Milliyetçilik Nereye-10: İşin tadı tuzu kaçtı

MHP’nin eski Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Şevket Bülent Yahnici milliyetçiliğin bugün geldiği noktadan ve AKP-MHP ortaklığından memnun değil. “Ülkücü hareketin de zeminden uzaklaştığını, işin tadının tuzunun kaçtığını” düşünüyor.

25 Eylül 2020 Cuma, 06:00
Milliyetçilik Nereye-10: İşin tadı tuzu kaçtı
Abone Ol google-news

ŞEVKET BÜLENT YAHNİCİ:

İŞİN TADI TUZU KAÇTI

-Yaşam biçiminiz olan milliyetçiliği nasıl tarif ediyorsunuz?

Milliyetçiler, öncelikle tarihin bir milletler mücadelesi olduğuna inanırlar. Milliyetçilik, milliyetçiliktir. Ulus, ulusalcılık tanımlamaları işi sulandırmaktadır. Arapçadaki ümmet karşılığı olarak kullanmak da bir başka yanlıştır. Milliyetçiler temsil ettikleri ideolojinin öneminin farkında mıdırlar? Aslında soru böyle sorulmalıdır. Bu öneme göre davranabilmişler midir? Öncelikle milliyetçilik bütüncü, birleştirici bir kavramdır. Yapıcı bir fikirdir. Millet anlayışımızın temelinde mensubiyet şuuruna sahip olmak yatar. Cumhuriyeti kan, ter emekle kuran Kuvayi Milliye, her şeyin temeli olmalıdır.

-Yaşama geçen bu tarif mi oldu?

Türk milliyetçiliği sadece Anadolu’da, Osmanlı’da değil, Rus coğrafyasında, Kuzey-Güney Azerbaycan’da, Kırım’da büyük mücadeleler vermiştir. Cumhuriyet aydınlanmasına katkı koymuştur. Elbet kırılma anları da oldu. 3 Mayıs 1944 bu anlamda önemlidir. Bugün de tarihin değişik evrelerinde yaşadığımız sorunların benzerleriyle karşı karşıyayız. Müslüman toplum, laik devlet... Batı’da yer bulmaya çalışan bir topluluk... Bu gerçekler sağ, sol herkesi etkiledi.

-Siyasete gelirsek, AKP-MHP ortaklığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP ile MHP’nin işbirliğini ideolojik bir olay olarak görmek mümkün değildir. Milliyetçilikle, her türlü milliyetçiliği ayaklar altına almak, bir yerde buluşamaz. Buluştuysa başka iş var demektir.

-Küreselleşme milliyetçiliği nasıl etkiledi?

Olayın zenginlikleri üleşmeyi beceren yapıların işbirliği olduğu açıktır. Millet gerçeği önemini koruyor. Tarih, milletler mücadelesi tarihidir. Sosyolojik olarak en geçilmez yapıdır. Trump’ın, Putin’in yaptığı milliyetçilikten başka bir şey değildir.

-Atatürk’ün milliyetçiler arasındaki yeri nedir?

Atatürk milliyetçiliğini doğru bulmam. Değer artıran pozitif bir beyan gibi ama iyi tahlil edilince boşluk doğar. Farklılıklar oluşur. Bildiğim şu: Ben bir Türk milliyetçisiyim ve Atatürk de bir Türk milliyetçisidir.

‘ZEMİNDEN UZAKLAŞTI’

-Ülkücü hareketin tarihsel işlevini ve bugünkü durumunu nasıl görüyorsunuz?

Biz, parti yönetiminde bulunduğumuz yıllarda çok yayın hazırladık. Bunları yaparken şu söz bana aittir, diyebileceğim çok cümleye imza attım. Bunlardan birisi de Türk milliyetçiliğinin ve idealinin temsil yeri MHP’dir, sözüdür. Buna inanıyorduk. Eskiden Kamil Koç varken Hakiki Koç gibi firmalar çıktı. Şimdi herkes en ülkücü benim diyor. BBP esas benim, diyor... MHP baba ocağı, diyor... Eve gelin diyor. İYİ Parti’ye gidenler MHP’de ülkücü kalmadı diyor. Bu yüzden ülkücü harekete inanların kafası karışık haldedir. MHP Ankara’da Özhaseki’ye oy isterken Mansur Yavaş ülkücülerden oy ve destek alarak seçim kazanmıştır. Bu işlerin tadı tuzu kaçmış görünmektedir... Kurtuluş ve kuruluş iradesi etrafında şekillenen Türk milliyetçiliği esastır. Bu esas, birleşme zemini olmalıdır. Ülkücüler ve ülkücü hareket bu zeminden uzaklaşmıştır maalesef. Yüzde 20’den az olmayan yüzde 30’ları zorlayabilecek bir siyasi potansiyel ne yazık ki yüzde 8-10 aralığında bocalamalara mahkûm edilmiştir.

-Milliyetçilik entelektüel olarak ne üretiyor?

Böyle bir kaygı görünmüyor. Bu işlere kafa yoranlar ancak merkezi bir organizasyonla üretir ve bunlar siyaset kurumunca kullanılır ve değerlendirilir ise bir hüküm ifade eder. Camia bu nitelikten uzaklaşmış durumdadır. İdeolojik boş vermişlik ve siyasi dağınıklık söz konusudur.

-Sizin de yaşamınız “esir Türkler” mücadelesi ile geçti. Bugün bağımsız devletler. O coğrafyayla ilişkiler nasıl?

Türk dünyası gerçekliğini ilk dile getiren milliyetçiler ve rahmetli Türkeş olmuştur. Fakat bu işte yaya kaldık. TİKA isimli bir kuruluş var. Adı Türk İşbirliği Teşkilatı. Ancak Afrika ülkelerini kalkındırmanın ve Afrika’ya hizmet vermenin peşinde. Bu devletin hali. Türk dünyasını savunan camia da iyi değil. Nutuklardan gayri bir şey yok. Genel durum başarılı değil. O dünyadan da bize sevecenlik yok.

-Bugün Turancılık deyince ne anlıyorsunuz?

Dün Turancıydım, bugün de. Bu atı, oku, yayı alıp buralara sefer etmek demek değildir. Nerede bir Türk varsa ilgi alanımız olmalıdır. Macaristan ovalarında her yıl Turan kurultayları toplanıyor. Kime ne zararı var. Turan gönüllerde yaşayan hoş bir idealdir. Her Türkü sevmek kucak açmaktır. Yerinde ve zamanında kullanılacak bir kavram Türkiye’nin diplomatik gücü de olabilir. Bunu değerlendirmeyi bilmeliydik.

-Bugünden geçmişe bakınca ne görüyorsunuz?

Milliyetçilikle 15-16 yaşlarında lisede tanıştım... İdealleriyle övünen bir nesiliz... Pişman mıyım? Hayır. Güzel miydi? Evet... Ciğer yakan kayıplar olmadı mı? Oldu... Biz bu ülkeyi çok sevdik. Sevilmeye değer bir ülke olduğunu düşünüyorum.

SÜLEYMAN TOSUNOĞLU LE MONDE DIPLOMATIQUE/ PARİS

FRANSIZ DEVRİMİ, ETKİLERİ VE BUGÜN

Fransız Devrimi sonrası gelişen hürriyet, adalet, kardeşlik, eşitlik ve bireysel özgürlük kavramları, Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. ve 20. yüzyılın başlarında yer bulmaya başladı. Bu dönemlerde Osmanlı aydınlarının Batı ile yoğun etkileşim içinde olduğu dönemdir. Osmanlı’da Batı ve laiklik hareketinin yayılması da aynı dönemde yaşandı.

“Milliyetçi” teriminin farklı anlamlarının da açıkça ayırt edilmesi gerekir. Ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele eden savaşçılar söz konusu olduğunda, bu terim açıkça olumlu değerlerle yüklüdür. Buna karşılık, bağımsızlık mücadelesinin uzun süredir terk edildiği bağımsız devletlerde, milliyetçi terimi belirgin bir şekilde aşağılayıcı bir anlam kazanıyor. Nitekim milliyetçi olduklarını iddia edenler, kendilerini milletin “gerçek” savunucuları olarak sunmakta, halkın çoğunluğunun temsilcilerine şiddetle karşı çıkmakta. Onları ulusal değerleri “satmakla”, ulusal kimliği zayıflatmakla ve hatta milleti yabancılara terk etmek algısı yaratılıyor.

Fransa’da bu anlamda milliyetçilik 1970’li yıllarda ortaya çıkmaya başladı. 2018 yılına kadar Ulusal Cephe (FN) olarak bilinen şimdi ise parti adını Milli Birlik (RN) olarak değiştiren milliyetçi hareket 1972’de kurulan bir Fransız aşırı sağ siyasi partisi olarak siyaset sahnesine çıktı. Başkanlığını 2011 yılında JeanMarie Le Pen, ardından ise kızı Marine Le Pen yapıyor. Ulusal Cephe, 1980’lerde, özellikle 1986’daki genel seçimleri sırasında, Fransız siyasinde ortaya çıktı.

Beş kez cumhurbaşkanlığı seçimleri için aday olan Jean-Marie Le Pen, 2002 yılındaki ikinci tur seçimlerine kalmayı başardı. Fakat ikinci turdaki rakibi Jacques Chirac’a karşı tarihi bir yenilgi alarak seçimi kaybetti. Ardından, FN yapılan çeşitli önemli seçim başarıları elde etti. Babasından başkanlığı devralan Marine Le Pen, 2017’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna kalmayı başardı. İkinci turda Macron’a karşı kaybetse de AP seçimlerinde Fransa’da birinci parti olarak seçimlerden zaferle çıktı.

Fransa’da 1986’da yapılan seçimlerde Milliyetçi Cephe (FN) partisinin oyunun yükseldiği seçim coğrafyası esas olarak sol partilere oy veriyordu. Bu bölgelerin ortak noktası, ister güneyde ister Fransa’nın kuzeyinde veya “kırmızı banliyölerde”, Fransız olsun ya da olmasın bir Mağrip göçmeni nüfusunun varlığıydı. 1988’de ekonomik koşullar 1980’lerdeki kadar kötü olmasa da işsizlik Fransa’da en yüksek seviyelerdeydi. Suçluluk oranları birkaç yıl içinde aniden fırladı ve öncelikle işçi sınıfı mahallelerini etkiledi.

Paris, Lyon, Grenoble, Nice ve Marsilya banliyölerinin şehirlerinde de aynı sorunlar başlamıştı. Milliyetçi lider Jean-Marie Le Pen’in ulustan söz eden tek kişi olması onu halk için önemli, hatta gerekli bir değer haline getiriyordu. Marine Le Pen’e göre Fransa’daki tüm olumsuzlukların kaynağı göç: İşsizlik, suçluluk, güvensizlik, yabancılara ve ailelerine ödenen sosyal yardımların maliyeti nedeniyle artan kamu açıkları. Yabancı işçiler ile birlikte ekonominin yayılması, şirketlerin yer değiştirmelerinden ve dolayısıyla artan işsizlik, yabancılar ve dış sermayedir.

AB’YE KARŞI DURUYORLAR

Milliyetçilere göre, Müslüman göçünün Batı Hıristiyan milletine getireceği tehdit karşısında korunması gerekir. Bu nedenle, Müslüman inancına sahip yeni göçmenlerin gelişini engellemek için sınır kontrolü güçlendirilmelidir.

AB, milliyetçilerin gözünde, Schengen bölgesinde malların ve insanların serbest dolaşımı, göçmenlerin kontrolsüz gelişine izin veren Truva atı olarak görülüyor. Bu nedenle, AB artık olumlu etkileri olan siyasi ve ekonomik bir proje olarak görünmüyor. Avro artık enflasyonist devalüasyonlara karşı koruyan bir para birimi değil... Aşırı sağ milliyetçi partiler, Avrupa siyaset anlayışına göre ırkçı partiler kategorisine koyuluyor.

Tarihsel olarak, sosyalizmi veya komünizmi yenebilecek bir milliyetçi tipte rejimin kurulmasını savunan hareketlere veya siyasi partilere verilen ad. Aşırı sağ da demokrasi ilkelerine karşı çıktı. Benito Mussolini’nin (İtalya) ve Adolf Hitler’in (Almanya) siyasi rejimleri genellikle bu ideolojiyle ilişkilendirilir. Şiddet kullanımını meşru gören bu hareketler, fikirlerini savunmak için otoriter hatta terörist kanalları kullanıyor.

Açıkça yabancı düşmanı, ırkçı ve göçmenlik karşıtı nitelikte programlar sunan bireyler ve gruplar genellikle bu ideoloji ile ilişkilendirilir. Günümüzde aşırı sağ siyasi partiler, bazı ülkelerde seçmenlerin bir kısmından önemli ölçüde destek alabilmiş olsalar da çoğunlukla marjinal olarak algılanır. Popülizm biçimlerine güvenirler; “ulusal saflığı” idealize ediyorlar. Merkez sağ ise bireysel özgürlüklere dayalı piyasa ekonomisini, özel mülkiyeti ve değerleri savunan politik duruş. Bu pozisyon genellikle muhafazakâr veya Hıristiyan demokrat partiler tarafından savunulur.

Bu siyasetin savunucuları, devletin düzenleyici rolünü ve asgari ekonomik planlamanın avantajlarını inkâr etmezler ancak bu işlevin sınırlı kalması gerektiğini düşünürler. Genellikle kamu harcamalarında kesinti, devletin belirli alanlarda bağlantısının kesilmesi ve özel girişimlerin devralabileceği ölçüde kamu işletmelerinin özelleştirilmesini önerirler.

Sonuç olarak, Fransa dış siyasette Atatürk’ün de izlediği ulusal milliyetçilik ve ülke çıkarları yönünde politik adımlar atıyor. Ülke içerisinde ise genellikle ayrımlaştırıcı milliyetçiliğe karşı “liberté, egalite, fraternite,” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) kavramını kullanarak milliyetçiliği dışlıyor. Fransa liderleri ulusa seslenişlerini “Yaşasın cumhuriyet ve yaşasın Fransa” cümleleriyle bitirir.

MÜSAVAT DERVİŞOĞLU İYİ PARTİ İZMİR MİLLETVEKİLİ

SOĞUK SAVAŞ’IN SICAK YÜZÜ- 12 EYLÜL

Dünyada devletler oluşmaya başladığı andan beri kamplar vardır. Üstelik bu kamplar her zaman doğal çizgilerle ayrılmazlar. Coğrafyalar bölünür, millet bölünür, din bölünür, hatta aileler bölünür... Herhalde en isabetli ve en acı örnekler yine bizim tarihimizdendir. Soğuk Savaş dönemi, yaşadığımız ve ilgi alanımıza giren coğrafyalarda yeni paradigmaların oluşmasına vesile olmuştur. Ve Türkiye, kurulan bu yeni dünyada yerini almıştır.

Gitgide ısınan “Soğuk Savaş” gelişen zaman içerisinde kampların statüsünü de belirginleştirdi. Bütün dünya iki kampa bölünmek zorundaydı ve üçüncü bir yol arayışı, hele ki Türkiye gibi bütün soğuk çatışmaların sıcak kavşağında olan bir ülke için mümkün değil gibiydi. İşte tam bu noktada sağ ve sol kamplar vücut bulmaya başladı. Başlangıçta ayrılıklar sandığımız kadar net değildi, sağ ve sol kamplar zaman zaman iç içe geçiyor, hatta ortak hareket edebiliyordu.

Örneğin Demokrat Parti ilk kurulduğunda “CHP’ye göre sol” bir parti olarak değerlendirilmişti. Geçen zaman, köşeli görüşlerin ve sert söylemlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Sovyetler’in himayesindeki sol kanat, yekpare görünmesine rağmen, fraksiyonlara ayrılmış, sağ ise her ülkede kendini farklı tanımlamaya başlamıştı. Sağcılık, kimi yerdemuhafazakârlık, kimi yerde liberallik, kimi yerde de milliyetçilik olarak tarif edildi. Ortak nokta “Sovyet karşıtlığı” idi.

Bu yüzden, bu yazıdaki “sağ”ı, 80 sonrası siyasetinin sağıyla karıştırmamak lazım. Bizim yaş kuşağı, kamplaşma trajedisinin canlı şahididir. Gençlik yıllarımız mücadeleyle geçti. Bizim içinde bulunduğumuz yapı, bizzat Sovyet yetkililer tarafından “güneyimizdeki sivil direnişi kıramadık” diyerek tarif edilmişti.

DİRENDİK...

Evet, biz her şeyden önce Sovyetler’in Soğuk Savaş operasyonlarına direnmeyi başarabilmiştik. Acı tatlı anılar biriktirdik. Nelere şahit olmadık ki? Şairin “yüreği kardan beyaz bahtı esmer yiğitler” diye tarif ettiği arkadaşlarımızı toprağa verdik. Elbette bu trajedi tek yönlü değildir. Elbette trajediyi yaşayanlar bu toprakların insanlarıdır ama senaryoyu yazanlar buralı değildir. Bu yüzden geçmiş kampların trajedisinin kan davasını güdüp karşı tarafı “karşıya mahkûm etme”yi asla doğru bulmuyorum.

Nelerin yanlış olduğunun tartışmasını yapmayalım, ortak doğruları arayıp birleşelim. Bir de iki kampın da üzerinden çığ gibi heyelan gibi tsunami gibi geçen 12 Eylül’ün kimlere yaradığını düşünelim. Ancak Türkiye, idealist gençlerini kamplaşmaya kurban verirken, 12 Eylül’ü hazırlayanlar el ovuşturan, “işini bilen” bir gençlik tasavvurunu yazıp uygulamaya koymuşlardı bile. İşte 12 Eylül’ün en önemli neticesi budur, düşünmeye, düşündüğü için eyleme geçmeye korkan bir gençlik.

Dünün sol ve dolayısıyla Sovyet taraftarı kampında bulunduğu halde, bugün Amerikancılık yapan, Batı STK’lerinden ödüller, davetler alanlar ilginizi çekmiyor mu? Amerika’nın sol kampı fraksiyonlara bölmek için kullandığı uzantıları, bugün sol-liberal bir dille, Türkiye’nin bir başka kaynama noktasına ulaşması için uğraşıyorlar, mesela. Ulaşsın ki hangi kamptan olursa olsun “işe yarar” olmayan odaklardan, direnç noktalarından hızlıca kurtulabilsinler. Sonra, el ovuşturanlar, her devrin adamları ülkeye hâkim olsunlar ki parası neyse verilsin, düdüğü el çalabilsin. 12 Eylül öncesinden en çok bunu özlüyorum.

Düşünen, inanan, fikri için inancı için eylem yapan, örgütlenen, ses yükselten bir gençlik. Bu gençliği işkencelerden geçirdiler, örselediler, dövdüler. İşkence ettiler, onurunu kırdılar. Çoğu evine içi boş bir kabuk olarak döndü, ruhunu zindanda bırakıp döndü. Bu örnekleri gören çocuklar nasıl idealist olsunlar, nasıl bir yüce fikre adansınlar?

Devlet eliyle idealizme böyle bir tokat atıldı. İşte bugün, idealist olmayan, cebini, çıkarını düşünen, vatanı seccadeden ibaret sayan tiplerin siyasetçi yahut bürokrat olmasının bedelini ödüyoruz. Kırılan, kırdırılan gençliğin ardından korkan, başı omuzlarının içinde kaçan bir gençlik yaratmak için uğraşmanın bedelini ödüyoruz.

YENİ NESİLLER

Fakat beni ümitlendiren odur ki o korkunç manzarayı görmeden büyüyen yeni nesiller, mayalarındaki Türklüğü yeniden keşfediyorlar. Yeniden cesaret ediyorlar. Yeniden ses yükseltiyorlar. Bizleri biçen tırpanın bıraktığı köklerden yeni filizler yeşeriyor. Bu yüzden, kişisel mücadelemin de benimle kıyas kabul etmez büyüklerimizin çektiği çilelerin, verdiği mücadelenin de boşa gitmediğini görüyor, yeni ne- sildeki baş eğmezliğin önünde hürmetle eğiliyorum.

BİTİRİRKEN...

Çok geniş kavram olan milliyetçilikle ilgili genel ufuk turunu içeren yazı dizisini burada noktalıyoruz. Yüzyıllardır dünyanın kaderini en çok etkileyen milliyetçiliği bütün yönleriyle ele aldığınızı düşündüğünüzde bile yeni boyutları ortaya çıkıyor. Yaşayan bir kavram. İçinin iyi doldurulması gerektiğine inandığımız için beyin fırtınası yaratmaya çalıştık. Dizide yer alan yazı ve söyleşilerin büyük bölümünü sayfa koşullarına indirgemek durumunda kaldık. Türkiye ve dünya sorunlarına yıllardır kafa yoran Prof. Dr. Anıl Çeçen’in yazısından Prof. Şerif Mardin ve Prof. Dr. Mümtaz Soysal gözetiminde yaptığı “Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu” başlıklı doktora tezini kitaplaştıran emekli büyükelçi Prof. Dr. Ali Engin Oba’ya kadar pek çok katkı bize ulaştı. Genel Yayın Yönetmenimiz Aykut Küçükkaya’dan bunları önümüzdeki günlerde okura ulaştırma sözü aldık. Katkıda bulunun herkese teşekkür ediyoruz.

DÜZELTME

Milliyetçilik Nereden Nereye yazı dizisinin dünkü bölümünde Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’in adı yanlış yazılmıştır. Düzeltir, özür dileriz. Türk Ocakları’nın şube sayısı 87, temsilcilik sayısı 9’dur