihî evrenin ürünleri olan bu yapıtlarla birlikte “klasik” payesi belirli bir edebiyatın üst düzey yaratıcılık ürünlerinin hemen hepsini kapsayan genel bir anlam kazanmıştır.

Çağımızda James Joyce’un Ulysses’i, Ezra Pound’un Sextus Propertius’u gibi klasik antikiteye dönerek klasikleşme yoluna girmiş yapıtların sayısı gitgide azalırken 19. yüzyıl - özellikle romanda - klasik olmanın normu ve ortodoksisini belirlediğinden klasik dendiğinde aklımıza daha çok Stendhal, Zola, Balzac, Dickens, George Eliot, Dostoyevski, Tolstoy gibi yazarlar geliyor.

Üstelik bu yazarların yapıtlarından söz ederken çok zaman “çağdaş klasik” ya da “modern klasik” deme ihtiyacı da duymuyoruz; “klasikler”le hangi yazarlar ve yapıtları kastettiğimiz hemen anlaşılıyor.

MODERNİSTLERİN KARMAŞIK ÜSLUBU

Kuşkusuz 19. yüzyıldan sonra da edebiyatta klasik kategorisini genişleten buluşlar yapıldı. “Modernistler” dil ve anlatımın sınırlarını sorunlaştıran; gerçekliğin görünür olmayan, insan bilincine içkin katmanlarını araştıran özgün üsluplarıyla edebiyatta kalıcı bir çığır açtılar. Bugün James Joyce ve Virginia Woolf’un yapıtlarını da klasikler arasında sayabiliyoruz. Modernistlerin karmaşık üslubu klasiklerle ilgili şöyle bir sonuç veriyor: Klasikleri sevmek, onlardan keyif alabilmek, aynı zamanda zorlu bir anlama çabasını göze almaktır. Karanlığın Yüreği’nden haz alabilen bir okurun dümdüz bir kolonyalizm anlatısından keyif almaması muhtemeldir.

‘KLASİKLER İNSANIN DUYGULARINI EĞİTİR!’

O halde, klasikleri sevebilmek Rönesans’ta yahut 18. yüzyılda olduğu gibi 21. yüzyılda da bir üstünlük göstergesi midir? Edebiyatta ve hayatta eşitliğe inananlar açısından bunun doğru bir soru olmadığı besbelli. Bu hiyerarşik bakışla klasikleri kaskatı bir kibirle sahiplenmekten öteye geçemeyiz.

“Klasikleri okumak insana ne katar?” sorusu bana kalırsa daha doğru bir başlangıç noktası. Bu sorunun da tek bir yanıtı yok; yine de klasik bir yapıta gönderme ile, klasikler her şeyden önce insanın “duygularını eğitir” ve ona hayata empati temelinde bakabilmeyi, başkalarının gözünden, ruhsal pencerelerinden dünyanın nasıl göründüğünü görmeyi öğretir, diyebilirim.

Flaubert’in Duygusal Eğitim’ini Cemal Süreya vaktiyle “Gönül ki Yetişmekte” diye Türkçeleştirmişti. Bunun genel olarak klasiklerin okura ne kattığını çok iyi anlatan bir çeviri tercihi olduğunu düşünüyorum, zira insanın kendi gönlünü her yaşta yetiştirmek üzere okuyabileceği birçok klasik var.