Sevilen oyuncu Mert Fırat: O sistem bir gün kurulacak, başka çaresi yok

Mert Fırat, “Yönetim yapılarımızda bir problem var. Tüm yapıları yeniden kurmak gerekiyor. Siz ne kadar baskı yaparsanız yapın, bu sistem bir gün dünya üzerinde kurulacak. Görüyoruz ki, sizin önerdiğiniz, içinden geçtiğimiz sistemler bizim için yeterli olmadı. Olmuyor da. İngiltere’de de sanatçılar ayaktalar. Türkiye’de zaten biz bir destek görmedik. Dünyanın her tarafında bu problemleri yaşıyoruz. Bize yeniden inşa edeceğimiz, birlikte var olabileceğimiz bir sistem gerekli. Bunun da tek mottosu adil, özgür, bir arada yaşayabilecek kültürü oluşturduğumuz bir yapı kurmak. O da, kim ne derse desin, bir gün kurulacak. Başka çaresi yok” diyor.

14 Eylül 2020 Pazartesi, 17:16
Abone Ol google-news

Mert Fırat, yakında yeni bir diziyle ekrana dönüyor. Westend - Batının Sonu, Joseph K. ve Bütün Çılgınlar Sever Beni adlı üç oyunuyla tiyatro sahnesinde. Rivayet Radyosu ve Ölmeme Günü İkinci Yeni Şarkılar adlı iki dinletisi var. BM Kalkınma Programı (UNDP)'nin iyi niyet elçisi. İhtiyaç Haritası ve Yanındayız Derneği ile sosyal sorumluluk faaliyetlerini sürdürüyor. En son İBB’nin Kültür Sanat Platformu Danışma Kurulu’na seçildi. Biz de bu yeni görevi vesilesiyle söyleştik. Eleştirileri olgunlukla karşılıyor. Halkevi ve ODTÜ geçmişi onu bugünlere iyi hazırlamış! “Kültür sanatın toplum faydası olduğunu düşünüyorsak, ki ben öyle düşünüyorum, oyuncu olma sebebim bu zaten, meseleyi aktarabilmemiz ve farklı fikirleri herkese götürebilmemiz gerekir. Bunun için, gerek yatırım, gerek üretim, gerek idari noktada bilfiil aktif olmamız gerekiyor” diyor.

Nasılsınız? Sosyal mesafeye ve maskeli yaşamaya alıştınız mı?

Ben sosyal mesafeye çok alıştım, aslında asıl normalleşme herkes mesafeli ve maskeli hayata alıştığı zaman olacak. Normal olarak insanlar boğuluyormuş gibi hissediyor, maske takmak mesele ama durumun ciddiyetini kavramamız çok önemli...  Artık kapalı alanlarda bile, toplantı yaparken maske ve mesafe ile oturuyoruz. İnsanların dikkatli olması, hem kendilerini hem karşısındakileri korumak için özen göstermeleri beni rahatlatıyor. Çünkü evde benim korumam gereken İdil var. İdil de risk altında. Hepimiz bir ilaç kullanabiliriz ama o kullanamaz. Ondan dolayı da temkinli olmaya çalışıyorum mümkün mertebe. 

 Sizin çok fazla toplantınız var muhtemelen...

Aynen. Mütemadiyen bir şeyin toplantısında oluyorum ama keyif de alıyorum. İnsanlarla irtibatta olmayı ve sürekli çalışmayı seviyorum.

ÇOCUKLUĞUNUN İSTANBUL’U 

 İBB’nin danışma kurulundaki görevinizi sormadan önce İstanbul’u soralım. Çocukluğunuzun İstanbulunu nasıl hatırlıyorsunuz?

Ankara doğumluyum. İstanbul’a 3 yaşında geldim, 6 yaşa kadar Kadıköy Ziverbey'de ve Kızıltoprak’ta oturduk. İlk evimiz de Salı pazarı, evlendirme dairesinin üstündeydi, ben de annemle, salı pazarına giderdim. Çok güzel, yürüyüş yapılabilir bir ortam vardı. Her yere yürüyorduk. Ne bileyim, Ziverbey yakın olduğu için oradan hoop diye Boğa’nın oraya, Kadıköy’de sabit pazarın olduğu yer vardır, oralara iniyorduk, iskeleye... Benim çocukluğumun İstanbul’u çok yürümeli, keyifli bir yerdi. Babamın da gazinosu vardı o zamanlar; hem de Unkapanı’nda plak şirketi. Kadıköy’ü gezdiğim, yürüyerek Boğaz’a indiğimiz bir İstanbul var, Moda burnu, Bostancı sahili... Bir de karşının o zamanki plakçılar çarşısı var; İMÇ. Çok insanla iç içe, çok kültürlü, çok farklı bakış açılarına sahip, farklı kültürlerden Türkiye’nin dört bir tarafından gelmiş insanlarla iç içe büyüdüğüm, zaman geçirdiğim bir İstanbul hatırlıyorum.  Sonra Ankara’ya taşındık tabii...

 Unkapanı çok renkli olmalı o zamanlar...

Gerçekten çok renkliydi. Babamın arkadaşları Kamil Sönmez, Osman Yağmurdereli, Faruk Tınaz...  Şimdi bizim nesil için bir şey ifade edebilecek insanlar; bir sonraki nesil bu insanları tanımıyor. Çok kültürlü, Anadolu'nun dört bir tarafından gelmiş, hayallerinin peşinden koşan sanatçı gençlerin aslında bir araya geldiği bir yapıydı onlarınki de. Biraz daha farklıydı kültürleri bizimkinden ama bir arada durup İstanbul’un koşullarına rağmen onun içinde nasıl mücadele edip, var olabileceklerini tesis ediyorlardı o dönem. Benim için çok ilginç, güzel bir dönemdir. Bu kadar büyük değildi o zaman İstanbul. Bana göre büyüktü tabii de bu kadar yoğun bir kalabalık var mıydı açıkçası hatırlamıyorum. Sanki kısmen daha sakin bir şehirdi. 

Her geçen gün daha kalabalık oluyor...

Evet... Kendine has özelliklerini de bu kalabalıkla, değişimle, dönüşümle yitiriyor ya da yenileri geliyor yerine ama var olanı korumak önemli... Çok katmanlı bir şehir İstanbul, dokusu çok değerli, katman katman kültürleri var eden bir şehir.  O mevcudu korumayı önemsiyorum ben. Umarım hep koruyabildiğimiz bir yerde kalır. Kendini koruyabilir bize rağmen İstanbul. 

‘DAHA ÇOK ANKARALIYIM’

Hiç kaçmak istediğiniz oluyor mu buradan?

Çocukluğum ve gençliğim Ankara’da geçti. 2006’da gelip İstanbul’a yerleştim, son 14 yıldır buradayım. Kedimi İstanbullu hissediyorum ama daha çok Ankaralıyım. Karışık... Türkiye gibiyim yani (gülüyor.) Bende  ‘lanet olsun bu şehre’ diye bir düşünce hiç olmuyor. Trafik tabii ki beni bitiriyor. Hem Avrupa yakasında, hem Anadolu yakasında çok işim oluyor. Köprü trafiğini, her türlü trafiği tadıyorum. Aracı kendim kullanıyorum, onu da seviyorum. Araçla giderken çevreyi izlemeyi severim. Trafikten kaçmak için bazen vapuru, metroyu da kullanıyorum. Pandemi ile birlikte tedirgin olduğum için arabaya mecburum şu an. Yıllarca Beşiktaş’ta Şair Nedim’de oturdum, mahalle hayatını çok severim. Şimdi Anadolu yakasında biraz İstanbul’un dışındayım ama yine de mahalle hayatının içindeyim. Herkesin başka bir İstanbulu var bence. Ben benim İstanbulumun içinde, arkadaş çevremle, İstanbul’dan ve hayattan beklentilerimle yaşamayı becerebiliyorum bir şekilde. 

 En sevdiğiniz köşesi neresi İstanbul’un?

Beşiktaş, Kadıköy, Osmanbey, tarihi yarımada, Balat... Tarihi dokuları ve yaşayan yapıları, insanların keşmekeş dediği şeyi ben seviyorum. 

 Ama Ankaralıyım dediniz az önce, orada bir düzen yok mu?

Ankara’da Tunalı Hilmi, Küçükesat, Kızılay oraları severdim; insanların iç içe olduğu yerleri... Kültür hayatının var olduğu, kitapçıya rahatlıkla erişebildiğin...  Eskiden Ulus’ta İtfaiye Meydanı vardı ve aklınıza gelen her şeyin satıldığı bit pazarı vardı. Benim için orası tarihi doku barındıran, her eşyanın hikâyesinin olduğu bir dünya gibidir.  Şehrin insanlarının geride bıraktığı bir fotoğraf ya da bir parça bir şey bile çok şey anlatıyor insana. O yüzden, öyle dokuları seviyorum galiba. Düzenli Ankara’da da yine gidip düzensiz yerleri bulup, oralarda ne oluyor ne bitiyor onlara bakıyordum. (gülüyor) Neden bilmiyorum ama hikâye sevmekten herhalde. O yüzden geçmişe hep saygım vardır. Kimilerine yaşlı gelen insanlar benim için kadim dost gibidir. Seviyorum kimilerine eski ve sıkıcı gelen şeyleri, benim için o çok değerli. Daha iyi hissettiriyor bana...

‘SALGINDA ZARAR GÖRDÜK ÇÜNKÜ...’

Kültür ve sanat hayatımız... Neler söylemek istersiniz?

Seyirci sayıları yedi sekiz ay öncesine kadar Türkiye’nin nadir gördüğü yükselişe ulaşmıştı aslında. Halkevlerinin, Köy Enstitüleri’nin açıldığı dönemleri saymıyoruz tabii. Televizyon gelmeden öncesi biliyorsunuz Türkiye tarihinde farklı değerlendiriliyor. 1950’li dönemlere kadar Adile Naşitler, Münir Özkullar, Küçük İsmailler gibi bir çok ustanın çıktığı bir kültür oluşturuldu. Bizim Ankara Üniversitesi’nden Nurhan Karadağ gibi tam da köyünden çıkıp akademik hayatta kalıcı eserler bırakmış, metinlerle kendini ortaya koymuş bir kültür inşaasından bahsediyoruz. Devamında gerek politik gerekçelerle, gerek değişen kültür anlayışıyla, gerek toplum mühendisliğiyle, gerek sinemanın Türkiye’ye gelmesiyle ve televizyon derken tabii ki başka türlü bir şeye dönüştü kültür sanata olan ilgi. 2000’lerin başında, Eşkiya ile bir dönüş yaşar ya sinemamız, salon sayısı ve üretim olarak çok büyür. Yeniden müdahale edilinceye kadar... Tiyatroda da biz benzer yollardan geçtik. Ferhan Şensoy gibi yol açan, 'yatırımlarınızı buraya yaparsanız salon sahibi olabilirsiniz günün birinde' diyen birisi çıktı.  Onun gibi onlarca başka tiyatrocular, taşın altına elini koyanlar Hadi Çaman, Yıldız Kenter, Engin Cezzar, Gülriz Sururi bize model oluşturdular... O üstadların bıraktığı yerden yeni nesil devam etti. Sonra Haluk Bilginer’in Oyun Atölyesi...  Oyun Atölyesi bana başka türlü bir vizyon kazandıran bir yer oldu. Haluk abinin cesareti... Biz Ankara Üniversitesi’nde tiyatro insanı olarak yetiştik, sadece yazar, oyuncu, yönetmen olarak değil...  Ve ben bu süreci çok ilgi duyarak takip ettim, Türkiye tiyatrosu nereye geldi, ne oldu? 

Nereye geldi?

2000’den beri tiyatromuz, kültür hayatımız başka bir yerde. Gittikçe de daha iyi bir yere geliyor. Karanlık bir tablo yoktu önümüzde. Salgın sonrası çok şey değişti maalesef, bizi çok ciddi vurdu ve vurmaya devam edecek. Biz burada birçok üstadın tırnaklarıyla kazıyıp getirdiği yerden bayrağı alıp, özveriyle tırnaklarımızla bir yere getirmeye çalışıyoruz. Ben buradaki azmin, tutkunun, isteğin devam edeceğini düşünüyorum. Bizim ihtiyacımız olan şey oyun satmak, organizasyon yapmak, herkesin aklına gelebilecek festival fikirleri değil... Biz kültür politikası inşaasıyla ilgili problem yaşıyoruz. Bir ticarethane işletmiyoruz kamusal hizmet veriyoruz; kültür sanat kamusal bir hizmettir. 

 Ama bu salgında kültür sanatın bu yönü görmezden gelindi maalesef...

Pandemide bu kadar zarar gördüysek bizim için oluşturulmuş ödeneklerin dahi tahsilini yapamadığımız bir ortamda olmamızdan kaynaklanıyor. Bizim için oluşturulmuş kaynakların bize verilmemesinden kaynaklı bir sorun yaşıyoruz. Kurulmamış sistemlerin acısını çekiyoruz. O sistem olsaydı ne bizimle freelance çalışanlar mağdur olacaktı ne de sanat alanında var olanlar. Böyle bir sistem, fon, düşünce şimdiye kadar oluşmadığı için biz bir yıl yaptığımız işlerin gerisine düştük... 

Kültür mirası dediğiniz şey bir bayrak yarışı. Birinden alınıp diğerine veriliyor. Şimdiki durumda birçok sanat emekçisi ya atölyelerini ya da sahnelerini kapatıp, malzemelerini depolara hapsedip başka şehirlere ailelerinin annelerinin babalarının yanına yaşamaya gidiyorlar. Bu da kültür sanat politikasının şimdiye kadar doğru inşa edilmemiş olması ve şimdiye kadar destek kaynaklarının oluşmamış olmasından kaynaklı.

İBB’DE NELER YAPACAK?

İBB’ye danışman seçildiniz... Neler yapacaksınız?

Bizim İBB’nin Kültür Sanat Platformu’nda olma sebebimiz ne repertuvar hazırlamak, ne bir seçki sunmak, ne bir programlama yapmak ne de paranın nereye gideceğine karar vermek; kültür politikasını oluşturmak. 39 ilçede kültür sanata nasıl erişeceğiz? Sanata ihtiyaç duyan insanlarla sanatçılar nasıl buluşacak? Farklı ilçelerdeki insanların sanat ihtiyacının analizi sonucu ortaya çıkacak somut, ölçülebilir, değerlendirilebilir bilgilerin peşindeyiz... Bu alanda bizler gibi çalışan her disiplinden sanatçının görüşünü alacağımız bir süreç kurguluyoruz. Alt çalışma grupları kuracağız. Kurulun nasıl işlediğine dair yönerge var; yakında bir site oluşturulup o yönerge de belediye tarafından paylaşılacak. Sorulara yanıt ararken İstanbul’un kültür sanat envanterini çıkaracağız. Nerede kaç salon var? Hangi kapasitede? Alternatif mekanlar, taşınmaz kaynaklar, kütüphaneler var. Kurulun açık ve şeffaf biçimde gelişecek bir yapıya erişmesinin ilk adımlarını atmak üzere bir araya geldik.

 Tüm İstanbula sanat ulaştırma arayışı denebilir mi?

Kültür sanatın herkesin erişime açılmasını dert edinmeliyiz. Baktığını görebilen gözü, eleştirel bakabilen, sorgulayan gözü yetiştirmek zorundayız. Eleştirmen yetiştirmek yazar yetiştirmek kadar önemli. Sanat eseriyle insanların arasındakı iliskiyi yeniden kurmalıyız. Kasıtlı yaratılan “sanat yalnızca elit kesimin ihtiyacı” algısını dönüştürmek zorundayız. Destek olmak için çağdaş sanatçıların atölye açmalarını ya da açtıkları atölyelerin batma eşiğine gelmesini beklemek doğru değil. Ortak ve bağımsız atölyeler açılmalı ve buralarda sanatçılar kaygısızca üretebilmeli. Çeşitli kaynakları mobilize ederek fon yaratmak zorundayız. Kamu, yerel yönetimler, sivil toplum, kurumsal şirketler, hatta bireyler, bütçelerini yaparken sanatın tüm disiplinlerinin sürdürülebilirliğini düşünmeli...

HALKEVİ VE ODTÜ ETKİSİ...

Bir yandan da bu göreviniz üzerine eleştiriler aldınız. ‘Neden Mert Fırat’ diyenler oldu. Her yere koşup yetiştiğiniz için olabilir mi?

Bu işleri yapıyor olmak, gereken durumda, yetki devredebilmeyi gerektiriyor. Ben yetki devredebilen biriyim.  İki adım geri atmadan ileri sıçrayamayız, hepimiz taşın altına elimizi koyacağız. Bunu toplum yararına yapıyorsak, kültür sanatın toplum faydası olduğunu düşünüyorsak, ki ben öyle düşünüyorum, oyuncu olma sebebim bu zaten, meseleyi aktarabilmemiz ve farklı fikirleri herkese götürebilmemiz gerekir. Bunun için, gerek yatırım, gerek üretim, gerek idari noktada bilfiil aktif olmamız gerekiyor. Dediğim gibi, kurulamamış sistemlerin içinde var olan insanlarız. Yakınmaktansa her türlü geri bildirime, eleştiriye rağmen bir arada durabilmeyi, dayanıklı olmayı gerektiriyor yaptığımız iş. Her zaman karşıt görüş olacaktır. Zaten buna açık olmayan da bu işi yapmamalı. Oyun oynarken de bütün eleştirmenler en iyi şeyleri yazacak diye çıkmıyoruz.  Ben öyle bir kültürden geliyorum. Gerek Halkevi, gerek ODTÜ oyuncular topluluğu -bilenler bilir- orada kimse pamuklar içinde yetişmez. Birbirimize fikirlerimizi söyleriz. Dürüstlük budur. Bunlar beni yıldırmıyor.

 Ben size takip ederken inanılmaz mutlu oluyorum. Dayanışma ruhunuz çok yüksek. Nasıl başladı her şey?

Çok küçük yaşlarda Ankara’da yetişmiş olmak. Halkevi’nin etkisi, ODTÜ’de kürek çekmiş olmak... ODTÜ’nün havasından suyundan tiyatro topluluğundan kütüphanesine kadar her şeyinden faydalanmış birisi olarak söyleyebilirim. Ankara’da iki kilometrelik bir gölün içinde takım olarak yurt içi ve yurt dışında çokça başarıya imza atmış olduk küçük yaşlarda. Milli Takım’a da gittim. Bizim yarışlar 2 bin metredir. Antrenman yaptığımız göl sahası da 2 bin metre, yarış kadar. Aynı anda, aynı teknede birbirimizin gücüne, nefesine ayarlanarak, en zayıfının gücüne ayarlanarak, en güçlünün sabrına ayarlanarak yapılan bir sporun içinde yer aldım. Oradaki abiler ablalar sayesinde Halkevi süreci başladı; orada da tiyatro yaşantısı başladı. Önceden meraklıydım ama gidebilecek kurs yoktu, olsa da imkanım yoktu. Oradan başladım. Bunu niye yapmak istiyorum? Topluma, her kesime ulaşıp, farklı fikirlerimizi birbirimize anlatmak için. Brecht’in, Shakespeare’nin Yunus’un sözünün benim sözüm olduğunu bilmek... Nazım’ın sözünün de benim sözüm olduğunu bilmek. Bu evrensel yaklaşım, kolektif ruh benim de kültür sanat hayatıma yansıdı. Hep kitaplarda okuduğumuz şeylerin gerçek olup olmadığıyla sınadım hayatı. Galiba biraz o yüzden böyle oldu. Geçen bir saydım da 47 ortağım var. Öyle söyleyeyim. (gülüyor) “Arkadaşlar organize olalım, kolektif yaşayalım, paylaşalım” filan var ya, onun maliyede de net kaydı var bende. 

‘BU SİSTEMİN AŞIĞI OLDUM BEN’

 Bu kadar şeyi yönetemezdiniz belki o ruh olmasa... 

Takım sporları yaptım hep. Yer yer bireysel başarının da öne çıktığı...Kürekten önce top da oynadım. Ne zamanki kampta sorun çıktı, futbolu bıraktım. Bursa’ya kampa gidiyorduk sayımız yeterli olmasına rağmen antrenör yeğenini aldı, ben gidemedim. O haksızlık... Eğer adam kayırma varsa, ben bireysel olarak kimsenin benim hakkımı alamayacağı kadar yoğun bir çaba sarf edeceğim bir spor bulayım dedim. Benimle efor arasında mesele. O da kürek. Tek başına da şampiyon olabilirsin ama önemli olan takımla olmak. Bu sistemin aşığı oldum, hem bireysel olarak koskoca bir takıma sorumluluğun var hem de aynı teknede 8 kişi birlikte kürek çekiyorsun. O sekiz kişiyi çok iyi tanımalıyım, arızası varsa ya da avantajlı olduğu tarafı bilmeliyim. Arızalarına, eksiklerine rağmen nasıl bir arada aynı teknede çalışabiliriz, kavgalı da olsak, aynı fikirde olmasak da nasıl bu tekneyi hareket ettirir, finişe gideriz benim hayat felsefemi o belirledi. 

Birlikte yol alacağınız insanları bu fikirle seçiyorsunuz yani...

Ben finişe gidebileceğim, yer yer aynı fikirde olmasam da teknede kavga da edebileceğim insanlarla aynı teknede olmayı seviyorum. Tek başıma hiçbir şey yapmıyorum. DasDas’ta 4 ortağım var. Harun, Koray, Didem, Muzaffer. Çok iyi kavga edebiliyoruz. Bütün sahnelerimizde, bir sorumluluğu birbirimize terk edebiliyoruz. İhtiyaç Haritası’nda 8 ortak, 12 kişiyiz... Herkesin görevleri var. Düzenli bir yapımız var. Ben olmadığımda devam etmeyen sisteme sistem demiyorum, ben ya da bir başkası. O yüzden DasDas’ın ismi Harun, Koray, Didem, Mert, Muzaffer kültür merkezi değil. Biz kültür hayatı tesis etmenin peşindeyiz. O yüzden ismi DasDas. Kişiler üstünden değil, kültürel kodların çevresel koşullarla doğru biçimde işlediği bir sistem. Hiçbir kültür sanat merkezi sadece isimlerle anılmamalı. 

‘AZ LAF ÇOK İŞ DİYENLERDENİM’

Bütün bunlar tamam ama insan ilişkilerinde de ayrı bir yeteneğiniz olmalı... Bu kadar ortakla ilerlemek zor olmalı...

Kırmızı çizgileri olan insanlardım. Ben hak yenmediği sürece varım. Bazen anlaşmazlıklar oluyor ama çözmenin yolunu buluyoruz. Çözülmeyen şeyler de oluyor ama onları da uzun vadede hayat çözüyor. O kadar çok meselemiz var ki çözmemiz gereken, o kadar çok sistem var ki kurmamız gereken. 25 tane kurulmamış sistem var bizim sanat alanında. Mesele kurulu sistemlerin başına kimlerin geçtiği değil. İnsanlar beğenmedikleri sistemin karşısına başka bir sistem kurarlar, topluluklar böyle gelişir. Farklı fikirlerin farklı sistemlerin aynı masada olabilmesiyle ilgiliyim ben. 

Sizin var mı ‘arızalı’ taraflarınız, birlikte çalışırken karşı tarafı zorladığınız, titizlik yaptığınız anlar?

Ben biraz -inanmayacaksınız şimdi ama- ‘az laf çok iş’çiyim (gülüyor.) Çabuk hareket etmekten öte, evet, düşünerek hareket etmek ama eylemi de çok geriye bırakmamak. Yani planlamaya yaslanıp icraatı geride bırakmak istemeyenlerdenim. Mutlaka bir şey yapmamız gerektiğini, konuştuklarımızın sürecin bir çıktısının olması gerektiğini düşünüyorum. Yani yazılı kültürde, elimizde mutlaka yazılı bir şeylerin kalması gerektiğine çok inanıyorum. Hem günümüzü, hem mevcudu hem geçmişi doğru anlamak ve hızla harekete geçmek.

KARBON AYAK İZİNİ AZALTTI: Gıdamızı en yüksek seviyede korumaya çalışıyoruz, marketten ona göre alışveriş yapıyoruz. Kullandığım aracın elektrikle çalışıyor olmasına dikkat ediyorum. Fosil yakıtı en az seviyede kullanan bir araç olmasına özen gösteriyorum. Herkesin buna imkanı olmayabilir ama şimdi hibrit toplu taşıma araçları da var biliyorsunuz. Poşet kullanmamak, yiyebileceğim kadar porsiyon söylemek, atığı doğru yönetmek... Sürekli yanımda şişe taşıyorum, bazen yanımda mataram oluyor... Eti yemeyi azalttım ama tamamen bırakamadım. Bir gün ondan da kurtulacağım inşallah.

‘GELECEK KORKUTUYOR ÇÜNKÜ...’

Biraz da dünyanın yaşadığı iklim krizini sormak istiyorum. Bu konuda UNDP ile çokça program yaptınız. İklim konusunda, sizin umudunuz var mı yoksa dünya felaket sona mı sürüklenecek?

 Tablo geriye çevrilemez belki ama bunun için yol katedebiliriz. Daha az canlının zarar görmesini sağlayabiliriz. Doğanın daha az zarar görmesini sağlayabiliriz. Yapacak çok iş var. 3 yılda 5 yılda çözülebilecek bir şey değil. Planlama işi devletlerin çok ciddi desteğini gerektiriyor. Yerelde halkın bilinçlenmesi için herkese çok görev düşüyor. O görevi de yerine getirmek için hepimizin yapabileceği bir şey var. Geriye döndürmek ve evet azaltmak söz konusu. Azaltabilmek söz konusu.

Korkutuyor mu gelecek sizi?

Gelecek tabii ki korkutuyor çünkü çok ciddi kayıplar vereceğiz. Veriyoruz da. Salgının olması tesadüf değil. İnsanlığın bağışıklık sistemi alt üst oldu. Beslenme ve tüketim alışkanlıklarımızdan kaynaklı maalesef her türlü hastalığa açık hale geldik. Buna bir şekilde, engel olmazsak türümüzün devamı bile risk altında. İnsanlık hiç bu kadar ciddi bir eşikte kalmamıştı, iklimle ilgili diyorum. Çok ciddi kayıplar vereceğiz ama salgın geçecek. Bir yandan buzullar eriyor. Deniz 80 cm yükselecek. Bazı yerlerde bir metreyi bulacak. Ne kadar ciddi bir toprak kaybına uğrayacağımızı siz düşünün. İnsanlar göçe zorlanacak. İklim değişikliği yüzünden 250 milyon insan göç ediyor sadece bir bölgede. Maalesef bizi teknoloji de koruyamayacak. Mutfakta bize yardım edecek robotu üretmekten daha önemlisi, su kaynaklarımızı nasıl temiz tutacağız o teknolojiyi üretmemiz, onun peşine düşmemiz gerekiyor. Konfordan biraz daha işleve dönmemiz gereken bir dünya düzeni var. Bu olmazsa, çok değil 30 yıl içinde, çok ciddi sonuçlar göreceğiz.

‘BİZ ÖLÜYORUZ ONLAR MALİYET DİYOR’

Neden iktidarlar bu kadar kör bu tabloya?

Çünkü günü kurtarmak diye bir şey var. Bakın ülke liderlerine maalesef sadece günü kurtaran, şimdiye dair bir şeyler söyleyen, bir yıl sonrasına, üç yıl, beş yıl sonrasına dair asla bir şey söylemeyen yaklaşımlarla popülist bir yönetim hedefliyorlar. ‘Doğa bize mesajı verdi’ diye manşetler atıyorlar ya gazetelerde... O aşamayı biz çoktan geçtik. Doğa da eylem içinde, artık eylemini sürdürecek ve eylemlerini hiç kesmeyecek, bizler de bedelleri ödeyerek devam edeceğiz. İktidarlar bunun farkındalar ama bir şekilde bununla baş etmeye çalışıyorlar çünkü bunun çok ciddi maliyeti var. İş yapma biçimlerinizden vazgeçme yaklaşımınız olmalı, sürdürülebilir enerjiyi hedeflemek zorundasınız. Fosil yakıttan vazgeçtiğiniz bir dünya düzeni... Bunu biz insan toplulukları talep ediyoruz. ‘Bu fosil yakıtlar bizi öldürüyor’, diyoruz. ‘Sürdürülebilir, döngüsel bir ekonomi yaratmazsak kısa sürede yok olacağız’ diyoruz. Onlar diyorlar ki ‘maliyet’, onlar diyorlar ki ‘yatırım’, onlar diyor ki ‘daha azıyla ülke yönetilir bir şey olmaz...’

Çok kötü...

Maalesef şu da var, yöneticilerden öte biliyorsunuz artık şirketler partilerden hatta devletlerden daha kuvvetliler yeni dünya düzeninde. 1.Dünya Savaşı öncesi Batı, Afrika’yı, çok yeri ele geçirmiş sömürge sistemini devam ettirirken aynı örnekler var. O dönemde de şirketler bazı devletlerden daha güçlü şimdi de benzer süreçleri yaşıyoruz. Bu tarihsel süreçlerde ne oluyor? Topluluklar öyle taleplerde bulunuyorlar ki o baskıcı yönetimler başka bir şeye evriliyor. Biz salgın döneminde de benzer şeyler yaşıyoruz. Devletler de salgının onlara sağladığı avantajları farklı biçimlerde toplumlara karşı kullanıyorlar. Velhasıl, ben bunun toplulukların talepleri doğrultusunda değişeceğine inanıyorum. Çok daha net iletişime geçebildiğimiz, çok daha net bir arada durabildiğimiz, hiçbir bilginin kolay kolay saklanamayacağı bir sistemin içindeyiz. Ben insanlığın bunu da bir şekilde aşacağını ama çok ciddi kayıplar vereceğini bakış açılarının çok değişeceğini düşünüyorum. Ama evet önümüzde zorlu yıllar var. Bununla yaşamayı da öğreneceğiz. 

DEVLETLERİN ESKİMİŞ SİSTEMİ...

Sosyalizm ya da sol politikalar sizce yeniden insanların gündemine gelebilir mi bundan sonra?

Büyük bir değişimin içindeyiz. Ben zaten bundan başka türlüsünün olamayacağına inanıyorum.  Devletler eskimiş sistemleri daha ne kadar ellerinde tutabileceklerine bakıyorlar. Çünkü artık insanlar her şeyin farkında. Hepsinden öte, hangi görüşten olursa olsun, tüm insanlar için adil bir düzen kurmakta iş. Adil demokratik bir düzen kurmadığınız sürece ne görüşten olduğunuzun bir önemi yok. Herkese samimiyetle aynı mesafede duran, tüm farklılıklarımıza rağmen birbirimize tahammül gösterebildiğimiz bir düzeni inşa etmek zorundayız dünyada, çünkü siyasetçiler sadece bizi bu taraftan manipüle ediyorlar başka hiçbir şey yok ellerinde. Günün sonunda biz diyoruz ki hangi görüşten olursak olalım açız, toplum olarak açız, sağlıksızız, ölüyoruz; dünya bunu diyor. Bu salgın sürecinde herkes diyor ki ‘arkadaşım açız.’ Ne meslekten olursak olalım, bu sosyal devlet, kapitalist devlet, baskıcı devlet bizi doyuramıyor. Yönetim yapılarımızda bir problem var. Tüm yapıları yeniden kurmak gerekiyor. Siz ne kadar baskı yaparsanız yapın, bu sistem bir gün dünya üzerinde kurulacak. Görüyoruz ki, sizin önerdiğiniz, içinden geçtiğimiz sistemler bizim için yeterli olmadı. Olmuyor da. İngiltere’de de sanatçılar ayaktalar. Türkiye’de zaten biz bir destek görmedik. Dünyanın her tarafında bu problemleri yaşıyoruz. Bize yeniden inşa edeceğimiz, birlikte var olabileceğimiz bir sistem gerekli. Bunun da tek mottosu adil, özgür, bir arada yaşayabilecek kültürü oluşturduğumuz bir yapı kurmak. O da, kim ne derse desin, bir gün kurulacak. Başka çaresi yok. 

İnsan kendini çok çaresiz ve yalnız hissediyor bu zamanlarda...

Çöküş diyorlar ya çökme. Şu an dünya düzeni bir sene buna dayanmadı ve çöktü... Borsalar, ekonomiler hepsi al aşağı oldu. Geçmişe bakmak lazım, bir çok kez aynı şeyler yaşandı ve insanlar özgürleşerek dönüştü...1918 İspanyol gribi ile başlayan salgından sonra avangart akımlar başladı. Sanatta inanılmaz bir şey oldu, sanayileşme inanılmaz bir yere geldi, dünya savaşları çıktı sonra 68 kuşağı geldi... Bundan sonra da çok büyük değişimler, dönüşümler olacak... Ben savaşlar yaşayacağımızı düşünmüyorum, çok şükür.  Görüyorsunuz, savaşların bile yöntemi değişmeye devam edecek. Sağlık çalışanları insanüstü çaba gösterdiler ve göstermeye de devam ediyorlar ya. Üst düzey ülkeler, mesela ekipmanı var hastane var, ama şunu görüyoruz, burada sağlık çalışanları öne çıkıyor. 

Çok da yorgunlar sağlıkçılar şimdi...

Bizim insana, liyakate yapacağımız yatırım, adil düzene verdiğimiz önem ve meslek etiği,  ayrıştırmadan bir arada durabilme kültürü... Bunlar çok önemli. Bizi hiçbir silah, hiçbir savaş teknolojisi bu salgından kurtaramaz... Sağlıkçılar paha biçilemez emekler veriyorlar. Sistemler, devletler, siyasetler konuşuyoruz ya burada çok net bir şey var ki o da insan olmaktan başka, emeği ortaya koymaktan başka hiçbir şeyimiz yok. Dünyanın en büyük teknolojisi de olsa günün sonunda, doktorlar, gencecik sağlık çalışanları bir arada durmaya devam ediyorlar. Bu paha biçilemez bir şey, bu düzeni oluştururken unutmamamız gereken yerler tam buralar işte. Emek ve liyakat.

‘EŞİTLİĞİ  SİNDİRECEĞİZ, MECBURUZ’

En son kadın cinayetlerindeki indirimlere dikkat çekmek için video çektiniz. Kravat meselesi çok belirgindi.  Sorunun siyasi boyutuna ve çözümüne dair neler söylemek istersiniz?

Eşitlik. Eşitlik BM kalkınma programında var çok önemli bizim için. Her alanda eşitlik. Kadınların genç yaşlarda siyasete aktif katılması da bizler için çok önemli. En üst kademeden, siyasete atılan kadınlara yönelik cinsiyetçi yaklaşımları çok sıkça görebiliyoruz. Maalesef en üst seviyedeki global şirketlerden tutun da, devletlerin içindeki yapılara kadar ayrımcılığa maruz kalıyor kadınlar. Sanatta da böyle... Kadınların fırsat eşitliğini yaşayamadıkları bir düzlem var. “Yanındayız”, dememizin sebebi o. Kadınların ne önünde ne arkasında, tam yanında mücadele etmek durumundayız. Bu bir utanç. Yüzde 50, 50’yiz. Kadın mühendislerin olmaması onların problemi değil, sistemin problemi. Eşitlikten gitmek zorundayız. 


Kadın erkek eşit değil dendi yakın zamanda biliyorsunuz...

Eşitliği sindireceğiz, mecburuz, eşitlik adaletten bağımsız bir şey değil. Kadınlar haklarına sahip çıkıyorlar. Biz de Yanındayız olarak davaları takip ediyoruz. Eşitliğin sağlanması için özel sektöre ve kurumlara gidip etkinlikler yapılıyor. Kadın örgütlerine, sahada yapılan çalışmalara çok inanıyorum, olumlu değişimlerin olduğunu görüyorum.

Sizde kadın erkek eşitliği farkındalığı ne zaman oluştu?

Erken yaşlarda, sanırım kadınlarla bir arada olmaktan, onlar tarafından büyütülmüş olmaktan... Erken yaşta annemle babam ayrıldı; ben daha çok annemle kaldım. Herhalde bunun çok büyük etkisi olmuştur. Annem çok kuvvetli, kadınlığından vazgeçmemiş bir figürdü. Somut çok örnek vardı etrafımda, kendi başına ayakları üzerinde durabilen hayır diyebilen kadınlar vardı ailemde. Birbirinin açığını maddi manevi kapatan kadınlar. Benim için aksi doğaya aykırı gibi geliyor. Bizim coğrafyada kadınların sözü geçer; galiba onun avantajları da oldu. İçselleştirmek gerekiyor. Bende içselleşmişti ama  ben de cümleler kullanırken bile hataya düşebiliyorum. Kimse mükemmel değil her daim kendimizi geliştireceğimiz alan var. 

NASIL BİR BABA OLACAK: Valla nasıl baba olacağımı yıllar gösterecek ama heyecanlı baba olacağım kesin. Heyecanlı ve tutkulu bir baba olacağım, hassas, biraz duygusal bir baba olurum herhalde. Ama gerisini tahmin edemiyorum yaşayıp göreceğiz.

‘BEBEK HEYECANI ÜST SEVİYEDE’

DasDas açık havada sahneye çıktınız, nası hissettiniz salgın sürüyor bir yandan da… 

Çok acayipti. Ne hissederim, ne olacak acaba diye düşünüyordum. İnsanlara ‘nasılsınız, iyi misiniz’ diye sorarım diye düşünüyordum. Gerçekten de öyle oldu. Önce bir baktım seyirciye ‘merhaba’ dedim. Başka türlüsü samimiyetsiz gelir diye düşünmüştüm. Devamında da alışkanlığım olmadığı halde geldikleri için teşekkür edip,  bu süreci nasıl geçireceğimize dair iyi niyetlerimi bildiren bir konuşma yaptım. Çünkü çok özeldi onların gelmesi. Karşılıklı bedeller ödeyerek bir sürecin içinden geçiyoruz, maddi manevi bedeller oluyor. Dolayısıyla seyircinin bizi bırakmayıp geliyor olması çok çok değerli bir şey.

Şu sıralar en çok neye heyecanlandınız?

Bebek heyecanı en üst seviyede. Yeni sezon heyecanlandırıyor, dizi heyecanlandırıyor. Tiyatro Kooperatifi’nin çalışmaları çok heyecanlandırıyor. 62 tiyatro olduk, bir arada durabiliyor olmamız çok önemli.

‘HER ZAMAN UMUDUM VAR’

Türkiye’ye dair canınızı yakan şey...

Kadın cinayetleri alt üst ediyor. İnsanın yetişmesi o kadar büyük bir emek ki... Toplumca kadın cinayetlerine sert tepki göstermemiz güzel tabii ama bir yandan da adaletin tam sağlanamaması beni çok öfkelendiriyor. Cinayete, tacize, tecavüze gereken yaptırımın uygulanmaması gerçekten öfkelendiren şeylerden biri. 

Ya bir umut ışığı?

Her zaman umudum var benim. İnsanların siyasetle bu kadar ilgilenmediği bir dönemdeydik. Şimdi herkes düşüncesine, oyuna daha çok sahip çıkıyor. Olumsuz bir sürü şey var ama ben olumlu tarafına bakmak istiyorum. Olumsuzlarla birbirimizin canını sıkıp motivasyonu düşürmeye de gerek yok.  Ben önemli bir farkındalık sürecinde olduğumuzu biliyorum; bunu sokakta da görebiliyoruz. Türkiye son süreçte de o sınavları vererek geçti. Bazı rahatsızlıkları net bir şekilde ifade etti. Bundan sonra da insanların somut olarak dertlerini dile getireceklerini, ifade etmenin çok şekli var, adaletli ve demokratik şekilde ifade edeceklerini düşünüyorum.  

Ne okuyorsunuz şu sıralar?

Yeşil diye bir kitap var, arkadaşım Ferdi Akarsu’nun kitabı, ön sözünü ben yazdım. Nasıl yeşil yaşarız, yeni dünya düzenine dair güzel bir cevap, onu yeniden elime alıp okuyorum. Şu sıralar senaryo yazıyorum. Ona dair yan okumalar yapıyorum. Her gün bir iki oyun okuyorum.