'Tarih yerinde güzel'

30 yıl önce Türkiye'den kaçırılan Yorgun Herkül'ün Türkiye'ye iadesi filmlere konu olacak cinsten... Gazetemiz yazarı Özgen Acar, bu serüvenin bire bir tanığı...

17 Ekim 2011 Pazartesi, 07:42
Abone Ol google-news

Tam 30 yıl önceydi. Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın “çok önemli” kabul ettiği Yorgun Herkül Heykeli’nin üstü, bir gece, Perge’den çalındı. Gazetemiz yazarı Özgen Acar’ın deyimiyle, “ait olduğu tarihten koparıldı...” Acar, 1990’da, Metropolitan Sanat Müzesi’ne Leon Levy-Shelby White çiftine ait koleksiyonu gezerken, karşılaştı bu heykelin üstüyle. Aklına takıldı heykel... Çünkü diğerlerinden farklı sergileniyordu... Serginin tam ortasında, cam vitrinle çerçevelenmiş... Ancak heykelin altında nereye ait olduğu yazmıyordu...

Yorgun Herkül şimdi ait olduğu topraklarda, Antalya Müzesi’nde sergileniyor. Bu eserin Türkiye’ye getirilişinin bire bir tanığı gazetemiz yazarı Özgen Acar. Heykelin Türkiye’ye iadesinin bir filmi aratmayacak öyküsünü şöyle anlatıyor Acar:
 

-Yorgun Herkül’ün tarihteki önemi nedir?

- Mitolojideki tanrıların tanrısı Zeus’un “güç tanrısı” oğlu… Yunan mitolojisinde Herakles, Roma mitolojisinde Herkül, ya da diğer bir adıyla “Dinlenen Herkül...” Mitolojideki “Güç Tanrısı” Zeus’un oğlu... 12 işinden biri... Aslında bu heykel, Yunan heykeltıraş Lysippos’un İ.Ö 4. yüzyılda yaptığı ünlü Yorgun Herkül’ün Roma kopyası. Dünyada 50 kadar Roma benzeri vardır bu heykelin. Heykelin orijinali çok görkemli bir görüntüye sahip ve bugün kayıp, nerede olduğu bilinmiyor. Bu heykelde Herkül, 12. iş olarak bir aslanı öldürmüş ve yorgunluğunu gidermek için sopasına dayanmış, aslanın postunu da yaslamış... Yunan dönemini takip eden Romalılar zamanında da heykel o kadar beğenilmiş ki, onlar tarafından çeşitli kentlerde, buna Anadolu da dahil, pek çok kopyası yapılmış. O kopyalardan en özgünlerinden biri bu heykel. Heykelin önemi şu: Heykel, Perge Heykelcilik Okulu’nun önemli eserlerinden bir tanesi ve orijinalinin bire bir kopyası...


- Yorgun Herkül’ün bir de lahti vardı değil mi?


- O da çok önemli bir tarihi eser, 1970’li yıllarda yurtdışına kaçırılmak istendi. Ancak kaçakçılar, 4 tonluk bu lahti tek parça halinde kaçıramayacakları için, o sıralarda Perge’de kaçak kazı yapan birinden, dilim dilim kesmesini istemiş lahti. O da söylenildiği gibi lahti dilim dilim kesti ve kaçırmak istedi. Ancak bu parçaların bir kısmı, İstanbul’da, Kumkapı’da bir kamyonun üzerinde bulundu. Daha sonra da Prof. Dr. Jale İnan, bu parçaları birleştirdi. Tabii bazı bölümler eksik kaldı. Bunun üzerine Prof. Dr. İnan, eksik parçaların bir bölümünün Amerika’daki Paul Getty Müzesi’nde olduğunu tespit etti. O parçalar da geri getirildi. Birtakım eksik parçaları da ben, Almanya’da bir işadamının özel koleksiyonu arasında gördüm. O dönem, bu durumu Cumhuriyet’te yazdım. İşadamı önce bu durumu inkar etti, daha sonra “Türklere olan sevgisi ve saygısı nedeniyle parçaları Türkiye’ye iade ettiğini” söyledi. Perge’den kaçırılan bir başka lahit de “Çelenkli Lahit.” Ben, onu da Amerika’daki Brooklyn Müzesi’nde bulmuştum. O lahit de geri geldi.


‘1.5 milyon dolara satıldı...’

- Peki, Yorgun Herkül yurtdışına nasıl kaçırıldı?

- Bu ve bu gibi eserlerin çıkarıldığı Perge’de, devletin ne yazık ki kamulaştıramadığı Nekropol (mezarlık) alanında, bir arazisi var Süleyman Çoban adlı şahsın. Orada kaçak kazılar yapıyor. Yorgun Herkül’ü de şu şekilde kaçırıyor yurtdışına: Prof. Dr. Jale İnan, 1980’li yıllardaki kazılarında, Perge Hamamı’nda birtakım heykeller buldu. Bu adam da tabii kazılarda işçi olarak çalışıyor. O sıralarda heykele rastlıyor; arkeologlara göstermeden üstünü örtüyor. Daha sonra, gece gelip, heykeli çıkarıyor ve üst kısmını kaçakçılara satıyor. Yıl 1981. O dönem, Türkiye’de iş yapan, İran kökenli kaçakçı Muhammed Yegenah da bu heykeli pazarlıyor. Heykelin pazarlanma öyküsü de şöyle: Heykeli Boston Müze Müdürü Cornelius Vermule III’e götürüyor. Tabii o dönemde de müzenin parası yok. Müze müdürü de durumu Leon Levy-Shelby White çiftine anlatıyor. “Böyle bir heykel var, kaçırmayalım” diyor. Sonuçta heykeli müzeyle birlikte ortaklaşa alıyorlar. 1.5 milyon dolara... Böylece Leon Levy-Shelby White koleksiyonuna giriyor eser. Ancak şöyle bir anlaşma da yapılıyor: Eser, er ya da geç, Boston Müzesi’ne gidecek.


‘Dünya’nın Güneş etrafında dolandığı gibi dolandım...’

- Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, eserin Türkiye’ye getirilmesinde sizin çok önemli bir payınızın olduğunu söylemişti. Siz eserin Türkiye’ye getirilmesine nasıl dahil oldunuz?


- 1990 yılının Eylül ayında New York’ta görevliydim. O tarihte birkaç kez New York Metropolitan Sanat Müzesi’ne gidip geliyordum. Bir gün müzede, Leon Levy-Shelby White koleksiyonuna ait bir serginin açıldığını duydum ve sergiyi görmek istedim. Çünkü Leon Levy-Shelby White Koleksiyonu, Amerika’daki arkeoloji basınında, dergilerde sıkça yer alıyordu. Koleksiyonda Türkiye’den bir eser var mı diye de merak ediyordum. Çok ilginç eserler yer alıyordu koleksiyonda. Gözüm Yorgun Herkül’e ilişti. Bu eser, diğerlerinden farklı sergileniyordu. Ortada yer alıyordu. Bir taş kaide ve temel tahtanın üzerine oturtulmuştu; üzeri cam vitrinle çerçevelenmişti. Heykeli görünce şaşırdım, karar veremedim. “Nedir, ne değildir” diye düşündüm. Çünkü heykelin üzerinde nereden geldiği yazılı değildi. Sadece “Yorgun Herkül” yazıyordu. Heykelin etrafında dolaşmaya başladım. Bu arada garip bir olay oldu. Ben heykelin etrafında dönerken, müzenin bekçisi benden huylanmış. “Ne yapacak bu adam heykele” diye düşünmüş olsa gerek, o da benim etrafımda dönmeye başlamış. Fark ettim ki ziyaretçiler de bize bakıyor. Bekçi, ben, heykelin etrafında dönüyoruz... Sanki heykel güneş, ben dünya, bekçi de ay... Yörüngeye girmiş gibi... Sonra bir şey yokmuşçasına çıktım müzeden... Çıkarken de serginin kataloğunu aldım, Yorgun Herkül sayfasının fotokobisini çektirdim.
‘Müdür, Times muhabirine çalıntı yok diyor’

Türkiye’de yaklaşık 95 müze var. Hiçbirine değil, doğrudan dönemin Antalya Müze Müdürü Kayhan Dörtlük’e fotoğrafları ilettim. “Kayhan Bey, şu fotoğrafa bir bakın, bu eser sizin müzede sergilenen eserle ilgili mi” diye sordum. On dakika sonra Kayhan Bey beni aradı. “Ağabey, nasıl bilmezsin, bu eser hani bizim müzenin kapısının orada duran Yorgun Herkül heykeli varya, ona bire bir uyuyor” dedi. O böyle söyleyince, “Bir dakika, ayrılma” dedim ve benim müzelerden çektiğim fotoğraf arşivime baktım. Her iki fotoğrafı birleştirdim, ışığa tuttum, uyuyordu. Kayhan da bunu teyit ediyordu. Daha sonra ben bu işin peşini bırakmadım, bir, iki ay daha uğraştım. Cumhuriyet gazetesinde de yayımladım ilk kez; ardından Amerika’daki bir dergide... O dergiyi okuyan New York Times muhabiri, Boston Müzesi Müdürü’yle bir söyleşi yapıyor. Söyleşide de benim gazetede kullandığım ve sonradan birleştirdiğim fotoğrafa yer veriyor. Bu olayı soruyor müze müdürüne. Müdür de “Bu heykelin birçok kopyası var dünyada. Her yerden olabilir. Üstelik bir heykelde iki tane göbek olmaz” diyor. Yalan söylüyor. Benim birleştirdiğim fotoğraftaki, heykelin alt kısmındaki kırığı, göbek olarak anlatıyor muhabire ve onu ikna etmeye çalışıyor. Öyle bir kanıt öne sürmek istiyor.


‘Korkunç günler yaşadım’

Bu yazıyı görünce, Jale Hanım’ı aradım. “Haberleri okudunuz mu, ne düşünüyorsunuz” dedim; “Özgen Bey, ilginç bir nokta var. Lysippos’un bu heykelinden dünyada 50, 52 tane var ve düştükleri zaman genelde bu şekilde kırılırlar. Yani illa ki bu parça, Antalya’dakinin bir kopyası olmayabilir” yanıtını verdi. Boston Müze Müdürü uzman, Jale Hanım da... İkisi de aynı şeyi söyleyince ilkin, büyük bir düş kırıklığı yaşadım. Dünyaya rezil olacağım diye düşündüm. Korkunç günler yaşadım. Sonra Türkiye’ye geldim, elimdeki fotoğrafları Jale Hanım’a gösterdim. Jale Hanım fotoğrafları görünce, “İki kere iki dört, bu kesinlikle Antalya’daki Yorgun Herkül’e ait bu parça” dedi. Daha sonra da öğrencisi, dönemin Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü Prof. Dr. Engin Özgen’e, “Beni Amerika’ya gönder, ben bu parçanın Antalya’daki Yorgun Herkül’e ait olduğunu kanıtlayayım” demiş Jale Hanım. Böylece dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar da Amerika’ya gönderiyor Jale Hanım’ı. Jale Hanım, Amerika’ya giderken, Antalya’daki heykelin karton gibi kopyalarını da beraberinde götürüyor. Fakat, heykelin Amerika’daki üst bölümünde silindir şeklinde kaide olduğu için kopyalar uyum sağlamadı ilkin. Uyum sağlamayınca Leon Levy-Shelby White çifti dört köşe oldular. Çünkü o keşifte, bizim ve onların avukatları vardı, uzmanlar da... Ondan sonra ben uzmanları aradım, bana, “Biz mahkeme koşullarına karışamayız, ama yazılmamak kaydıyla söyleyebiliriz ki, bu parça yüzde 100 uyuyor, ancak alttaki kaidenin çıkması gerek” dediler.


‘Amerika’yla iletişimi kopardılar’

- Peki, parçanın Türkiye’den kaçırıldığı nasıl kanıtlandı?


- Jale Hanım, Türkiye’ye döndü ve parçanın alt bölümünün alçıdan bir kopyasını çıkardı. Terkar Amerika’ya gitmek istedi. Ancak bu sefer, bakanlık “Bu kadar insan herkesin önünde bu durumu kanıtlayamadı, parça uyum sağlayamadı” gerekçesiyle Jale Hanım’ı Amerika’ya göndermek istemedi. Fakat Jale Hanım ısrar etti ve kendi çabalarıyla Amerika’ya gitti. Gitmeden önce de benden rica etti, ben de bu istek üzerine Amerika’daki Türk hükümetinin avukatlarıyla konuştum, heykeldeki taş kaidenin çıkarılmasını istedim. Yeni keşif süreci de böylece başladı. Sonradan Jale Hanım’dan öğrendim ki, yeni keşif sırasında bizim avukatlar ve yetkililer, yine bir düş kırıklığı yaşamamak için heykelin birleşimi sırasında arkalarını dönmüşler. O sırada da Jale Hanım bir sevinç çığlığı atmış. Bire bir uymuş... Sonra da zaten Türkiye heykeli geri istedi Leon Levy-Shelby White’tan. Fakat, Leon Levy-Shelby White heykelin iadesi için bir şart koşmuş. Karşığılığında yeni bir eser verilmesini istemiş, Türk hükümeti de karşı çıktı tabii bu duruma. Düşünün, birinin evinden televizyon çalınıyor. Televizyonun sahibi tam onu alacakken, sahibinden para istenir mi? Bunun için reddedildi Leon Levy-Shelby White’ın talebi. Sonra da bu işin peşi bırakıldı. Bakanlar, genel müdürler değişti. Dosya rafa kalktı. Ben zaman zaman yazılarımda bu konuyu dile getirdim. “Ne oldu bu işin sonu” diye sordum. Bakanlıktan tarafıma gelen iletilerde, “Amerika ile görüşmeler sürüyor” denildi hep, ancak bu yazışmaların sürmesine imkân yoktu, biliyordum. Çünkü Amerika’daki avukatlarla iletişim kopmuştu.


- Genel Müdür Murat Süslü’nün Türkiye’den yurtdışına kaçırılan eserlerle ilgili bir anlaşması var değil mi? İlişkiler o nedenle yeniden başladı...

- Evet, Boston Müzesi, Türkiye’den birtakım sergiler istiyordu. Ancak bu sergilerin gerçekleşmesi için bakanlığın şart koştuğu bir konu var. Bakanlığın koşulu şu: Türkiye’nin istediği eserleri geri vermeyen müzelere sergi gönderilmez. Bu nedenle bakanlık Boston Müzesi yetkililerine dedi ki, “Sizde geçici olarak sergi açabiliriz, ancak bu eseri bize geri verin.” Bu arada da Shelby White’ın kocası Leon Levy ölmüştü. White da iyice yaşlanmıştı ve elindeki koleksiyonları müzelere bağış olarak dağıtmaya başlamıştı. Boston Müzesi de sergi için White’i ikna etti. Eserin Türkiye’ye getirilmesi kabul edildi ve Boston’da Murat Süslü’ye teslim edildi.


‘Başbakan’ınki tamamen raslantı’

- Eser neden Başbakan Erdoğan’ın uçağı ile getirildi?


- Burada ilginç olan bir nokta var. Şöyle ki, bu ve bunun gibi eserlerin sigortalı bir şekilde Türkiye’ye getirilmesinde, THY ile bir anlaşma yapıldı. Murat Süslü’nün güzel bir adımı bu. Boğazköy Sfenksi’nde de öyle oldu, ki ilk uygulamadır. THY ile bakanlık arasındaki anlaşmaya göre THY, yurtdışından eserleri ücretsiz ve sigortalı olarak taşıyacak. Ancak THY’nin Boston uçuşu yok. Bu nedenle eserin New York’a getirilmesi gerekli. Bana söylenene göre eser Boston’dan New York’a, Murat Bey’e tahsis edilen diplomatik bir arabanın bagajında getirilmiş. Bu bir tehlike... Bir trafik kazası olsa ne olacaktı? Eserin Başbakan’ın uçağıyla getirilmesi ise tamamen bir tesadüf. Çünkü eser Murat Süslü’nün girişimiyle zaten Türkiye’ye getirilecekti. Süslü, bu durumu Türk diplomatlarına ve Bakan’a aktardı. Bakan da Başbakan’a aktarmış. Bu olay, Başbakan’a mal ediliyor ama hayır, bu tamamen raslantı.


‘Boğazköy Sfenksi’ni de gündeme ben getirdim’

- Boğazköy Sfenksi’nin ve Karun Hazinesi’nin de Türkiye’ye getirilişinde katkınız olmuştu...


- Karun Hazinesi’nden sonra, Boğazköy Sfenksi’ni gündeme getirdim. Şöyle ki, I. Dünya Savaşı’ndan önce, Hattuşaş’ta bulunan devlet arşivindeki çivi yazılı tabletler, okutulmak ve onarılmak üzere Berlin’e götürülmüştü iki sfenksle birlikte. 16 bin tablet. O tabletlerden 4 bin kadarı ve bir sfenks Türkiye’ye geri getirildi. Sonra da İkinci Dünya Savaşı yaşandı, Almanya ikiye bölündü. Almanya’nın ikiye bölünmesiyle bu eserler Doğu Berlin’de kaldı. O tarihte, 1986’da, ben Milliyet’te bir yazı kaleme aldım. “Sfenksin ikizi ne oldu” diye sordum yazıda. Yazının üzerine, dönemin Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü ile bakanlık yetkilileri Berlin’e gitti, diplomatik ilişkiler başladı. Türkiye eseri geri istedi. Ondan sonra da bir şey yapılmadı. Ben birkaç kez daha gündeme getirdim konuyu. Birkaç kez daha Türk heyetler gitti geldi... Sonra da Almanya birleşti ve konu kapandı. Sonra da Murat Süslü, devreye girdi. Çünkü Almanlar da Türkiye’den bir sergi istiyorlardı ve bakanlık bunun üzerine “Eseri Türkiye’ye iade etmezseniz, Türkiye’deki Alman kazılarına son veririz” yanıtını verdi. Almanlar, 12 bin tableti geri gönderdi ancak Boğazköy Sfenksi gelmedi. Almanlar, sfenksin çok parçalı ve duvara gömülü olduğunu, bu parçaların duvardan çıkarılırsa kırılacağını öne sürdüler. Ancak öyle ya da böyle eser geri getirildi. Şimdi 28 Kasım’da Boğazköy’de, İstanbul’daki ikiziyle birlikte yerine yerleştiriliyor. Neden 28 Kasım’da peki? Çünkü Boğazköy’ün UNESCO Dünya Kültür Varlıkları Listesi’ne girişinin 25. yıldönümü 28 Kasım.


‘Kazıların iptalinden yana değilim’

- Almanlar neden kazıların iptal edileceğinden korktular peki size göre?

- Ben aslında kazıların iptalinden yana değilim. Çünkü bir kazıya başlandığında o kazı çalışmalarına devam edilmezse, orası bir “talan merkezi” haline gelir; kaçakçılığa zemin hazırlanır. Türkiye’nin de maddi durumu, ülkedeki bütün kazıları finanse edecek durumda olmadığı için bu kazıları birilerinin yürütmesi elbette gerekir. Ayrıca Anadolu’nun kültürel, tarihsel, dinsel mirası, tüm insanlığın ortak mirasıdır ve buna Amerikalısı da, Kanadalısı da Almanı da girmeli. Ancak bu işin belli koşulları olmalı. Kazıların iptali Almanların işine gelmezdi çünkü Almanlar Türkiye’deki arkeolojinin kurulmasında ve gelişmesinde etkin rol üstlendiler. Türkiye’nin pek çok yerinde kazılar yaptılar. Onlar için “bir laboratuvar” gibi olan Türkiye’den kopmaları çok güç. Çünkü öğrenci yetiştiriyorlar.


‘İhtiyar Balıkçı Heykel’i de geri gelecek’

- Türkiye’ye dönmesi gereken daha kaç tarihi eserimiz var? Sizin bu eserler için de girişimleriniz bulunuyor mu?

- Yine Berlin’le bağlantılı olarak, İhtiyar Balıkçı Heykel’i var gündemde. Afrodisyas’tan kaçırılan... Yorgun Herkül üzerine yazılar yazdığım dönemde, New York’tayken, Prof. Dr. Kenan Erim telefon etti. 30 yıl kazdı Afrodisyas’ı Erim... “Burada bir heykel bulduk. Bu heykelin üstünün Berlin’deki İhtiyar Balıkçı heykeli olacağını sanıyorum” dedi. Bu arada, aynı durumu Kültür Bakanlığı’na iletmiş o dönem, bakanlık da Dışişleri Bakanlığı’na bildirmiş. O zamanın Doğu Berlin’deki Türk büyükelçisi de “Ben böyle sufli işlerle uğraşamam” yanıtını vermiş. Erim de çok üzülmüş. Kendisine, “New York’taki avukat Larry Kaye’in Doğu Berlin’e gideceğini ve konuyu ona iletebileceğimi” söyledim. Kaye’den Doğu Berlin’deki heykelin alçı kopyasını New York’a getirip getiremeyeceğini sordum. Sonuçta kopyalar New York’a getirildi, Kenan Erim’e verildi ve uyum sağladı. Ondan sonra da Türk hükümetiyle Alman hükümeti arasında yazışmalar başladı. Ancak Almanya birleşince bu iş de yarım kaldı. Ancak Bakan Günay, bu heykelin de yakın bir tarihte Türkiye’ye iade edileceğini söyledi. Elbette ki eserler ait olduğu topraklara iade edilmeli, tarih yerinde güzel çünkü...