Müzeyyen Senar olarak Şevval Sam

Oyuncu ve müzisyen Şevval Sam, çok sevdiği Müzeyyen Senar’ın hayatından kesitler sunacağı “Müzeyyen” müzikaliyle 16 Şubat’ta sahnede. Sam, Senar’ın Bursa’dan İstanbul’a gelişi, Atatürk’ün önünde şarkı söyleyişi gibi önemli anılarını anlattığı müzikalde, sanatçının anneliği, aşkları, hüzünleri ve mutluluklarına da değiniyor.

10 Şubat 2018 Cumartesi, 20:41
Abone Ol google-news

“Bu hayalimdi öyle söyleyeyim, benim projem... Benim projem deyince çok egosantrik bir tınlama oluyor ama benim hayalimdi diyeyim... Çünkü Müzeyyen Hanım’la geçirdiğim özel temas, onunla aramdaki ruhsal bağ, onun benim albümlerimi özellikle ‘Sek’ albümümü dinleyip beğenmiş ve insanlara hediye etmiş olması, tavsiye etmiş olması... Beni kızı gibi görmesi... ‘Kızın geldi’ derlerdi benim için...” Heyecanlı... Gözlerinin içi parlıyor. Onun heyecanı, coşkusu ve neşesi karşısında benim de içim kıpır kıpır... Şevval Sam, çok sevdiği Müzeyyen Senar’ın hayatından kesitler sunacağı bir müzikale imzasını attı. Tüm bu coşkusu onun şarkılarını seslendirecek ve hayatının önemli anlarını anlatacak olmasından... Müzikal seyirci ile 16 Şubat’ta İstanbul Uniq Hall’da buluşacak. Bursa’dan İstanbul’a gelişi, Atatürk’ün önünde ilk kez şarkı söyleyişi gibi önemli anılarının sahnelendiği yaklaşık 2 saat süren müzikalde, sanatçının anneliği, aşkları, hüzünleri ve mutluluklarına dair kesitlerde seyirciyle paylaşılıyor.

Figen Şakacı’nın yazdığı, Engin Alkan’ın yönettiği, Fahrettin Yarkın’ın sanat direktörlüğünü, Cem Yılmazer’in sahne dekor tasarımını ve Esra Başıbüyük’ün kostüm tasarımını yaptığı “Müzeyyen” müzikalinde Şevval Sam’a daha önce Müzeyyen Senar ile birlikte çalışan usta müzisyenler; Serdar Kaşıkçılar, İsmail Topyanak, Mustafa Taşpınarlı, Sezgin Sezer ve Fahrettin Yanar eşlik etti.

Sam ile kendisini “Ben sadece anlatıcıyım’’ diye tanımladığı müzikali konuştuk.

1954 kayıtları...

- “Müzeyyen’’ müzikalinin fikri nasıl oluştu?

Bu benim hayalimdi. Radi Dikici’nin yazdığı kitapta okuduğum ve algıladığım ruhu, bu projeyi hayata geçirmeme sebep oldu. Herkesin pop dinlediği dönemlerde ben gençliğimde köşe bucak insanlardan eski kayıt arardım, alaturka... Bir alaturka hassasiyetim vardı hep; biri bana 1954 kayıtlarını vermişti Müzeyyen Hanım’ın, yani onu dinledim demiyorum onu içtim mi yuttum mu yani ne yaptıysam o kadar derin bir yerlerime dokundu ki aradığım müzik oydu aslında... Özellikle 60’lardan sonraki alaturka kayıtlarını ben dinleyemiyorum, ilk albüm yaparken de dönemin sunduğunu yakalamaya çalıştık. Müzik direktörüm yine Fahrettin Yarkın’dı, yol arkadaşım diyebilirim çünkü ikinci “İki Tek” albümünde alaturka albümü de onunla yaptık.

-  Eski alaturka kayıtları nasıl buluyordunuz? Bir dönem alaturka müzikler çaldığınız bir radyo programı da yapmıştınız...

Herkesin pop dinlediği dönemde ben alaturka peşinde koşuyordum ama evet ortalıkta hiç eski kayıtlardan yoktu, şimdiki gibi plaklar moda olmadığı için pikap yoktu, gramafon bulmak imkânsızdı, bir iki taş plak elime geçti diyelim ki onları dinleyebileceğim yer yoktu, kasetlerin olduğu dönemlerdi... CD’lere geçtikten sonra albüm kayıtları toparlanmaya başladı, ben o dönemlerde 2001’de Radyo 92.3 program yaptım 2 sene ve programın adı ‘Vakti Kerahat’ti, alaturka çalıyordum. O radyo programı beni Kalan Müzik’le de bir araya getiren bir program oldu. Çünkü daha piyasada arşiv kayıtları insanlarla paylaşılmaya başlanmamıştı, kimse de alaturka dinlemiyordu aslında. Fakat ben Kalan Müzik’e gittiğimde henüz temizlenmekte olan bütün eski kayıtlar, bütün taş plaklar; Müzeyyen Senar’lar, Safiye Ayla’lar, Tamburi Cemil’ler, Sadettin Kaynak’lar bütün o kayıtların CD’ye aktarılmış haline ulaşmış oldum. İki sene boyunca radyo programında çaldığım şarkılar bende alaturkaya dair bir eğitim süreci gibi gerçekleşti.

- Müzeyyen Senar ile nasıl bir ruhsal bağınız vardı?

Müzeyyen Hanım’ın benim ruhumu sevmesindeki en büyük sebeplerden biri muhtemelen benim o şarkıları, hep taş plakları radyo kayıtlarından dinleyip bende de öyle kodlanmış olması olabilir. Bu şarkılar yoruma açık şarkılar değil, farklı yorumlamaya kalkarsanız yorabilirsiniz şarkıyı; sadece şarkının içine girmek, onunla birlikte akmak ve oradan çıkmak ihtiyacı duyulan bir müzik Alaturka. Her şey, yani kendi içinde onun nağmesi, makamı, dili, ifadesi her şeyi hazır zaten o şarkıların. Dediğim gibi içine girip, çıkmak gerekiyor. Bunu keşfettiğimi düşünüyorum o 2 yıllık süreçte de...

‘Dünyasına girdim’

- Peki nasıl bir “Müzeyyen’’ müzikali bekliyor seyirciyi?

Radi Dikici’nin kitabını okuduktan sonra da bunu sahneye koymak gibi bir niyetim oluştu, ama ilk başlarda bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Hem çok yakın arkadaşım olan, hem kalemini çok sevdiğim iyi bir edebiyatçı Figen Şakacı ile paylaştım bu düşüncemi... Figen’in yazmasını istiyordum çünkü benim duygumu anlayabilecek en iyi insan oydu, menajerim ve bu projenin yürütücüsü Harun Belenkoğulları’yla bu hayalimi paylaştım, Kerki Prodüksiyon’la bir araya geldik ve onlar da bu projeye heyecanlandılar. İlk etapta belgesel gibi bir noktada duruyordu, o şarkıları söyleyeyim ve aralarda hikâyesini anlatayım istiyordum fakat işin içine metinler girdikten sonra bunun bir rejisi olması gerektiğini düşündük ve Engin Alkan’la bir araya geldik. Hem birbirini seven, hem de aynı ortak duyguyu paylaşan gönüllü bir ekip haline dönüştük. Bir araya geldiğimizde ailenin onayına sunduk, aile beni bildiği için onlar da heyecan duydular ve benim yapmamın güzel olacağını düşündüler. Bazen provalara geldiği oldu Feray Abla’nın beraber ağladığımız zamanlar oldu, güldüğümüz zamanlar oldu. Sonra röportajlarını izledim, eski kayıtlarını izledim, yapılmış belgeseller izledim onunla ilgili; onun iç dünyasına, onun duygu dünyasına daha girdim zaman içerisinde ve aslında ne yapmak istediğim kendi kendine de biraz oluşmuş oldu başta belgesel gibi olacak ya da şarkıların arasında hikâyeler anlatayım derken iş gerçekten büyüdü ve duygu aktarımı haline dönüştü. Burada ben Müzeyyen’i canlandırmıyorum, burada Müzeyyen’in bütün o yaşadığı hikâyeler içerisindeki duygu takibini yapıyoruz, aslında ben bir hikâye anlatıcısıyım. Ama bunun bir rejisi var, bunun kostümleri var, sembolik bir dil kullandık. Tek başımayım sahnede, o hikâyeleri anlatıyorum, daha çok duyguların altını çizerek anlatıyorum, bazen onun duygusuna bürünüyorum yani Müzeyyen’i canlandırmıyorum ama onun duygusu dile geliyor gibi bir hal tezahür ediyor ve onları da şarkılara bağlıyoruz; insanların bildikleri, sevdikleri şarkılar da var bilmedikleri bazı klasik eserler de var.

'Kendim gibi söyledim’

- Şarkı seçimlerini nasıl yaptınız?

Hepsini ben seçtim ve onaya sundum, ekiple ve aileyle paylaştık, onlar da onayladılar. Bütün koyduğumuz şarkılar Müzeyyen’in taş plak dönemlerinde ve radyo dönemlerinde söylediği şarkılar ve bazıları mesela bizim seçmeyi akıl edemediğimiz iki tane şarkı vardı, o da Radi Bey’in önerisiydi çünkü o çok yakın temasta olan biriydi, gönül birliği ettiği biriydi.

- Peki hikâye nasıl başlıyor?

Hikâye Müzeyyen’in küçücük bir çocukken İstanbul’u Bursa gibi zannedip; anne baba ayrıldıktan sonra anne İstanbul’a gidiyor, anne hasretine dayanamayıp babasından habersiz atlayıp otobüse İstanbul’a gelip annesini mucizevi bir şekilde bulmasıyla başlıyor. Ben aslında Şevval olarak giriyorum sahneye ve şarkıları da Şevval olarak söylüyorum, Müzeyyen Senar olarak söylemiyorum, o yüzden diyorum bir canlandırma değil bu diye. Çünkü Safiye Hanım’ın ona verdiği bir öğüt var, onun da vasiyetidir: “Şarkıları söylerken kendin ol yeter, kimseyi taklit etme” diye... Ben de onu bir vasiyet olarak aldım aslında ve benim kendim gibi söylememi sevdiği için kendim gibi söylüyorum sahnede, ama tabii ki o benim ilham kaynağım, bu anlamdaki tek figürüm, tek modelim.

- Ortak noktalarınız nelerdi Müzeyyen Senar ile?

Çok ortak noktamız var aslında; hayatı karşılayış biçimimiz, hayatı yorumlayış biçimimiz, bütün yaşadıklarımızın o şarkılara yansıması, bazı konularda gösterdiğimiz cesaret, mucizevi şekilde yazılmış bazı hikâyelerin kendi kontrolümüz dışında hayata geçmesi, hovardalığı, bazı noktalarda onun efeliği, rakı içişi, insanlarla arasına mesafe koymayışı, o hovardalık içerisinde bilmem kaç sene teknede yaşamış olması, benim de karavan hikâyem vardır. Ben de onun gibi yaşıyorum aslında. Şey de var mesela benzerlikler arasında, o bir yerde söylüyor eski röportajlarından birinde “Ben bazen şarkı söylerken kendi sesime içlenirim” diyor, ben de şarkının içine girdiğim zaman bazen hıçkıra hıçkıra gelip devam ettiğim, gözümden yaşlar aktığı zamanlar oluyor. Kendi sesimdeki o frekansın da beni tekrardan etkilediğini bildiğim için o da çok benzer gelmişti bana.

‘Ayrımcılıkların hepsine karşıyım’

- Ülke olarak zor ve sancılı bir dönemden geçiyoruz? Bir sanatçı böyle bir dönemde nasıl bir duruş sergilemeli sizce?

Zor bir dönemden geçiyoruz evet, bir şekilde kimsenin kimseyi dinlemediği çok gürültülü bir ortamdayız şu anda. Herkesin bağırıp çağırdığı, herkesin kim vurduya gittiği, herkesin kendini anlatmaya çalışırken başına bin türlü bela geldiği, duruşlarını sergileyemediği bir dönemde... Kimsenin kimseyi anlamak istemediği ve dinlemediği bir dönemde kuracağımız cümle karşılık bulmayabilir. Benim bir duruşum var zaten, insanların şimdiye kadar bende gördükleri, hayata karşı bir duruşum var. Bugün, kendi adıma öncelikle yine duruşumu bozmadan, hayatla olan ilişkimi biliyorsunuz benim neyi neden yaptığımı, bütün ayrımcılıklara karşı geldiğimi, şarkılarımı barış için söylediğimi... Sınıf ayrımcılığından, cinsiyet ayrımcılığına etnik ayrımcılıktan her türlü ayrımcılığa karşı durduğumu insanlar artık biliyorlar. Bir daha ben böyle düşünüyorum diyeceğim bir durum şu anda yok. Şu anda işime dört elle sarılmış vaziyetteyim, ne kadar çok şarkı söylersek, ne kadar çok dürüstçe ruhumuzu ortaya koyarsak, ne kadar çok yaptığımız işin hakkını verirsek ve insanlarla paylaşırsak o kadar çok iyileşeceğimizi düşünüyorum. Bu yüzden dört elle yaptığım işlere sarılmış vaziyetteyim, insanlara iyi gelecek bir şeyler yapma derdindeyim şu anda. Bu projenin de insanlara iyi geleceğini düşünüyorum, çünkü o dönemler bir daha gelmeyecek. O dönemlerde aslında baktığınız zaman dönemin popüler müziği, pop müziği, o dönemin sanatsal yansımasına baktığınız zaman o zarafeti, incelikleri, hassasiyeti, estetik algıyı, o kurşun gibi şarkı söylemeleri, o kurulan dili, insanların aşkları yaşayış biçimlerini, toplumda kendilerini var etme biçimlerini görüyorsunuz. Şimdi o hassasiyetlere zaman ayıracak insanların ne niyeti var ne de böyle bir zamanları var, her şey almak üzerine kurulu bugün artık ve kimse emek vermek derdinde değil. Bu yüzden o dönemleri bir açıdan unutmamak böyle bir durup hatırlamak gerektiğini düşünüyorum.