Jack London’dan bir tutunamayan!

Usta Amerikalı yazar Jack London’ın, Büyük Dünya Savaşı öncesinde ve sanayi devrimi sonrasında gelişen, klasikleşmiş yarı otobiyografik yapıtı Martin Eden (Can Yayınları); genç ve eğitimsiz bir gemicinin kendisini eğitirken verdiği mücadeleyi, çektiği yoksulluğu ve düş kırıklıklarını anlatır.

10 Mayıs 2021 Pazartesi, 00:05
Abone Ol google-news

Martin Eden, ünlü Amerikalı yazar Jack London’ın yarı otobiyografik yapıtıdır. Genç ve eğitimsiz bir gemicinin kendisini eğitirken verdiği mücadeleyi, çektiği yoksulluğu ve hayal kırıklıklarını anlatan roman, edebiyat tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Romanın yazıldığı dönem büyük dünya savaşı öncesinde ve sanayi devrimi sonrasında hayatta kalmak için işçi sınıfın günde on yedi saat çalıştığı dönemdir. Martin kenevir fabrikasında çalışırken günde on saat karşılığında bir dolar alıyordu. Makinelerin başında sekiz yaşında çocuklar vardı, Fabrikalar bir deri bir kemik kalmış çocuklarla doluydu. Çocuklar gıdasızlıktan kemik insancıklar olmuşlardı. Bu çocuklar haftada iki dolar almak için altmış saat çalışmak zorundaydılar.

Kendi sınıfındaki kızların âşık olduğu, arkadaşları arasında da lider olarak sivrilen işçi Martin Eden, bir gün hiç tanımadığı Arthur’u, onu döven bir adamın elinden kurtarır. Arthur’un kurtuluşu onun esareti olur. Arthur minnet borcunu ödemek için Martin’i evine yemeğe davet eder.

Ömründe görmediği kadar lüks bir eve adımını atan Martin, kendisine ilgi gösteren üniversite okumuş Arthur’un kız kardeşi Ruth’a âşık olur. Âşık olduğu kızla aralarında hem yaş hem de sınıf farkı vardır. Martin ilk kez kendisini bir insan karşısında yenik hisseder. Hayali Ruth’un ailesindeki gibi giyinip onlar gibi konuşmaktır… İlkokuldan sonra devam edemediği eğitimine, bozuk konuşmasına, en önemlisi de cahilliğine lanet okur içinden.

AÇLIĞA AŞKLA MEYDAN OKUMAK!

Hayatındaki en önemli dileği âşık olduğu kıza yakışır bir erkek olarak kendisini yetiştirmektir. Kendisine meslek ararken yazar olmaya karar verir. O da dünyanın gören gözü duyan kulağı olacaktı. Bu ihtişamlı mesleği sayesinde sevdiği kıza kavuşacaktır.

Jack London gerçek hayatta da yaratıcı olmak için bu uğurda katlandığı zorlukları gözünde büyütmemiştir. London tüm yapıtlarını yazarken edebi alanda Kipling’in izini sürmüştür çünkü Kipling nesnelerin derinliğine iner.

Edebiyat ve düşünce dünyasına yepyeni ufuklar açardı. Onun yazar olduğu dönemde Amerikan yazarları Emerson’u örnek almak zorundaydılar; her şeyi iyi yanından ele alıp gerçeklerden kaçmak. İçin. Jack London ise Gorki’nin Rusya’da yaptığını ülkesinde yapmak istiyordu. Fransa’da Maupassant, İngiltere’de Kipling neyse Amerika’da Jack London öyle biri olmalıydı

Martin Eden’i yazarken yazar romanın taslağı üzerinde çok az düzeltme yapar. Brissenden Martin Eden’e bir gün amaçlarını gerçekleştirdiğinde boşluğa düşmemesi için sosyalizme bütün gönlüyle bağlı kalmasını öğütler. Böylece sosyalizm başarıya ulaştığında hayata bağlı kalmak için bir nedeni olacaktır.

Martin Eden yayımlandığında tüm basın susar. Eser hakkında çıkan yazılarda Martin Eden’in edebi bir yapıt olmadığını kanıtlar niteliğinde yazılar yazarlar eleştirmenler. Öyle ki Jack London Martin Eden yapıtının hakkında bir tek övgünün bile yazılmamış olmasına çok üzülür ve bu konudaki görüşünü şöyle açıklar:

“Martin Eden’de bireyciliğe saldırmak istedimse de pek beceremedim sanıyorum; çünkü bir eleştirmen çıkıp da bunu farkına varamadı” der. Şimdi yaşıyor olsaydı eserinin başarısı karşısında mutluluğunu ifade edecek kelime bulamazdı.

Martin’in, onu aşağılayan topluma kendisini kabul ettirmesinin bir aracıdır aynı zamanda Ruth. Bu düşüncelerle Ruth’un evinden çıktığı o gün adından başka kendisine tanıdık gelen hiçbir özelliği kalmamıştır Martin’in.

Bu yanılgısının bedelini canıyla ödeyeceği aklına gelmez. Aşağılık kompleksinden kurtulmadığı için kendi sınıfındaki insanları da küçümser. Kıt olanaklarıyla üç yıl günde on beş saat yazı yazarak kendisini eğitir ve Ruth’la nişanlanmayı başarır. Ruth’un ailesi kızlarının kadınlığının farkına varması için Martin’le sevgili olmasına izin verirler.

Ruth’un Martin’den beklediği tek şey bir işe girip düzenli bir kazanç edinmesidir. Onun Martin’e örnek olarak gösterdiği kişiler yoksulluk içinde mücadele ederek zengin olmuş insanlardır. Kafasındaki mutluluk anlayışı da anne ve babası gibi ruhsuz bir hayat yaşamaktır.

Bu gerçekleri bir türlü göremeyen Martin, kendi yolunda açlığa meydan okur. Sevdiği kız içinse o istediği şekle sokabileceği bir hamurdan başka bir şey değildir. İnsanın aşk için bile olsa kişiliğinden ödün vermesinin bir başka tanımı da insanın kendisine yabancılaşmasıdır.

Yapıtın Dünya Klasikleri arasına girmesini sağlayan başat öğelere değinecek olursam: aşk, nefret, aşağılık duygusu, ideolojiler, mücadele, azim, yenilgi, başarı, mutsuzluk, mutluluk, amaçsızlık, varoluşsal boşluk, amaçsızlık, yalnızlık… gibi, insanı içten içe sarsan kavramların ete kemiğe bürünüp belleğimizde silinmez izler bırakmasıdır.

LONDON’IN SOSYALİZMİ VE EDEN MANİFESTOSU!

Jack London, yirmili yaşlardan önce yazar bireyci liberal görüşü benimsediğini ancak yirmili yaşlarının sonrasında gördüklerinden ve yaşadıklarından dolayı sosyalist görüşü benimsediğini dile getirir. Yaşadıklarından dolayı çağdaş sosyalizm öğretisini merak etmiştir. Martin Eden’da da ideolojilere farklı bir pencereden bakar.

Zenginler değil ama “Yoksullar yoksullara verecek şey bulurlar” saptamasını hayat verdiği kahramanlar aracılığıyla vurgular. İflas etmiş bir toplumun çarpıklıklarını insanlara göstermeyi kendisine dert edinmiştir. Devrimleri insanların değil, ihtiyaçların doğurduğuna inanır.

İnsanların Martin Eden yapıtında olduğu gibi bir dilim ekmek karşılığında makineleştiğini, sosyal sınıflar arasındaki ayrımın adaletsiz ücret dağılımından kaynaklandığını gördüğü için de Marx’ın Komünist Manifesto’suyla tanışmış ve benimsemiştir.

Tüm yapıtlarında ve eylemlerinde açıkça sanayiye, sömürüye, greve, boykota, kadınlara oy hakkı verilmesi için savaşmıştır tek başına.

Ayrıca salt Marx’ın değil, Darwin’in, Nietzsche’nin ve Herbert Spencer’in düşünceleriyle aydınlatmıştır düşünce dünyasını. Nietzsche’den farklı yaklaşır üstün insan olma olgusuna. Nietzsche sosyalizmi zayıf ve güçsüz insanların yönetimi olarak tanımlar, Jack London ise sosyalizmi üstün insanların yönetimi olarak görür.

Yazara göre üstün insan değerlerinden ödün vermeden güçlüklerin üstesinden gelen, köle yığınlarına sahip çıkan, kitleleri eğiterek yönetebilen, sürüye değil, kendisine dâhil olan insandır.

London tüm yapıtlarında hayatın çıplak gerçeklerini, insanı ölüme götüren isyanları, hayal kırıklıklarını, çıkar uğruna dökülen kanları, ekmek parası uğruna dökülen terleri, ziyan olan hayatları, yok olan yaşama sevincini, insanları ekmek dilimleri gibi bölen adaletsizlikleri işler.

Bu yüzden Martin Eden Nietzsche’nin üstün insan felsefesine karşı bir iddianame niteliğindedir.

Yazar Martin Eden yapıtında da, “İnsan, insan olduğu için değil, karnı doyduğu için insandır.” Saptamasını hiçbir yanılgıya mahal bırakmadan dile getirmiştir.

Acıma kavramına şöyle bakar Jack London: “Acımak; aç köpeğin önüne kemik atmak değildir; acımak, köpek kadar acıkmış bir insanla kemiğini paylaşmaktır.”

Jack London’ın Martin Eden yapıtında ihtişamlı hayatların özünde barındırdığı kofluğu, riyakarlığı, geçiciliği… gözler önüne sermeyi ne kadar çok sevdiğini bilinçli bir okuyucu hemen fark eder. Yapıtın en çarpıcı yanıysa sistemin kendisine benzetemediği insanı başarılı olsa da yaşatmadığı gerçeğini tokat gibi yüzümüze vurmasıdır.

DENİZİN BIÇKIN ÇOCUĞU MARTIN’IN YANILGILARI!

Martin’in bir başka yanılgısı da yazın dünyasını gözünde fazla büyütmesidir. Okumuş ve aydınlanmış insanların dünyasında kötülük ve aşağılanmanın, en önemlisi eşitsizliğin, sömürünün olmadığına inanır.

Yazın dünyasındaki kapitalist sömürüyle tanışınca yürekten sarsılır. İçini öfke ve kin kaplar özellikle editörlere karşı. Kendisi bir lokma ekmek bulmazken yayıncılar onun yazdıklarından geçinir. Martin çok geçmeden yayıncıların yazınsal ürünlere sadece ticari bir meta olarak baktıklarını öğrenir.

Onu dergiler konusundaki yanılgılardan kurtarmak isteyen tek dostu Brissenden’in uyarılarını da dikkate almaz. Şartlanmış bakış açısının başlı başına bir körlük olduğunu ancak yaşayarak öğrenecektir. (Zengin bir sosyalist şair olan Russ Brissenden Amerikalı şair George Sterling’den başkası değildir.)

Ruth’un evinde tanıdığı Brissenden, Martin’i çok sever. Onun yoksulluğunu kabullenir. Ona göre gerçek bir yazar bir yapıtını yayıncılar için değil kendisi için yazmalıdır. Yayıncılar duygunun ve sevginin düşmanlarıdır.

Martin bir gün nişanlısı Ruth’a yazdığı şiiri dostu Brissenden’e okur. Brissenden’in yorumu şöyle olur: “Sen de tuttun bu muazzam “Aşk Şiirlerini” şu yoluk, kuru dişiye yazdın!” (s.304)

Ve ekler: “Bana anlatamazsın. Biliyorum ben. Güzellik seni incitiyor. Bu senin için de edebi bir acı, iyileşmeyen yara, ateşten bir bıçak. Ne diye dergilerle kendi kendini aldatacaksın. Bırak hedefin güzellik olsun. Ne diye altın sikke haline getiresin güzelliği? Dergileri bin sene okusan da içinde gerçek bir dize göremezsin. Şöhreti ve parayı bir kenara bırak, yarın derhal tayfa yazıl, bin gemiye ve denize dön. (s.304)

Jack London’ın yapıtlarının en belirgin bir başka özelliği de hiç kuşkusuz düşünce genişliği / derinliği ve olgunluğudur. Hayatını yaşadığı gibi anlatmayı seven yazar, şiir gibi sonsuz sınırlar içinde ele alıyor insan ruhunu Martin Eden’de olduğu gibi.

Günlerce haftalarca dergilere öykülerini şiirlerini satmak için açlıkla mücadele eden Martin Eden, öykülerini satamadığını anlayınca artık yazmamaya karar verir. Tam da o zaman edebiyat dünyası kapılarını ona açar. Kısa bir süre sonra da hem ünlü hem de zengin olur. Ona kapısını kapatan başta sevgilisi Ruth olmak üzere herkes ona geri döner.

Martin Ruth ile arasındaki aşkın gerçek olmadığını anladığı anda hiç olmadığı kadar yalnız hisseder kendisini. Ruth’u hayalindeki gibi sevdiğini, aslında onu hiç tanımadığını fark eder. Varoluşsal boşluk ve anlamsızlık hayatla onun arasına girer.

JACK LONDON: “MARTIN EDEN BENDİM!”

O basit insanların yüreklerindeki cömertliği aşağıladığı için kendisini de aşağılar. Bu yüzden kendisine zor günlerinde yardım eden dostlarının hayallerini tek tek gerçekleştirir. Bireyciliğe duyumsadığı nefret yaşama sevincinin önüne geçer. Gideceği adres mavi dalgalar olacaktır; çünkü o denizlerin bıçkın çocuğudur; en önemlisi de deniz ona hiç ihanet etmemiştir. O da hayattan aldığı yaraları sarmak amacıyla kendisini mavi denizin kucağına bırakır.

Kırk yıllık kısa ömrüne elliden fazla kitap ve dünya edebiyatına başyapıtlar kazandıran Jack London’ın Martin Eden’e dair görüşlerini anımsarsak yapıtı daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum. Jack London kendi yapıtı hakkında bu açıklamayı yapmıştır:

“Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi bense sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum. Ve işte bu nedenden Martin Eden öldü. Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden başkalarının ihtiyacının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz.”

Evet, hepimiz yaşamak için hayallerimize sahip çıkalım.