Kurtul Gülenç'ten 'Marksizm'de Ahlak Tartışmaları'

Kurtul Gülenç “Marksizm'de Ahlak Tartışmaları”yla Marksizmi, günümüzde çok da ihtiyacımız olan etik-ahlak kavramları ekseninde ele alarak yeniden değerlendiriyor.

11 Ekim 2016 Salı, 17:47
Abone Ol google-news

Marksizm'i yeniden okumak

 

Nasıl yaşamalıyız?” veya Antik Yunan’da formüle edildiği şekliyle “İyi yaşam nedir?” sorusu her ne kadar âdil ve mutlu bir düzenin imkânına ilişkin olsa da bu soruyu sorabilmek bizi, pratik alanda kendisiyle yaşamı inşa edeceğimiz ilkeleri yaratma veya var olan/mevcut ilke ve değerleri sorgulama yetisine sahip kişiler olarak daha en başından konumlar. Soruyu sorabilme imkânı bakımından, ona içkin olan özgürlük bir kenara bırakıldığında, verilen cevaplar da bizi, tavrımızın ahlakla etik arasında nerede durduğunu değerlendirme imkânına kavuşturur.

Ahlak ve etik, belirleme ve koşullama kavram çiftleri arasındaki sınır, özgürlük kavramı tarafından çizilir. Özgürlük tarafından çizilir çünkü genel olarak ahlak denildiğinde yaşama ve eylemlerimize kılavuzluk edecek üst/ön ilkelerin belirlenmişliği (farklı toplum ve kültürlerde geçerli olan değer yargıları söz konusuysa rölativist,tüm yer ve zamanlar için geçerli olduğu öne sürülen ilkeler mevzu bahisse evrenselci buyruklar-talepler-ilkeler manzumesi olarak) anlaşılırken etik daha çok kendi yaşamını toplumsal koşullarla da ilişkili biçimde ve bu bağlamda sürekli yeniden dizayn edebilme özgürlüğünü içerir. Dolayısıyla yukarıdaki kavram çiftleri birbirleriyle; ahlak-belirleme ve etik-koşullama şeklinde de eşleşebilir niteliktedir. Böylesi bir ayrım özgürlüğün ontolojik bir koşul olarak, yaşamın ve yargılama-değerlendirme pratiklerinin zemininde durmasına tercüme edilebilir. Bir toplum eleştirisi veya yeni bir toplumsal proje ortaya koyarken ahlak ile etik arasında yapılan ayrım, bu eleştiri ve projenin nasıl bir bireysel ve toplumsal tasavvura sahip olduğunu daha açık kılacaktır. Bu perspektiften Marx’ın toplumsal-tarihsel belirlenimci mi yoksa bireysel-toplumsal potansiyeller bakımından etik değerleri mesele edinen bir düşünür mü olduğu sorusu anlam bulur. Zira bugüne kadar kapitalizme yönelik en geniş ve detaylı tespit ve eleştiri de, yeni bir toplum imkânına işaret eden teori de Marx’a tahvil edilebilir. O halde Marx tarafından sunulan bu eleştiri ve imkânların etik çerçevede nerede durduğu ve hangi kavram ve pratiklerle iş gördüğü hem teoriyi anlamak (teori burada salt zihinsel ve temaşaya dayalı bir faaliyet olarak değil, pratik olanı dönüştürmeye yönelik sistemli bir dizge olarak kullanılmaktadır) hem de felsefe tarihindeki önemi bakımından bugünü yeniden yorumlamak adına önemlidir.

 

KAPİTALİZM ELEŞTİRİLERİNİN İNCELEMESİ

Kurtul Gülenç’in Marksizm’de Ahlak Tartışmaları kitabı, ahlakın adalet-özgürlük-mutluluk kavramları bakımından Marx felsefesindeki yerini tartışmakla bizi; tikel-tümel, bireysel-kolektif, belirlenim-özgürlük ve parça-bütün geriliminde seyreden Marksist yorumlara açar. Yazar, bu yorumların hareket noktası olan temel soruları şöyle formüle eder: “Marx’ın kapitalizm eleştirisi en azından belli bir açıdan ahlaki ya da etik bir eleştiri midir? Eğer öyleyse eleştirinin ahlaki ya da etik boyutu ile Marx’ın sosyal bilimsel sistemi bir arada uyum içinde nasıl yürümüştür? Bu birliktelik Marx’ın bakış açısı ve eleştirisi bağlamında mantıksal düzeyde mümkün mü? Başka bir ifadeyle, Marx’ın bilimsel sistemiyle uyumlu bir ahlak ya da etik teorisinden söz edilebilir mi? Eğer söz edilebilirse bu teorinin temel bileşenleri ve kavram öbekleri (örn. adalet, eşitlik, mutluluk, özgürlük vb.) nelerdir?” (s. 20-21).

Marx’a göre ahlakın kaynağında ne olduğu, Marx’ın kapitalizm eleştirilerini belli bir ahlaki perspektiften yapıp yapmadığı ve öngörülen toplumsal tasavvurda nasıl yaşanması gerektiğini ifade eden ilkeler teklif edip etmediğine dair farklı görüşler ve argümanlar sunulmuştur. Sözgelimi Marx’ın hakkaniyetsizliği-adaletsizliği eleştiren bir adalet teorisyeni olduğu kadar (Z. Husami, G. A. Cohen), düşünürün mevcut "hak"-"hukuk"-"adalet" söylemlerini burjuva ahlakı çerçevesinde ideolojik bularak reddettiği ve asıl meselesinin özgürlük (pozitif özgürlük bağlamında) olduğunu, bunun yanı sıra ahlakın diğer kavramları olarak haz-mutluluk-erdem üzerinden Marx’ın kendinden önceki filozoflarla (özellikle Aristoteles’te karakter erdemlerinin dayandığı ethos ve phronêsis kavramlarının ontolojik bir koşul olarak özgürlüğe dayanması bakımından) ilişkisinin kurulabileceğini iddia eden üç farklı perspektif kitabın çatısını oluşturur.

Bu skalada kitabın muharririnin temel iddiası, A. W. Wood ve G. G. Brenkert gibi düşünürlerle birlikte ama en önemlisi Marx’ın temel metinlerinden yola çıkarak ve yukarıda yapılan "ahlak-etik" ayrımını merkeze yerleştirerek Marx’ın bir ahlak teorisyeni değil, etik açıdan özgürlükçü bir düşünür olduğudur. “Marx’ın istediği tek şey gerçek özgürlüktü. İnsanların kendilerini gerçekleştirebildikleri, tüm potansiyellerini hayata geçirebildikleri, hakiki arzu ve hazlarını yaşayabildikleri (nihayetinde Marx materyalist bir düşünürdü, değil mi?) yabancılaşmanın, sömürü ilişkilerinin, bireysel çıkarlar ile toplumsal çıkarlar arasındaki çelişkilerin aşıldığı, ortak iyi ile kurulmuş bir toplumda cereyan edebilecek gerçek bir özgürlük” (s. 34).

 

ÖZGÜRLÜK TOPOSUNDA ETİK BİR BAĞLAM

Düşünürün en temel kavramları olan; yabancılaşma, tarihsel materyalizm, diyalektik, alt yapı-üst-yapı ilişkisi, her biri kendi içinde ve birbirleriyle bağıntısında ele alındığında belirleyici koşullar ile özgür irade geriliminde, keyfi olmayan ama kendi potansiyellerini gerçekleştirme ve koşulları değiştirebilme bakımından özgür bireyi çekirdeğinde taşıyan kavramlardır.

1844 Elyazmaları’ndaki merkezi kavram olan yabancılaşmanın bir yönüyle potansiyelleri gerçekleştirememe üzerinden tanımlanması, Alman İdeolojisi’ndeki özel mülkiyet ve doğa ile karşılıklı ilişki ekseninde toplumsal örgütlenme ve işbölümünün, yine karşılıklı ilişki ve dönüşümü işaret eden diyalektiğin özgürlükle ilişkisi, alt-yapının üst-yapıyı mutlak belirlemesi değil koşullaması, Manifesto’da kapitalizmin iç çelişkileri uyarınca yapılan eleştiri ve daha da önemlisi determinizm anlayışıyla kendiliğinden gerçekleşecek (hazır değil, irade ile inşa edilen bir ethos’un söz konusu olduğu yer tam da burasıdır) bir devrim fikrinin reddi üzerinden yapılan vurgu, bir ilkeler dizisi olarak determinist ahlak telakkisini değil, tarihin insan iradesi ile ilişkisinde özgürlüğün bir koşul olarak zemine yerleştiğini gösterir niteliktedir.

Bu bakımdan Kurtul Gülenç'in Marksizm’de Ahlak Tartışmaları, adlı eseri Marx’ı özgürlük toposunda etik bir bağlama yerleştirir. Her ne kadar maddi koşullar tarafından şekillenen yaşamı söz konusu olsa da, kişinin sunulan, belirlenmiş ilkelerle değil, kendisiyle, doğayla ve diğerleriyle karşılıklı ilişkisinde göreli de olsa potansiyellerinin gerçekleşmesinin mümkün olduğu ve yargı ve değerlendirmelerinin -hatta haz, arzu ve ihtiyaçların doğru tatmini ile bütünlüğünde mutluluğun imkânı olabilecek bir yaşam biçiminin- ancak özgürlüğün ontolojik bir koşul olarak zeminde durmasıyla mümkün olduğu fikrinin Marx’ın tüm çalışmalarının gerisinde durduğunu işaret eder.

Gülenç'in bu kitabı günümüzde "etik” ve “ahlak" bağlamında Marksizmi yeniden okumamıza bir basamak oluştururken düşünme yeteneğimizi de zorlar.

 

Marksizmde Ahlak Tartışmaları/ Kurtul Gülenç/ Tekin Yayınları/ 270 s.