İncecik yağan yağmurun tanrısı

Eski havagazı fabrikasını kültür mekânı haline getirmek, iyi fikirmiş doğrusu. İki gün boyunca, yaşamdan yalıtılmış şekilde, kitaplardan ve edebiyattan konuştuk.

28 Ekim 2020 Çarşamba, 08:18
Abone Ol google-news

1.

Yağmurlu günler türlü duyguların geçit törenine döner; öfkeyi de içinde barındırır çoğu zaman, nedense salt güzel duygular uyandırdığı sanılır; türlü imgelerden farklı düşünceler üretmenin yaratıcılıkla ilgisi var mıdır, yoksa kısaca mizaçla açıklanabilir mi? 

Tek başına ayakta durmayı beceremeyen kimse tanrısına saklanır- o tanrı çok zamandır yorgun olsa gerektir; “hangi birinizle uğraşayım?” demediği için dilsiz sanırız onu, oysa açık konuşur! 

Yağmurun tanrı yaratısıyla ilgisi yoksa da hem ona hem de inanana iyi geldiği için itiraz etmeden bakarım öylece… İçimde büyüyen yaşlılığa duyduğum öfke ile çocukluk düşlerinin kargaşası arasında kaybolurum.

Bilinçaltı dedikleri anlamsızlık değildir, şiire bulanmış yeni bir tür anlamdır.

2.

Yolculuk çok kimseye cazip gelir; tuhaftır, yer değiştirmekten hep kaçındım uzun yıllar, belki analistin bulması gereken yanıt bu olacaktır bana dair. Memur aileleri yerleşik hayat özlemi duyar, belki de bundandır yer değiştirmekten kaçınmam. Memur ailelerinin yazgısı benzerdir ayrıca; daimi göçebelik halleri hikâye olsa, hep diğerini çağrıştırır. 

Romancı ve şair, üstelik alışık olmadığımız konforlu koşullarda yola düşerken elbette bunları düşünmedim. Yazmak; olan bitenin ardından “yazıyı hak eden” her neyse onu bulmaktır. Yolculuğun nedeni de yazmak, okumak üstüne konuşmak olunca, yol bu izlek üzerinde ilerledi.

Söyleşmenin de yol olduğu öğrenilir. Söyleşilen kişinin kim olduğu da yola kimlik katar ayrıca…

3.

İzmir eskisi kadar uzak değil. AKP yıllarında köprüler, yollar yapıldı. Biri hemen: “Teşekkürü çok görüyorsun ama” diyecektir. Çevreyi gözlerken geçen araba sayısına bakarak, hazinenin her gün ne kadar zarara uğradığını anlamaya çalıştık. Halkın parasıyla yapılan köprülerin, yolların o halk tarafından kullanılamaması neden kimseye tuhaf gelmiyor anlamış değilim. Elbette yolculuğu böylesi kederli düşüncelere terk edecek değildik. Pek kimselerin ilgilenmediği konuları bularak eğlenmeye başladık. Önce  “rezil şiirler antolojisi” planladık. Seçici kurullarda üye olan biri olarak, kime ödül verdiğimizin de yapıtlarımız kadar bizi anlattığını düşündüm yeniden.

Her sözünü değerli sayan insandan şair olur mu?  

Bu soruyu bizden başka dert eden var mıdır peki?

4.

İzmir hafta sonu daha bir canlı, renkli oluyordur; hoş, biz uzaktan İzmir’e gidenler hep o neşeli haline tanıklık ederiz, memur ailelerinin yazgısı gibi, işçi mahalleleri de aynıdır. Kordon’a doğru yol alırken, sırtımızda solgun biçimde yorgun emekçilerin ışıklarını hissettik. 

Hayatın tüm yükünü taşımayı kimse istemez, eğer hakikati söylemiyorsa yazı, şarkı, yontu ne için vardır ki? Elbet hakikat türlü türlü görünür yaratıcı kişiye; ancak sahte, sentetik olanı hemen anlarız. Herkes yalnızlığını sağaltmak için gürültüye kaptırıyor kendini, dolu meyhaneler, sürekli telaşla koşturan kalabalık delilidir bunun.

İtiraf edeyim garip ikirciklik yaşadım; bir yandan gençlerin neşesini seyretmek hoşuma giderken, öte yandan, hele de salgın günlerinde bu bencil kayıtsız mutluluk öfkelendirdi beni. 

Bereket kadeh kaldırdığımız dostlar geceyi güzel kılıyordu.

5.

Yolculuk yorgunluğu hemen yatağa bırakıverdim kendimi. Otellerle aramda gelişen tuhaf ilişkiyi düşündüm. Bazı insanlar nasıl sever, kolay yaşam sayar otelde olmayı; oysa ben kutu kutu ayrışan, hapishaneye benzeyen odalarda irkilirim, bir türlü uyku tutmaz. Yol arkadaşım Onur Behramoğlu’na telefondan; “uyku tutmadı” diye yazdım. Yürüyüşe çıktık geç saat.

Demek memur ailesi ortaklığı, büyüyen yabancılık dâhil, otellere yönelik de aynı açmazı paylaşmışız. Denize varınca, hele de sakince dinlenen İzmirli bir vapuru görünce keyfimiz yerine geldi. Sığınacak bank bulduk. Az sonra oltacı bir adam geldi, yanımızda özenle yaptığı balık tutma işini tamamladı, ardından sahile kurduğu gece mekânında nargile içmeye koyuldu. 

Hep birlikte denize bakıyorduk.

6.

Eski havagazı fabrikasını kültür mekânı haline getirmek, iyi fikirmiş doğrusu. İki gün boyunca, yaşamdan yalıtılmış şekilde, kitaplardan ve edebiyattan konuştuk. Hoş hangi uğraşın yaşamın kendisi olduğu sorusu da hep akla düşsün, diye çabaladım. Yazarlığın işçilik, meslek olduğunu anlatırken, kütüphane sahibi olmanın ne anlama geldiğini de tartıştık. Sorular soruldu, tartışmalar yapıldı. Baktım yanda Onur bizi seyrederek yeni şiirin ilk dizesini yazıyor; böyledir işte, olur olmadık yerden çiçek verir imge.

Son gün, edebiyat tarihçisi için ilginç, beni hayli sarsan yepyeni bir bilgi ile karşılaştım. 

Yol boyu düşündüm, yazmak ve yaşamak arasındaki ince çizgiyi. 

7.

Hiçbir hakikati söylemeyen imgenin güzelliği sentetiktir- öyle bir şairin duyuracağı ne olabilir ki? Kendi imgesini yaratmak- o sesi bulmak dediğimiz yaşamdır- sanatçının tek uğraşıdır. Kimsenin umurunda olmasa bile yaşamayı sürdürmek nasıl çılgınlık ve irade isterse- o şiiri kimsenin okumayacağını bildiğin halde yazma ısrarı da aynıdır. 

Tanrı, şair, insan üçlüsü bazen bir araya gelir. Hangisi diğerinin yaratısıdır karışır. 

Yağmur İzmir’de eşlik etmeye başladı bize, İstanbul’da iyice sağanak halini aldı.