Şükrü Erbaş: Sanırım okurlarımla yaralarımız örtüşüyor

"Kuş Uçar Kanar Ağlar" kitabı ile Behçet Necatigil Ödülünü kazanan Şükrü Erbaş, "Baştan beri, şiirimi içerden izleyen, beni hiç yalnız bırakmayan bir okurum oldu. Son yıllarda beni de şaşkınlığa düşüren bir sayıyla çoğaltıyorlar yazdıklarımı. Sanırım yaralarımız örtüşüyor" diyor.

20 Nisan 2018 Cuma, 15:55
Abone Ol google-news

Yeni kitabı "Kuş Uçar Kanat Ağlar"da Şükrü Erbaş zamandan ve mekandan azade aşkı, sonsuzluğu, yarayı, yareyi tanımlıyor. Ayrılığı, acıyı, ölümü adeta yeni bir tanıma kavuşturuyor. Şükrü Erbaş'la edebiyatımızda denenmeyen 'ŞiirHikaye'den, Pir Sultan Abdal'a, Yunus Emre'den Neşet Ertaş'a kadar süregelen aşkı konuştuk.

Son kitabınız Kuş Uçar Kanat Ağlar’da yazım yolculuğunuzda pek denenmeyen bir türü deniyorsunuz: ŞiirHikâye... Behçet Necatigil’in “Şimdilik edebiyat kitaplarımızda böyle bir tür yok, ama ileride ‘şiir-hikaye’ diye, şiirle hikaye arasında ortak bir türe yer verileceğine inanıyorum" sözüne yaslanacak olursak, nedir “ŞiirHikâye”?

 İlk kez denediğim bir tür değil aslında. Önceki kitaplarımda ara ara yaptığım, düzyazı şiir diye bilinen bir biçimdir ŞiirHikâye. 'Kuş Uçar Kanat Ağlar'da Necatigil'in 1955 yılında yaptığı “Şiirimizde Hikâye” adlı bir konuşmadan güç alarak adını koydum. 'İnsanın Acısını İnsan Alır', ‘Çekilme Suları’ kitaplarımdaki denemelerin pek çoğu benzer türün içerisinde sayılabilir. İlk kez bu kitapta açıkça söylemiş oldum. Dil olarak baştan sona şiir yazdıklarım. Az az hikâyenin olanaklarını yer yer denemenin olanaklarını kullanmaktan çekinmedim. Çünkü aslolanın, insanın derdini en yakıcı biçimde söylemek olduğuna inanıyorum. Dert biçimini alıp geliyor. Bir de, okuru sıkı metinlere götürmek, kolay okumayacağı bir yapıyla yormak istedim belki de

Kuş Uçar Kanat Ağlar kitabı yoğun bir ilgi gördü. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Baştan beri, şiirimi içerden izleyen, beni hiç yalnız bırakmayan bir okurum oldu. Son yıllarda beni de şaşkınlığa düşüren bir sayıyla çoğaltıyorlar yazdıklarımı. Sanırım yaralarımız örtüşüyor. Bu yaranın dilini, başka şiirlerle beraber birazcık da yazdıklarımda buluyorlar. Verilmiş emeği görüyorlar belki de. İçtenliğimi kabul ediyorlar. Gözyaşımı okuyorlar. Gözlerinde, seslerinde okuduğum bu sevgiyi, büyük bir saygıyla alıp başıma koyuyorum. Başka ne yapabilirim ki...

 ''Seni sevmenin kapanmaz yarasıyım. Sen, ölümden sonra da kaderimsin benim.'' diyorsunuz Kuş Uçar Kanar Ağlar'da. Bir yaranın, bir ayrılığın dahil olduğu bir aşk tanımı var kaleminizde. Şükrü Erbaş'a sorsak ''aşk nedir'' diye ne cevap verir?

Sanırım bütün insanlık tarihi bu olağanüstü yaşantının sorularıyla ve yanıtlarıyla dolu. Ben birkaç cümleyle ne diyebilirim ki... Açıklanamaz bir varoluş hali. Daha doğrusu açıklandığında büyüsü bozulan, insanı kendi mayasından yeniden var eden olağanüstü bir yaşantı. Aklımızı, kalbimizi, dilimizi, gövdemizi kendimize karşı bile ayaklandırır. Uzun sürmez, bir süre sonra dingin bir düzlüğe varır. Sevgiye dönüşür. Eğer becerebilirsek, saygıya da dönüşür kuşkusuz. Böylesi bizi çok daha güzel ve büyük yapar.

 Dizelerinizde Pir Sultan'a, Yunus Emre'ye, Karacoğlan'a, Neşet Ertaş'a göndermelerde bulunuyorsunuz. Haydar Ergülen sizin için "Abdallığın mertebesine ulaştı" diyor. Şükrü Erbaş'ı tarihsel bir geleneğe sahip olan ozanlığın, abdallığın neresinde yer bulur?

Haydar Ergülen'e çok teşekkür ederim. Benim kırık yıllık yazı ve gönül dostum, yoldaşım. Onurlandırdı beni. Sanırım Dede Sultan’a ancak bir Abdal arkadaşlık edebilir. Şiirlerimde yazılarımda bizden ve dünyadan büyük insanlardan alıntılar yaparım. Bu biraz da kendiliğinden oluyor. Onlar, yaşadıklarımla birlikte benim duyarlılığımı oluşturan güzellikler, büyüklükler. Harflerimde kalpleri, akılları var. Daha iyisini söyleseydim kullanmazdım sanırım onları. Belki de sessizce, küçücük bir saygı sunma halidir.

 Kuş Uçar Kanat Ağlar, Behçet Necatigil Ödülünü kazandı. Neler hissettiniz?

 Haberim yoktu. Başvurmamıştım. Ne zaman sonuçlanacağı, katılım koşulları, hiçbir fikrim yoktu. Kitap yeni çıkmıştı. Sevindim, şaşırdım. İlk 1968 yılında okumuştum Necatigil’i. O günden bu yana okumadığım gün yoktur neredeyse. Kitapları paramparça oldu desem abartı sayılmamalı. Benim şiirimin gizli-açık, üç büyük ustasından birisidir. Sade şiir değil, yaşantı olarak da öyle. Elli yıl sonra bir daha onurlandırdı beni.

Çok sevdiğinizi bildiğim için sormadan edemeyeceğim. “Beni deyip geldiniz, basıp geldiğiniz yollarda benim yüzüm serili” gibi nice sözlerle hançerimize ok gibi saplanan Neşet Ertaş desem?

 

Öyle iki cümleyle özetlenecek bir büyüklük değil Neşet Ertaş. Çocukluğumdan, gençliğimden beri hayal hanemi, kalbimi, dünyamı oluşturan bir yaralı gönül, bir yakıcı arzu, bir çaresiz avaz. Sesten öte yaşantı, yaşantıdan öte bir coğrafyanın kültürü, bir halkın hayatı, bütün Abdalları hançeresinde buluşturan bir büyük Abdal. Bu sesin şiirini yazabilsem, diye çırpınıp döndüğüm bir hazine. Yunus’un 13. Yüz yılda söylediği “Bana rahmet yerden yağar / Benim yüzüm yerde gerek” dizeleri gelmiş, Neşet’te andığın söze dönmüştür. Dinletilerin bitişinde saygıyla anarak kullanırım.