Organik gıda ne kadar organik?

Organik tarım, pek çok paydaşı barındırıyor içinde. Herkesin üzerine düşen sorumluluk büyük. Ancak yine de büyük iş bireylerde bitiyor. Tüketici sorumluluğunu bilmeli, hakkını aramalı. Talebin olmadığı yerde arzın niteliğini sorgulamak zor. Peki üretimden tüketime organik kavramını ne kadar biliyorsunuz?

30 Eylül 2014 Salı, 15:59
Abone Ol google-news

 

Son yıllarda yaşanan kuraklık, kentlilerin sağlıklı ve doğal gıdaya ulaşmadaki sıkıntısı, artan hastalıklar, kötü beslenme biçimleri, küresel iklim değişikliği... Listeyi çok daha uzatabileceğimiz tüm bu sorunlar, aslında doğaya saygılı bir yaşam biçimi belirleyemeyişimizden kaynaklanıyor. Kapitalist sistemin tüketme hırsı, büyük şirketlerin daha fazla kazanma hedefi; daha, daha, daha çığlıkları... Gıda politikaları da bunun bir parçası. Son yıllarda adından söz ettiren bir kavram “organik gıda/organik tarım”. Onunla ilgili herkesin bir fikri var. Fakat ne kadarı bilgiye dayalı, ne kadarında insanlar bilinçli; tartışılır. Bu yüzden organik nedir diye söze başlayıp, üretimin geleceğine kadar geniş bir kapsamda konuyu değerlendirmeye aldık ve Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği başkanı Güneşin Aydemir'le konuştuk.
Organik üretim, insan ve doğaya zararlı olduğu bilinen sistemik kimyasalların kullanılmadığı, doğal süreçlerden faydalanılarak yapılan, toprak iyileştirmenin temel alındığı bir üretim biçimi. Ancak bu şekilde üretimle yapılan her ürün organik değil. Güneşin Aydemir, “Burada anlaşılması gereken nokta, organik kelimesinin organik tarım kanunu ile koruma altına alınması. Eğer bir kişi bu yollarla ürettiği ürününü organik olarak satmak isterse, sertifikasyonla bunu ispatlaması gerekir. Sertifikasyona tabi tutulmayan ürünler, üretimi öyle olsa bile organik adıyla satılamaz.” Yani organik üretim aynı zamanda kontrollü ve sertifikalı, kayıt altına alınan, denetlenen üretimdir. Dolayısıyla bu ürünlere güvenmemek için bu denetim sisteminin nasıl işlediğini de iyi kavramak gerek. Aydemir, “'Burası Türkiye, burada hiç bir şeye güvenilmez' demekle olmaz. Bilgi sahibi olmadan yargılamak da bizim geleneğimiz olduğu için sözü edilen temkinin arkasında nasıl bir bilgi kaynağı var, bu da önemli” diyor.

 

Söylenmeyin, harekete geçin


Türkiye'de organik tarım, ihracata yönelik olarak dış talepleri karşılama amaçlı başladığı için, tarihi 1980'lere kadar gidiyor. Ama o dönemde ve uzunca da bir süre bu ürünler ihraç ediliyor, bu nedenle çeşitlendirilemiyor. Aydemir, iç pazarın da bu ürünlerle tam olarak tanışamadığını dile getiriyor: “Bir tüketim döngüsü oluşamadı ve fiyatlar da fahiş boyutlarda kaldı. Bu dönemde üreticilerin teknik sorunlarına çözümler üretilmesi konularında Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği ile Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nin çalışmaları büyük önem taşır. Halk sağlığının giderek bozulması ve doğaya karşı duyarlılık arttıkça talep oluşmaya başladı. 2000'li yılların ilk yarısı bu taleplerin oluşması için çok uğraşıldı. Bu konuda tüketicinin bilgi düzeyinin artırılması için Buğday Ekolojik Yaşam Dergisini anmamız gerekir. Ve ardından Buğday Ekolojik Yaşamı Derneği'nin yoğun çabalarıyla 2006 yılında kurulan ilk %100 Ekolojik Pazar ve ardından gelen diğer pazarlar sayesinde organik üretim hem arttı, hem çeşitlendi. Böylelikle küçük de olsa bir grup üreticiye ekmek kapısı olurken, bir grup tüketici için de bir kaynak haline geldi. Bunlara paralel olarak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (o zamanki adıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı) Türkiye'nin Ulusal Organik Tarım Eylem Planı'nı hazırladı. Bakanlık nezdindeki yapılan ve halen de sürmekte olan çalışmalar ile organik üretimin kurumsal ve mevzuat altyapısı güçlendirilmeye uğraşılıyor.”
Peki önemli sorulardan biri de şu: “Organik ürünler gerçekte ne kadar organik?” Aydemir yanıtlıyor: “Bu konuda ben sertifika ne derse, ona inanırım. Organik ürün sertifikası varsa organiktir, inanmayan, güvenini tazelemek için özel bir çaba sarfetmeli. Bu konuda 'organik ürün sertifikasına güvenmiyorum' cümleleri artık üreticiden ve kontrol ve sertifika kuruluşlarından, bu denetleme mekanizmasından ziyade tüketiciye sorumluluk yüklemeli diye düşünüyorum. Sertifikayı beğenmeyen, kendisi denetlesin, buna kalkışsın. Buna cesaret eden tüketiciler sayesinde bu güveni yeniden oluşturabiliriz ancak. Başka türlü değil. Sertifikasyona güvensizlik duyarak değil. Söylenerek değil, bizzat görev alarak.”
Organik gıdaya adil ulaşım söz konusu değil. Fiyatların el yakıcı olduğu şikayetlerin başında geliyor. Fiyat farkı nereden kaynaklanıyor? Tüketicinin rahatlıkla alabileceği bir fiyatlandırma mümkün mü? Aydemir, konvansiyonel ürünleri daha ucuz yapan sistemin organik ürünlerdeki fiyat farkını oluşturduğunu dile getiriyor. Pek tabii ki üretiminizde suyu, toprağı kirletiyor iseniz, doğayı hiçe sayıyorsanız nasıl ucuz bir üretim yapabilirsiniz ki?
Aydemir, “Bedavaymış gibi kullandığınız doğal kaynakları bedel ödemeden nasıl iyileştirebilirsiniz? Elbette buna bir pay ayırmanız gerekir kazancınızdan. Bu sadece üreticilerin, aracıların ödeyeceği bir bedel olamaz. 'Sağlıklı gıda yiyeceğim, sağlıklı olacağım, doğa da korunsun, bunun yanında da ucuz yiyeceğim' demek zaten mantıksız. Bu konuda ısrar edenlerin saksıda bir domates yetiştirmek için uğraşmalarını öneririm. Bir bitkinin hakkıyla büyümesi için nasıl bir emek sarfedildiğini anlayacaklardır. Bu emeği vermediğiniz zaman devreye kimyasallar, hibrit tohumlar girer elbette. Bu da göz boyayıcı, kandırıcı bir ucuzluk getirir ama bu aslında orta vadede büyük bir bedeldir.”
Gıda; küresel iklim değişikliği, kuraklık gibi günümüzün önemli başlıklarından biri. Bu konuda da bilinçli ve bilgili olmak; yaşadığımız dünyaya, toprağa, tohumlara, sağlıklı gıdaya sahip çıkmak zorundayız. Aydemir, sistemin daha iyi işlemesini sağlamanın her zaman mümkün olduğunu söylüyor. Bu noktada sorumluluk, birilerine değil aslında herkese düşüyor. Üreticiden son tüketiciye dek farkındalığı yüksek, iletişimi güçlü, bilgili ve hakkını arayan pozisyonda olmak şart. Sorunları konuşurken, çözüm önerilerini de dile getirip harekete geçmek gerek.



Gıda toplulukları oluşmalı


Kentleşmenin arttığı günümüzde, şehir hayatında yaşayanların en büyük şikayetlerinden biridir: “sağlıklı gıdaya erişim”. Genellikle süper marketlerin tercih edildiği, kısıtlı zamanlarda alışverişlerin yapıldığı, sonuçta da “doğal ürün yok” denildiği günlerdeyiz. Bu noktada kentliler sağlıklı, taze ve doğal gıdaya ulaşamadıklarını dile getiriyor. Emin olun, bunu söyleyenlerin sayısı hiç de az değil. Peki ne yapılabilir? Unuttuğumuz bir yer var: Halk pazarları... Hem taze ve bölgesel ürünün satılmasına olanak veriyor, hem de üretici-tüketici iletişimin mümkün kılıyor... Aydemir ekliyor: “Bunun yanında kendi çevrelerindeki kırsal alanlarda üretim-tüketim birliklerinin kurulmasını ve gıda topluluklarının oluşmasını sağlamak çok önemli. Kentlerde balkon bahçeciliği, kent bahçeciliği ile de ciddi üretim yaparak kendi ihtiyaçlarını kısmen karşılayan pek çok kentli de var. Tıpkı dünyadaki gibi, Türkiye'de de önemli örnekler hayata geçiyor. Çünkü bir gram toprak çok değerli ve her yerde bitki yetiştirilebilir. Elbette bu çözümlerin hiç biri tek başına, kent gibi tüketimin had safhada olduğu mekanlarda yeterli değil ama bütüncül ve entegre üretim planlamaları ile bu planlamalara imkan veren politikalar geleceğin politikaları olacaktır, bu kesin.”


Çözüm yine bizde

Güneşin Aydemir: “Gelecek hem iç açıcı değil, hem de umut var. İnsanlık olarak geleceğimizi ellerimizle zora soktuğumuz bir gerçek. Çözümler de bu batağın içinden çıkacak. Nasıl derler, küllerimizden yeniden doğacağız, ama çözüm odaklı çalışır, hayal gücümüzü devreye sokar, birlikte üretime odaklanır ve bitmez tükenmez bir aşkla deneyip yanılırsak bir şansımız olabilir. Aksi takdirde çöküş kaçınılmaz.”