Modernleşme hikâyemiz-1

İbrahim Kalın’ın ‘masal’ dediği süreç, kendi hikâyemiz olan Türk modernleşme tarihidir.

10 Eylül 2020 Perşembe, 05:00
Modernleşme hikâyemiz-1
Abone Ol google-news

Geçen ay, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, sosyal medyada bir açıklama yaptı. “Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır” dedi.

Bu açıklama kimi yazarlar tarafından ele alınıp irdelendi. Prof. Dr. Emre Kongar, gazetemizde bu konuda arka arkaya dört yazı yazdı. Bu yazılarda, gerçek modernleşme hikâyemizin Cumhuriyet olduğu belirtilmiş, hatta Cumhuriyet modernleşmesinin üç eksiği ve bir hatası üzerinde de durulmuştur. (Cumhuriyet, 25, 27 ve 28 Ağustos 2020)

Kongar, 1453’te Fatih’in İstanbul’u fethederken dönemin ileri teknolojisinden yararlandığını belirtti ve işgalde top kullandığına işaret etti. 

Ancak, Fatih’ten 124 yıl sonra, Takiyüddin Efendi’nin kurduğu rasathanenin, 1577’de Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi’nin müdahalesi ve “dünyanın gözetilmesinin uğursuzluk getireceğini” söylemesi üzerine padişah tarafından yıktırıldığını belirtti.

Fatih’ten 186 yıl sonra 1639 yılında bir Yahudi dönmesi olan Bünyamin’in getirdiği matbaanın bir yıl sonra 1640’ta Padişah Deli İbrahim tarafından kapatıldığını da belirtti.

19. yüzyılda, Fransa’da pozitif ilimler eğitimi için gönderilen Tahsin Hoca’nın dönüşte İstanbul Darülfünunu’na Baş Hoca (Rektör) olarak atandığını, “oksijen olmadan canlıların yaşayamayacağını göstermek” amacıyla içine konulduğu fanusun havası boşaltıldığında bir kuşun nasıl öldüğünü deneysel olarak gösterince, Tahsin Hoca’nın “zındık” denilerek görevden alındığını ve o günün üniversitesinin de kapatıldığını yazdı.

Prof. Kongar, bu örneklemelerle Sayın Kalın’a dolaylı olarak ve incelikle Osmanlı’da durum böyle, peki siz “nasıl bir hikâye” düşünüyorsunuz sorusunu soruyordu.  

KALIN’IN DURUMU

İbrahim Kalın, şu anda Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü olarak siyasal olayların tam ortasında olsa da kendisi aslında akademik dünyadan gelen bir kişidir. Özgeçmişi gösteriyor ki İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdikten sonra Malezya Üniversitesi’nde, ABD’de George Town Üniversitesi’nde eğitimini sürdürdü. İslam düşüncesi, İslam - Batı ilişkileri üzerinde dersler verdi. Sayın Kalın, “150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanı geldi” dediğine göre, bu hikâyenin nasıl olacağını bilmek herkesin hakkıdır.

Konu, Cumhuriyet gazetesinin yayın ilkesi olarak üzerinde en çok durduğu, birçok düşünürün kitaplar ve makaleler yazdığı bir konudur. Bu nedenle, konuya Sayın Kongar’ın bıraktığı yerden devam etmek istiyorum.  

Kalın, 150 yıl dediğine göre, konuyu 1870’lerden başlatmak istiyor. Bu, bilimsel bir yaklaşım olmaz; daha geriye gitmek gerekir. Bir özet vermeliyiz.

OSMANLI’NIN DEVİRLERİ

Osmanlı tarihçilerinin yaptıkları klasik bir sınıflandırma ile Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşam çizgisi, aşağıdaki dönemlere ayrılır:

1. Kuruluş (1299-1453) 154 yıl.

2. Yükselme (1453-1579) 126 yıl.

3. Duraklama (1579-1699) 120 yıl.

4. Gerileme (1699-1922) 223 yıl.

Kuruluş ve yükseliş dönemleri toplam 280 yıl sürdü ve bu dönemde genç, atak ve bilgili 11 padişah devleti yönetti.

Bu padişahlar yönetimde etkindi. Daima ordunun başında zaferden zafere koşuyorlardı ve en önemlisi, yeniliklere açıktı. 

DURAKLAMA

1579’dan itibaren 120 yıl süren duraklama devrinde 12 padişah geldi. Bunlar genelde etkinliklerini yitirmişlerdi. Örneğin dengesi bozuk olan I. Mustafa (1617-1618), 14 yaşında tahta çıkan II. Osman (1618-1622), anlaşılamayan garip davranışları nedeniyle “keramet sahibi” olduğuna inanılan I. Mustafa (1622-1623), 11 yaşında tahta çıkan IV.Murat (1623-1640), ruh ve sinir dengesi bozuk olan Sultan İbrahim (1640-1648) ve 7 yaşında padişah olan IV. Mehmet (Avcı Mehmet) (1648-1687) gibi...

Bu dönemde, Osmanlı Devleti güncel durumu korumaktan öteye bir gelişme gösterememiştir.

GERİLEME

Gerileme dönemi 1699 Karlofça Anlaşması ile başlar ve 223 yıl sürer. Bu süreçte 15 padişah tahta çıkmıştır. 

Bu dönemde, Osmanlı’nın eski güzel ve parlak günlerini yakalamak için gayret sarf eden, reformlar yapmak isteyen padişahlar da vardır. Örneğin III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmut (1808-1839) büyük çabalar göstermiştir. Ama sonunda Osmanlı Devleti çöküntüden kurtulamadı.

3 TEMEL SÜTUN

Osmanlı Devleti üç temel sütun üzerinde oturmuş ve yönetilmiştir: Saray, Askeriye ve İlmiye.

Padişah hem kamusal alanın başıdır hem de Yavuz Selim’den sonra (1512-1520) halife olarak dinsel alanın en üst makamıdır. Zaten bu dönemden sonra Osmanlı Devleti giderek otoriter bir din devletine dönüşmüştür.

Askeriye sınıfının görevi savaşçılıkla sınırlı kalmayıp bütün kamu hizmetlerini kapsayan çok geniş bir alanı içine alıyordu. Padişahın fermanı ile herhangi bir devlet hizmetine atananlar, “askeri” sınıfa girmiş olurdu.

Bir İslam devleti olan Osmanlı’nın temeli şeriattır. Padişahın aldığı kararlar, şeriatın özüne dokunamaz. Devlete ait konuların şeriata uygunluğunun saptanması ilmiye sınıfının, “ulema”nın göreviydi.

İlmiye sınıfı, sadece din öğretmenliği yani “müderrislik”, dinsel hizmetler değil, bunun yanında ve en önemlisi “kadılık”la, yani yargıçlıkla görevlendirilmiştir. Ayrıca, Osmanlı Devleti’nde bütün yurttaşlar padişahın kulu sayılırdı. 

OSMANLI DEVLETİ VE DARÜ’L HARB

İslam hukukçuları dünyayı Darü’l İslam (İslam ülkesi) ve Darü’l Harb (Müslüman olmayan ve savaşılması gereken ülke) olarak ikiye ayırırlar. 

Darü’l İslam, İslam hukukuna göre, yasama, yürütme, yargı erklerinin Müslümanların elinde olduğu, “şeriat hükümlerinin” bir İslam hükümdarının egemenliği altında bulunduğu ve uygulandığı bir ülke demektir. 

Darü’l Harb ise Müslüman egemenliği altına henüz geçmemiş, ancak fetih yoluyla İslam ülkesi kılınıncaya kadar Müslümanlar için “harp sahnesi” olarak kabul edilen yer demektir.

İslami kuralın geçerliliği, Osmanlı Devleti için tartışmasızdı. Osmanlı Devleti’nin yükselme döneminde, Avrupa’da ilerleyiş ve toprak elde etme sürecinde bu İslami kuralın önemli etkisi olduğu kuşkusuzdur.

EKONOMİK GEREKSİNME

Ancak Osmanlının Avrupa’daki ilerleyişi sadece bu etki ile sınırlandırılamaz. Batı’ya doğru gidişte devletin ve toplumun ekonomik gereksinmeleri de önemli olmuştu. Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Müslümanlar vergi vermez, ancak askere giderler, Hıristiyanlar ve diğer din mensupları askere gitmez ama vergi verirlerdi. Bu nedenle Osmanlı Devleti, yeni toprak işgal etmeliydi, galibiyet sonucu elde edilen ganimet ve vergileri, merkez İstanbul’a taşımalıydı.

Bu fetihler döneminde Osmanlı teknolojiye açıktı. Osmanlı ordusu dönemin en ileri tekniklerini kullanıyordu.

BUSBECQ’İN GÖZLEMİ

Busbecq 1555-1562 yılları arasında Avusturya devletinin İstanbul’daki elçisiydi. Osmanlı Devleti için şöyle yazmış:

“Dünya üzerinde hiçbir millet top, havan ve daha birçok Hıristiyan icadını kullanarak, yabancıların işe yarar buluşlarından faydalanma konusunda Türklerden daha atak olmamıştır.

Ne var ki matbaa kullanmaya ya da meydan saati dikmeye bir türlü ikna olmazlar, zira ‘kitap’ın (Kuran’dan bahsediliyor) basıldığı takdirde artık kitap olmaktan çıkacağını ve hayatlarına meydan saati girerse müezzinlerin kudretinin ve eski dinsel ayinlerinin bundan dolayı zayıflayacağını düşünürler.”

MATBAA, TÜRKÇE KİTAP BASAMAZ

Büyükelçi Busbecq’in işaret ettiği bu “zihinsel tavır”ın örnekleri boldur. Örneğin, 15. yüzyılda İspanya’dan gelen Yahudi sığınmacılar Türkiye’de matbaa kurmak için izin istediklerinde II. Bayezit, Türkçe ya da Arapça hiçbir kitap basmamaları, sadece İbranice ve Avrupa dilleriyle sınırlı kalmaları koşuluyla bu isteklerini kabul etmişti.

Osmanlılar, her koşulda, silah, top, barut, top güllesi gibi savaş araç ve gereçlerinin yapımı, gemi inşası, deniz savaşlarıyla ilgili teknikleri hemen benimsemekte çok istekli davranmışlardır.

Örneğin, 15. yüzyılda Venedik gemi yapımında çok ileri bir ülkeydi. Venedik tersanelerinde ortaya çıkan her gelişme, Osmanlılar tarafından sıkı bir biçimde izleniyordu.

VİYANA BOZGUNU

Ancak 17. yüzyıla gelince durum değişti. 1683 yılındaki Viyana kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması, Osmanlı Devleti için bir dönüm noktasıdır. Bu konuda, yabancı ve Türk tarihçiler görüş birliği içerisindedirler.

Aslında, 1683’te Viyana’nın Osmanlı orduları tarafından ikinci kez kuşatılması ve başarısızlığın kesinleşmesi, sadece Osmanlı Devleti için değil, Avrupa tarihinin de önemli bir dönüm noktasıdır.

Ordunun bozgunu, şehirlerde asayişi sağlamakla görevli garnizonların erimesi, iktisadi çöküntü, yol güvenliğinin azalması ve süregelen harpler, Balkanlar’da merkezi idarenin denetimini yok etmişti.

ORDUNUN MODERNLEŞMESİ

Sürekli savaş kaybeden Osmanlı ordusunun artık modernleşmesi kaçınılmazdı. 1731’de, Fransız asıllı olup sonradan Ahmet adını alan Kont de Bonneval, huzura kabul edilerek kendisine topçu birliklerinin düzenlenmesi görevi verildi. İlk matbaanın kurucusu İbrahim Müteferrika, 1732 yılında reform için bir raporunu padişaha sundu. Üsküdar’da 1734 yılında Hendesehane (Mühendis Okulu) adı verilen bir okul açıldı. 

KARLOFÇA VE PASAROFÇA ANLAŞMALARI

Karlofça (1699) ve ondan 19 yıl sonra Pasarofça (1718) anlaşmaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Avrupalı devletler karşısında gerilemesini kayda geçiren tarihlerdir.

Bu antlaşmalar, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetinin resmen kabulüdür. 

TOPRAK KAYIPLARI

Gerileme dönemine girildiğinin açık bir belirtisi olarak kabul edilen bu anlaşmalarla Osmanlı Devleti Avusturya’ya yaklaşık 250 bin kilometrekare, Polonya’ya 45 bin kilometrekare, Venedik’e 42 bin kilometrekare, Rusya’ya 20 bin kilometrekare olmak üzere toplam 357 bin kilometrekarelik toprak bırakıyordu.

HİLAFET UNVANININ KULLANILMAYA BAŞLANMASI

Osmanlıların halifelik makamını 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı ele geçirdiğinde aldığı genel kabul görür. Ne var ki imparatorluğun en zayıf olduğu son dönemine kadar Osmanlı padişahları halife unvanını kullanmadılar.

Osmanlı hükümdarlarının hilafet unvanını ısrarla kullanmaları ve bunun uluslararası bir kurum haline gelmesi, Rusya ile yapılan, Müslümanların yaşadığı toprakların elden çıkmasına yol açan ve çok ağır koşullar taşıyan 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’nın hükümlerinde görülür.

Osmanlı tarihçilerine göre Osmanlı Devletinin dağılma ve parçalanma dönemi bu anlaşma ile başlar. Bu anlaşma maddeleriyle Rus çarı, Kırım’da ve Balkanlar’da Hıristiyanların koruyucusu, “hamisi” gibi bir statü kazanıyordu. Osmanlı Devleti din ilişkisini ileriye sürerek Kırım hanlarının, hilafet makamlarını temsil eden Osmanlı padişahına bağlı olmalarını anlaşmaya koydurmuştu.