Parksız kentler ve rant

En insafsız uygulama park ve yeşil alanları yapılarla doldurmadır

15 Şubat 2013 Cuma, 07:53
Abone Ol google-news

İnsanın doğuştan iyi olduğu gibi kuramlara inanmasam da, eğer verdikleri en ufak bir kararın bazen ne kadar insanın yaşamını karartacağını düşünselerdi pek çok insanın kötülük yapmayacağına inanmak isterim. Onun için parklar yerine binalar yapmak düşüncesinin sadece para kazanma amaçlı değil, bir çağdaş kentte parkların ve yeşil alanların işlevini bilmemekten kaynaklandığını düşünmek istiyorum.

Fakat ‘rant’ sözcüğünden tiksiniyorum. Bunun dille ilgili yanı var, ona yüklenmiş bin bir kötü içerikle de ilgisi var. Son dönem Osmanlı sözlüğüne Fransızca ‘Rentier’ sözü de girmişti. Bunlar Sultan ailesi ile İstanbul’un kimi ticaret kimi toprak kökenli zenginleriydi. Cumhuriyet döneminde de tuzu kuru olanlara aynı sıfat verildi. Türkiye’nin kent nüfusuna ve toprak spekülasyonuna bakılınca bunların sayısı günümüzde çok artmış olmalı. Türkiye’deki gelir farkının çok büyük olmasının önemli nedenlerinden birinin toprak spekülasyonu olduğunu herkes biliyor.

Fakat toprak ve rant (kira, kazanç) bir araya geliyor, insan akla gelmiyor. Bu bağlamda en insafsız uygulama park ve yeşil alanları yapılarla doldurmadır. Bu bizimle Avrupa ve Batı toplumları arasındaki uygarlık farkını en iyi anlatan, insan saygısı olmayan bir kültürel davranıştır. Bu kapitalizmle değil, kültürsüzlükle ilgilidir.

Batı da kapitalist. Orada da toprak ve yapı rantı üzerinde sayısız oyun var. Fakat Viyana’da, Berlin’de, Roma’da, Paris’te, Londra’da, Saint Petersburg ve Moskova’da, hatta ne de Amerika’da halkın alışıp kullandığı parkların yapılara tahsis edildiğini görmedim. İstanbul’da, Ankara’da ve daha küçük kentlerde parkların yavaş yavaş kemirildiğini, çimenlerin, ağaçların azaldığını ve giderek yerlerini binaların aldığını bilmeyen yok. Taksim gezisi de 1943 den sonra yavaş yavaş işgal edildi. Oysa bütün Beyoğlu ve Taksim çevresinde hiç park yok!

Parklar yaşlılarla çocuklar içindir. Kuşkusuz çocukları gezdiren anneler içindir. Burada yaşlılar evlerinin dört duvarından kurtulurlar. Monoton yaşamları değişir. Hava alır, güneş görürler. Gazete okurlar. Parka otobüs ya da taksi ile değil, yürüyerek gidilir. Yani oturma alanlarına yakın olur. Çocuklar orada yürümesini, koşmasını öğrenirler. Oyun oynarlar. Temiz hava alırlar. Bunlar toplumun nüfusunun %15 idir. (Türkiye’de 12 milyon, İstanbul’da 2.5 milyon) Parklara en çok gereksinimi olan onlardır. Kent merkezlerinde de büyük kentin dört bir tarafından gelenlerin dinlenmesi, bir simit yemesi için parklar gerekir. İnsanların boyuna sokaklarda dolaşıp, yorulunca bir alışveriş merkezine ya da kahveye girmeleri sadece satıcıların işine yarar.

BEBEK VE KÜÇÜKSU

Boğazın orta bölümünde biri Bebek’te diğeri Küçüksu’da iki park var. Bebek’tekine Sabancı ailesi tarafından bakılır. Park’ın ağaçları eski Bebek sultan kasrından kalmadır. Park deniz kenarındadır. Avrupa standardında bir parktır. İnsana kendini uygar bir ortamda hissettirir.

Anadolu yakasında Küçüksu çayırı vardır. Eski Osmanlı başkentinin Anadolu yakasındaki en büyük ve en tanınmış mesiresi Göksu ya da Küçüksu çayırı idi. Burada da Birinci Mahmut’un ve sonra onun yerine yapılmış Abdülmecit’in kasrı ve bütün İstanbul’a gelen ressamlara konu olmuş ünlü Küçüksu çeşmesi vardır. Halk deniz kenarında, ağaçların altında piknik yapardı. Benim gençliğimde burada yazın cambaz gösterileri olur, orta oyunu oynanırdı. Küçüksu da güzel bir plaj vardı. Sonraları buraları spor alanlarına tahsis edildi. Şimdi Tarihi Göksu Mesiresi yerini otomobillere ve özgür sürüler halinde dolaşan, kaldırımlarda uyuyan, ağaçlar arasında havlayan kulakları işaretli köpeklere bıraktı.

Bugün görkemli sultan bahçesinden birkaç ağaç kaldı. Artık ne mesire yeri, ne de park var. Kıyılar yapılarla kapanmış, ağaçların bir bölümü kesilmiş ve bütün Göksu çayırı yok oldu. Ya da otopark. Otomobilin kent yaşamını yok eden ve kent mekânlarını çirkinleştiren en büyük neden olduğunu bu dünya güzeli deniz kenarında bütün sefaleti ve hüznü ile görebiliyorsunuz. Deniz kenarındaki lokanta ve kahvelerde oturmaya gelenler bu olanları bilmez, ya da aldırış etmezler, ama burası uygar bir yer değildir. Hüzün verici bir plansızlık, tarihi bilinçsizlik ve çirkinlik gösterisidir.

Küçüksu ve Hisar’da, Bebek’teki gibi etkili toplum kesimi olmadığı için koca bir alan İstanbullulara ve orada yaşayanlara kapatılmış, üniversite, resmi yapılar, kullanılmayan bir iskele, lokantalar ve kahveler, Küçüksu Kasrı’nın bahçesini ve ne olduğu belli olmayan resmi etkinliklerin etrafını çeviren büyük demir parmaklıklarla halkın denizle ilgisi kesilmiştir.

TAKSİM GEZİ PARKI

Bu sözüm ona yeni gelişmeler içinde en karakteristik olanlardan biri Taksim Gezi parkıdır. 1943’de Yüksek Mühendis Mektebine (sonradan Teknik Üniversite) girdiğim zaman, Prost’un planladığı park yeni yapılmıştı. Ankara’da Güven Parkı, İzmir’de Fuar Park ile Türkiye’nin yeni ve uygar kentleşmesinin göstergeleri arasındaydı. Bu parkta gezip oturduğum zaman kendimi Batılılaşmış hissederdim. Parkın bir köşesinde mimar Rüknettin Bey’in yaptığı ünlü Taksim Gazinosu vardı. Park önce koca bir otel inşaatı ile, sonra Büyükdere Yolu cephesindeki dükkanlar ve düğün salonu ile sonra da Taksim’e getirilen otobüs durakları ve artan trafik ile nefes alıcı niteliğini yitirdi. Sonunda yok edilmesine karar verildi.

Gerçekten bugüne kadar Türk halkı düzenli, ağaçlandırılmış, havuzlu ve çiçekli bir parkın çağdaş bir kent için nasıl bir simge olduğunu öğrenemedi.

Yeşil alanların ve özellikle kent içine parklara tahsis edilmiş ağaçlandırılmış parkların bir kuşağın yaşamı içinde bu hale düşmesi sadece yanlış değil, korkutucudur. Bu çok kötüye doğru bir değişimdir (gelişme değil!). İstanbul’un her köşesinde olan talanın ve değişme sürecinin yapısını ve bütün İstanbulluların vurdum duymazlığını gösterir. Utandırıcı ve rahatsız edicidir. Rant insanı sadece yenmemiş, insanlığını yok etmiştir.

Bu sözüm ona yenilik olarak görülen gelişmelerin İstanbul’a ve başka Türkiye kentlerine uluslararası bir statü kazandırmadığı açık. Doğrusu Türkiye mimarisi için de benzer bir statü söz konusu. Kendi varlığımıza karşı bu anlaşılmaz davranışların nedeni sadece kazanç hırsına bağlayamayız. Dünya geçmişini feda etmiyor. Parklarını yapıya çevirmiyor. Yine de bizden fazla rant elde ederek daha iyi kentler yapılıyor. İnsanına eziyet etmiyor. Yaşlısını, çocuğunu gözetiyor. Turizmi de bizden daha iyi yapıyor. Burada kör olası bir cehaletin neden olduğu bir duyarsızlık var. Kazanç hırsı ile de çığrından çıkıyor.

Malzeme var. Helvayı yapacak aşçıyı bulmakta zorlanıyoruz.