Ölümünün 25. Yılında Ruhi Su'yu Anlamak

19 Eylül 2010 Pazar, 05:52
Abone Ol google-news

Ruhi Su siyasal nedenlerle uzun yıllar yasakçı bir sanatçı olarak yaşadı. \t\t27 Mayıs devrimiyle gelen göreceli demokratik ortamda onun yeniden sahne aldığını görüyoruz. 1975’e gelindiğinde ise Sümeyra Çakır’la Dostlar Korosu’nu kurarak çoksesli müziğe yöneldi. Birçok ürün “El Kapıları” başlığı ile bir araya geldi. Alanlar, salonlar artık onlarındı. Parti gecelerinde ve toplantılarında dinletileriyle kitlelere eşlik ediyordu.

Kara trenle bir Anadolu yolculuğundayız. Kara bir kış günü ve tren hıncahınç dolu... Yol üstünde uğradığımız kimi duraklarda yolcular aşırı kalabalık nedeniyle kapısından binemedikleri trene pencerelerinden girmeye çalışıyorlar. Bizler daha Haydarpaşa Garında zar zor bulduğumuz bir kompartımana sıkışıp kalmışız.

Yolculuğumuz, kışın Ağrı Dağına tırmanmak için Erzurum üzerinden Doğubeyazıta değin uzanıyor. Tren Erzuruma yaklaşırken kompartımanın kapısında elinde sazıyla hayalet gibi bir genç belirdi. Diğer elinde de bir tomar kâğıt... Bizlerden sıkışıp oturmak için yer verilmesini rica etti. Yerel ozanlardan birisiymiş ve geçimini sağlamak için içinde kendi dörtlükleri bulunan bu kâğıtları hem satarak ve hem de içindeki türküleri okuyarak Doğu Anadolu trenlerinde gezinmekmiş işi.

Âşık ve kompartımandaki diğer yolcularla bir süre sessiz kaldık. Yolculardan biri: Gardaş bir türkü çığır da dinleyek hele önerisiyle bu sessizliği bozdu. Âşık kıpırdana kıpırdana önce yerine yerleşti, arkasından sazı dizlerinin üzerine alıp yanık bir uzun havayı seslendirmeye başladı:

Erzurum dağları da kar ile boran

Almış dört yanımı da dert ile verem

Sizde bulunmaz mı da bir kurşun kalem

Yazıp ahvalimi de dosta bildirem.

Yıllar sonra, sanırım 70li yılların başında, bu uzun ve yanık havayı Ruhi Sudan kendine özgü yorumuyla dinledim. Bu basbariton sesin ağzında bu yanık hava adeta bir çığlığa dönüşmüştü. Gerçekten Ruhi Sunun sesinde türküler ağıt da olsa, sevinç de olsa başka bir tat veriyordu insana. Ve ben bu yanık havayı yeniden dinlerken, Doğuya giden o kederli demiryollarındaki yolculuğumu anımsadım...

Anadolu ekininin vazgeçilmez kalıtıdır türkülerimiz, ezgilerimiz. Bunlar kırlardan koşarak gelip bugün kentlere ulaşmışsa, bunda Ruhi Sunun yadsınmaz bir payının olduğu bilinmelidir. Çünkü o, kentlere oturmuş Osmanlı saray müziğinin yanına halk müziğini de oturtmayı becermiş ender sanatçılarımızdan biridir. Hem de bunlara kendine özgü yorumuyla çağcıl ve devrimci bir boyut kazandırarak...

Ender sanatçılarımızdandı

Bunda kendisinin opera eğitimi almış olmasının da etkileri olmuştur kuşkusuz. Gelin bu değişimi Ruhi Sunun kendi değerlendirmesinden öğrenelim bir kez de: Batı müziği eğitimi gören ve kendi müziğini yapmak isteyen herkes gibi ben de bu pınarın başına geldim. Kendi hisseme düşen taraftan içiyorum. Bu öyle bir içki ki, içtikçe insanın aklını başına getiriyor.

Ruhi Su kendisiyle ilgili bu değerlendirmeyi 1942 yılında Radyo dergisinde yapıyor. Aynı yıl Ankara Devlet Konservatuvarı Şan Bölümünü, sonradan ünlü bir soprano olacak Saadet İkesusla birlikte birincilikle bitiriyor. Opera yaşamının yanına şimdi türküler de eklenmiştir. Sesi, Ankara Radyosunda 15 günde bir yayımlanan bir izlencede bütün Türkiyede yankılanıyor. Ama söylediği türkülerini Alevi nefeslerinden seçtiği ve komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir süre sonra radyodaki işine son veriliyor. Bu uygulamanın gerekçesindeki haksızlığın nedenlerine inecek değilim. Ama Ruhi Sunun sanatsal yönü denli politik bir kişiliğinin de olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Nitekim 1951 TKP operasyonlarında gözaltına alınır. 1952-1957 yılları arasında 5 yıl cezaevinde yatar. İkinci eşi Sıdıka Su ile bu cezaevi günlerinde tanışır ve kaldığı hücrenin penceresinden kibrit yakarak birbirleriyle iletişim kurarlar. Cezaevi koşullarında gerçekleşen bir nikâh sonunda evlenirler. İlginçtir, o günlerde aynı yazgıyı paylaşan Behice Boran ve Nevzat Hatko nikâh tanıklarıdır.

Cezaevlerinde törpilenmiş ömür

Cumhuriyet Türkiyesinin yapısal bir özelliği midir ya da tarihsel bir rastlantı mıdır bilinmez ama yüzyıllık tarihimizin yetiştirdiği nice yazar, düşün insanı ve sanatçının yaşamöyküsünün bu bağlamda bir benzerliğinin bulunmasıdır. Acılarla, çilelerle dolu bir yaşam ve cezaevlerinde törpülenmiş bir ömür... Bu acı gerçek seslendirdiği nice türkünün içinde de kendini duyurur. Örneğin Pir Sultan Abdaldan alıp söylediği Ben de Şu Dünyaya Geldim Sakinimşiirinin bir dörtlüğünde bu şikâyetini şöyle dile getirir:

Ben de vekil ettim Bar-i Hüda

O da kulu gibi zulüm ede mi

Orda söyletirler bir bir adamı

Kalsın benim davam, divana kalsın.

Ruhi Sunun trajedisi daha doğduğu gün başlamıştır. 1912de doğduğunda Doğuda Osmanlı - Rus savaşı bütün hızıyla sürüyor, savaşın acımasız ve yıkıcı etkileri doğduğu kent Van başta olmak üzere bölgenin tüm kentlerini yakıp yıkıyordu. Böylesi bir savaş ortamında yaşanan Ermeni tehciri nedeniyle ailesini yitirir. 1915te, daha üç yaşındayken yetim ve öksüz kalır. Çocuksuz bir ailenin yanına evlatlık olarak sığınır ve ilk adı da Mehmettir.

Vanda o yıllar diğer Doğu kentleri gibi açlığın, yoksulluğun ve umutsuzluğun pençesinde kıvranmaktadır. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de ağır ve çetin hava koşulları, karakışın kar ve ayazı yaşamayı zorlaştırmaktadır. Aile Mehmeti de yanlarına alarak Adanaya göç eder. Ama ne yazık ki Adanada Fransız işgali altındadır. Çukurovalıların kaç kaçolarak betimledikleri böylesi bir işgal altında nice Çukurovalı gibi bu aile de ovanın üzerine kanatlarını açmış bir kartal gibi duran Toros Dağlarına sığınır. Ve Mehmetin dağlarla, ovalarla daha küçük yaşta tanışıklığı böylece başlamış olur. Belki de yaşamın acımasızlığına karşı bir ömür boyu yüksek bir direnme gücüyle karşı koymasında böylesi bir ortamda yetişmiş olmasının da büyük etkisi olmuştur.

Adanaya döndüklerinde Mehmeti Öksüzler Okuluna verirler. Eğitimsel müziğe burada başlar ve yöneldiği ilk müzik aleti kemandır. Ama bu uzun sürmez. Dönemin Başbakanı Recep Pekerin yayımladığı bir genelge gereği, öksüz çocukların askeri okullara alınması gerekmektedir. Mehmet de İstanbul Halıcıoğlu Askeri Okuluna yazılır ve Ruhi adını da burada alır. Burada da fazla kalamayacaktır. Asıl özlemi olan sanat ve müzik dünyasına kavuşmak için Ankara Müzik Öğretmeni Okuluna yazılır. Burayı bitirdikten sonra Ankara Cebeci Ortaokulunda, Hasanoğlan Köy Enstitüsünde bir süre müzik öğretmenliği yapar. Bu süreç onun sanat dünyasında tırmandığı ilk basamaklardır. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı Orkestrası, Devlet Operasında çalışır. Sol düşünce ve görüşlerle tanışıklığı belki de böylesi bir ortamda gelişmiştir diyebiliriz.

Nâzım Hikmetin şiirde gerçekleştirdiği sanat ve siyaset ustalığını Ruhi Su da müzikte büyük bir başarıyla denedi. Çünkü ezilen, sömürülen, soyulan halkının sesi olmayı yeğlemişti. Yunus Emre, Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi halk ozanlarının yapıtları onun sesinde ve sazında yeniden yaşam bulurken, Alevi-Bektaşi ekin ve geleneğinin ürünleri de daha geniş toplum kesimleriyle tanışma şansını yakalamıştı.

Anadolu insan sevgisini ve felsefesini türkülerle günümüze taşırken ne demişti: Benim kâbem insandır. / Kuran da kurtaran da / İnsan oğlu insandır.

Ruhi Su siyasal nedenlerle uzun yıllar yasakçı bir sanatçı olarak yaşadı. 27 Mayıs devrimiyle gelen göreceli demokratik ortamda onun yeniden sahne aldığını görüyoruz. 1975e gelindiğinde ise Sümeyra Çakırla Dostlar Korosunu kurarak çoksesli müziğe yöneldi.