Marksizmde din okumaları

Dinin sol okumaları yeni bir şey değil ama maalesef yaygın da değil. Cennetin Eleştirisi sekiz büyük Marksist düşünürün metinlerinde teolojik çözümlemeler yapıyor.

14 Şubat 2013 Perşembe, 14:17
Abone Ol google-news

Din ve sosyalizm arasında bir bağ kurulabilir mi? Marksizm ve teoloji üzerine neler söyleyebilirsiniz? Marks “Din afyondur” derken neyi kastetmişti? Sol Hıristiyanlık da ne demek? Peki ya sol ilahiyat? Uzun ama çok uzun yıllardır bir masal dinliyoruz pek hoşumuza gidiyor ama sanki bir iki eksiği var gibi. Gerçi arkadaşlarım bana sosyalizme bir masal benzetmesiyle yaklaştığım için kızacaklar belki ama olsun. Bu güzel, uzun ve sonunun mutlu bitmesini arzuladığım bir masal ve masalın dinle ilgili kısımları bu zamana kadar ya görmezden gelindi ya da çarpıtıldı. Nedenini de tartışacağız elbette kelimelerimiz kâfi gelirse. Ama önce kısa bir giriş…

“İNSANLAR İNANAN VE İNANMAYAN DİYE İKİYE AYRILMAZ”

Marx’ın “din afyondur” sözü Marksizmin üzerine anlamadan dinlemeden yapıştırılan en büyük eleştirilerden bir tanesi. Çünkü bu söze dayanarak Marksizmin din düşmanlığı yaptığı öne sürülür. Oysa bu ifadenin tamamı şöyledir: “Din aynı zamanda gerçek ıstırabın bir ifadesi ve bu ıstırabın bir protestosudur. Din halkın afyonudur.” Gördüğünüz gibi bu tespit birbirinden koparıldığında kocaman kocaman ayrılıklar ortaya seriliyor. Oysa Marks bu ifadesinde dinin aynı zamanda bir protesto şekli olabileceğini belirtir. Dolayısıyla Marksizmle ilgili oluşturulan dine genel manada olumsuz bakışın Marx’a atfedilemeyeceği de ortaya çıkıyor. Mesela Hugo Chavez “Hiç kimse bana Hz. İsa’nın kapitalist olduğunu söyleyemez. Ben hem sosyalist hem de Hıristiyanım” diyor.

Burhan Sönmez katıldığı bir söyleşide Latin Amerika’daki direnişte papazlardan söz ediyor. Ayrıntı’nın ilgili kitaplarının da editörü olan yazar, şöyle bir örnek veriyor: Latin Amerika’da direnişçi bir papaza işkence yapan polisler, “Ateist komünistlerle ne işin var?” demişler. Papaz “İnsanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, insanlar ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” demiş. İşkenceciler “Ama onlar dinin afyon olduğunu söylüyor” diye karşılık vermiş. Papaz net bir şekilde itiraz etmiş: “Bu dünyanın zenginliğini kendilerine alıp yoksullara ise öbür dünyanın nimetlerini bırakan zenginler dini afyon olarak kullanan gerçek kişilerdir.”

Ezber bozan İslam yorumlarıyla bilinen İhsan Eliaçık ise bir röportajında şöyle diyor:

“İnsan dilinden, dininden, ırkından, cinsiyetinden, sosyal statüsünden kaynaklı bir ayrımcılığa maruz kalıyorsa ona zulüm yapılıyor demektir. Bunlara karşı Kuran mücadele edilmesini istiyor. Kuran’a göre insanlar “inananlar ve inanmayanlar” diye ikiye ayrılmazlar. O imani bir kategoridir ve mücadele hattı onun üzerine kurulmaz. İnanmayana ne dinini zorlayabilirsin, ne ona herhangi bir yaptırım uygulayabilirsin, ne kötüleyebilirsin, ne ötekileştirebilirsin, ne düşman sayabilirsin. İnsanlar “zalimler ve mazlumlar” diye ikiye ayrılır. Yani hak yiyenler ve hakkı yenenler.”

Cennetin ve Dünyanın Eleştirisi adlı beş ciltlik serinin ilk verimi Cennetin Eleştirisi. Ancak Ayrıntı, diğer ciltleri basacak mı bilemiyorum. Boer, 20. ve 21. yüzyılların sekiz önemli Marksist düşünürünü inceliyor kitabında. Ernst Bloch, Walter Benjamin, Louis Althusser, Henri Lefebvre, Antonio Gramsci, Terry Eagleton, Slavoj Zizek ve Theodor Adorno. Bu Marksist düşünürleri teolojinin ışığında yeniden ele alıyor. Onların kitaplarında ve özellikle kıyıda köşede kalmış makalelerinde İncil’in, kilisenin ve teolojinin izini satır satır sürüyor. Genellikle Marksizmin dini reddettiğine dair yaygın kanıyı hesaba katarak teoloji olmadan Marksizmin anlaşılamayacağını öne sürüyor. Hatta bu Marksist düşünürlerin pek çoğunun kiliseden, mitlerden, teolojiden ve İncil’den beslendiğini iddia ediyor. İyi de nasıl?

Daha önce yayımlanan Kurtuluş Teolojisi Latin Amerika’da papazların önderliğinde epeyce yaygara koparan bir akım. Dinin köleleştiren ve kiliseye bağlı kılan zincirlerinden koparılmasını amaçlayan, Hıristiyanlığın acı çekme üzerine değil de acının nihayete erdirilmesi gerektiği üzerinde yükselen bir din olduğunu ileri sürer. Bunun için de burjuvaziden beslenen gelenekçi ve eşitsiz yapının kırılması gerektiğini savunur. Kurtuluş Teolojisi sol anlayıştan beslenir ve Katolik liderleri de solla ilahiyatı birleştirerek Yoksul Kiliselerini örgütlemiştir. Bu da özellikle 1970’lerde teoloji cenahında kilisede bir nevi skandallara yol açar. Çünkü Kurtuluş Teolojisi, teoloji ve Marksizm arasında bir bağlantı kurmayı amaçlamış, bu doğrultuda teolojik tartışmaları derinleştirmek amacıyla Marksist toplumsal, ekonomik ve politik çözümlemelerin görüşlerini kullanmıştır.

Roland Boer’in bahsettiği ünlü düşünürler ise sosyalizm ve din arasında inatla bir bağ kurmanın ötesinde kimi zaman İncil’den, mitlerden beslenerek öngörülerde bulunur. Boer, iki büyük tutku olarak nitelendirdiği İncil ve Marksizmi bu kitapta bir araya getirmeyi amaçlar. Bunun için de bu şahsiyetlerin İncil ve teoloji hakkındaki kapsamlı çalışmaları üzerine yorumlar ortaya koyar.

SEKİZ MARKSİSTTE TEOLOJİNİN İZLERİ

Roland Boer, ilk olarak asli uğraşları İncil olanlarla başlıyor yoluna. Ernst Bloch ve Walter Benjamin. Daha sonra Katolik Marksistleri ele alıyor; bunlar da Althusser, Lefebvre, Gramsci ve Eagleton. Son olarak da Boer “Protestan Sapması” dediği grupta yer alan iki düşünürü inceliyor: Slavoj Zizek ve Adorno. Boer’in ilk olarak ve hevesle incelediği düşünür İncil hakkında bir monografi yazan tek Marksist Ernst Bloch oluyor. Goethe’nin Faust’undan ve Umut Işığı’ndan oldukça fazla etkilenen Bloch’un bulaşıcı bir dilini, kilise karşısında İncil’in sahip olduğu yıkıcı dili kavrayışını, mitleri anlama konusunda yaptığı çağrıyı ve İncil’i sürekli olarak devrimci gruplara sunma konusundaki çabasını anlatıyor Boer. Hatta Bloch’un İncil’i siyasi olarak yorumlayışı da onun epeyce önem verdiği bir konu ancak yazarımız onu eleştirmeden de duramıyor. “Ne var ki sonunda İncil’le teolojiyi birlikte ele alır, kapsamlı bir dizi oluşturarak birisinden diğerine geçip durur.” Dinin sol bir okuması yapılırken konu da Bloch olunca onun ünlü paradoksuna da değinmeden olmaz. “Ancak iyi bir ateist iyi bir Hıristiyan olabilir ve ancak iyi bir Hıristiyan iyi bir ateist olabilir.” Bu ifadesiyle düşünür, dinle Marksizm ve ateizm arasında büyük bir tezat olmadığı, her ikisinin birbirini besleyen, iki ayrı kutup ama etkileşimli bir diyalekt olduğunu söylüyor.

Daha sonra önemli bir diğer Marksiste, Walter Benjamin’e geçiyor. “Kendi Başına Dil ve İnsan Dili Üzerine” adlı ilk makalelerinden itibaren tarih üzerine yazdığı nihai tezlerine uzanan süreçte teoloji üzerine yaptığı çalışmalar yaygın şekilde bilinen ve yorumlanan Benjamin’i bir kez de o ele alıyor. Boer, Alman Lutherci geçmişe sahip Walter Benjamin’in kinayeden beslenen ve İncil’e ait yorumlarla tıka basa dolu olduğunu söylüyor. Walter Benjamin’in alegorik dilinden ve bunun teolojik bağlantısından söz ediyor. Boer’in iddiasına göre Walter Benjamin kapitalizmin mitleşmiş cehennemini açığa çıkarırken teolojik bir hâkimiyete sahip. Bunu da İncil’in özellikle yaradılış, İsa’nın gelişi, çağın sonunda ikinci kez gelişi konularını derinlemesine ele alışıyla yapıyor. Yazarın iddiasına göre düşünür, dölleme ve doğum imgelerini tersine çevirerek devrimci bir kopuş , “kurtuluş tarihini” kullanarak da mitlerden komünist bir kopuş sağlıyor. Oysa diyor Boer, “Bütün bunlar en sevdiği yöntem olan alegori kullanışındaki teolojik hâkimiyetin belirtileridir ve bu alegoriler de çalışmalarında İncil ve teolojinin en derin mitlerini sürdürmüş olur.”

Bu düşünürler ışığında dinin sol bir okumasını yapan yalnızca Boer değil elbette. Bunu yazının başında da belirttiğim Latin Amerika’daki kurtuluş teologları, Marks, Engels, Rosa Luxemburg gibi isimler de yaptılar. 1970’lerde kıta Avrupası’nda Marksist/Hıristiyan diyaloglarını ve 1960’lı yıllar İngilteresi’nde Katolik solun teolojilerini de unutmamak gerekir. Hatta Müslüman düşünürler de var bu sol okumaların içinde. Hikmet Kıvılcımlı, Mahmut Taha, Ali Şeriati gibi… ■

Cennetin Eleştirisi/ Roland Boer/ Çeviren: Melih Pekdemir/ Ayrıntı Yayınları/ 554 s.