Türkiye’de yüzyılın son afeti: Körfez Depremi

Deprem toplanma alanları AVM’lere, yıkım tehdidi olan yerler ‘kentsel dönüşüm’e peşkeş çekildi.

28 Şubat 2019 Perşembe, 21:45
Abone Ol google-news

Deprem sonrası, beton kalitesinin düşüklüğü, kazanç uğruna iç içe yapılaşmalar dikkat çekiyordu. Binalardaki yan çıkmalar, binaların dengesini bozmuştu. Depremin olacağı ve zararın büyüklüğü bilinmesine karşın bir dizi yapılaşma suçu işlenmişti. 

Tüm bu kuralsız yapılara imar aflarıyla yenileri ekleniyor. Denetimsiz, projesiz, sorumlusu bulunamayan deprem ve doğal afetlere dayanıksız kaçak yapılaşma adeta teşvik ediliyor.  Oysa, ülke genelinde kentleşme hedefinin belirlenmesi en öncelikli konu.

Bilinen fay hatları üzerinde, kaçınılmaz geri dönüşlerle beklenen süreçler içinde, sürpriz olmayan şiddetteydi. Gelin görün ki yapılaşmanın belirlenmesinde odak siyasi erkler başta, yerel yönetimler, sermaye çıkarları, rant vurgunu düzeni üzerinden yapılaşmayla, depreme öylesine hazırlıksız yakalanmıştık ki... Can, mal, ekonomik, sosyal, siyasal yıkım sonuçlarıyla ülkemiz için geri dönüşleri çok zor yaralar açtı.

Korkunun resmi
Belleği çok zayıf, derslerden ders alamayan, aynı yanlışlar, aynı suçların ortaklığını yapma eğilimi yüksek, uygarlıkların çatışmaları arasında geçiş yollarında, gelgitlerimizle, bir uçtan diğer uca savrulmalarımızla, birikimlerimizle, asla söz konusu olmaması gereken depreme hazırlıksız yapı stoklarımızla, 20. yüzyılın en büyük afetinin yaşandığı ülke olmayı da becerdik...
Şanssız bir zamanlama çatışması belki ama, büyük depreme çok yakın bir zaman diliminde, dönemin çok popüler bir televizyon açık oturumunda “uygarlaşmanın neresinde olduğumuzu” tartışıyorduk. Ülkemizin en güçlü işadamlarından biri, Adapazarı’nda yaptıkları dev, uluslararası şirket ortaklığı içindeki marka fabrika yatırımını en ileri örneklerden biri olarak göstermiş, “Patates tarlasına fabrika yaptık. İşçilerimiz tarla ekerek kazanabilecekleri paranın katları ücretle çalışıyorlar...” cümleleri ile övünmüştü.

Ekonomik yarar ölçümlemesinin doğru olmadığı, o topraklarda patates yetişmemesi ile ülkenin çoğunluğu yoksul ve işsiz insanın kayıplarını göz önüne alınarak, ekonomik getiri hesapları yapılabileceği itirazıma da çok kızmıştı. Depremden kendi işçileri içinde çok fazla can ve mal kaybı, fabrikanın ağır hasarı ile çıkmalarından sonra ise... Deprem deneyimi daha fazla olduğu için ev ve sanayi yatırımları daha güvenlikli inşa edilen Adapazarı’nda depremin büyük yıkımını görünce, fikrini hemen değiştirmişti. Üstelik büyük depremin fay kırılmaları tablosunda daha şanslı bölgede “Tövbe bir daha patates tarlasına fabrika yapmaya kalkışmam. Ama onarımla açılabilecek fabrikamızı yeniden üretime geçirmeliyiz” demişti.

Sanayi yerleşimi artırır
Yeri gelmişken okuduğum bilimsel görüşler ve raporların bileşkesinde bu yaklaşımın da çok yanlış olduğunun altını çizmeliyim. Çünkü dev fabrika yatırımı, zorunlu olarak yan sanayii ve çevresinde kaçınılmaz yoğun yerleşimi de getirir. Fabrikanın temellerinde teknoloji sayesinde sağlam zemine oturmanın maliyeti, getirisine göre pahalı sayılmayabilir. Ancak konut yatırımında katlanılamaz maliyetler, hele de tarıma elverişli topraklar üzerinde, rant gözlüklü yatırımlar ülkenin geleceğine ihanet halkalarıyla kötülükler yapılmasını içerir.

Sonuç olarak 17 Ağustos Körfez Depremi ile bu ülkenin insanları olarak korkunun resmini çekmiştik. İlk günün akşamına kadar havadan çekilmiş fotoğraflara bakarken, en çok Harb-İş Sendikası’nın işçi eğitimlerinde kullandığımız Değirmendere Çınaraltı kahvesinin çınarının yarıdan fazlası ile suya gömüldüğünü hüzünle izlemiştim.

Ertesi sabah TMMOB’nin acil oluşturduğu, ilgili meslek odalarının katılımlarıyla oluşturduğu uzmanlık mühendislerinin birlikte tüm deprem bölgelerini tarayarak, hazırlayacakları bilimsel raporlar heyetinin çalışmalarını izlemek üzere peşlerine düşmüştüm. Depremin ağır yıkımında odak noktalardan başlayan tarama çalışmalarında Çınaraltı kahvesinin olması gereken sahil kıyısında, bir kısmı da doldurulmuş alanlardaki dibe vuruş derinliği kör karanlıktı. Askeri tersane bile izini görememiş, kim bilir kaç kez gittiğim SEKA özelleştirilmesi kavgasında, yapımında yol alınmış dev inşaatların da içlerindeki insanların, tüm yatırım araçları ile görünmez diplerde ve derinliklerde kaldıklarını öğrenmiştim.

Korku ağır basıyordu
Her yerde depremde sokaklarda kalmış insanların yerleştirildikleri incecik çadırlardan, en küçük bir sarsıntıda, yaşadıklarının travmasında nasıl kaçışıp korktuklarının sayısız tanıkları nedeniyle de, tarama gezisi gözlemlerimin odağında insanların çaresizlikle kazılmış korkularının resimleri ağır basıyordu...

Dolaşa dolaşa, ilgili bilim dallarından mühendislerin çökmüş yapıların önünde, yıkım nedenleri ile bağlantılı bulguları tartışmaları, depremin felaketi bir yana, geleceğe dönük çıkarılacak somut sonuçlarıyla çok değerliydi... Elbette yapılaşmaların dibe vurduğu, görünmez oldukları alanlar dışında kalanlar da.

İlk çarpıcı şaşkınlık, geçmişte toprak doldurulmamış alan içinde, Değirmendere’nin daha içine doğru, geçmişte kıyı olan şeritteki ahşap yapıların yıkılmamış olmalarıydı. Onlarla aynı fay hatları üzerinde sonradan yapılmış, yıkımdan sonra bile kaliteli gibi görünen yüksek yapılar ise öldürücü sonuçlarla, ağır hasarlıydılar. Temelden beton kalitesine, kazanç uğruna iç içe yapılaşmalarla, temelden yukarıya yan çıkmalarla yapı dengesi altüst edilmişti. O kadar çok yapılaşma kusuru, suçu sıralanıyordu ki. Depremin olacağı, geri dönüşleri biline biline yapılanların hepsi yapılaşma suçları kapsamı alanına giriyordu.

Bir musibet
Körfez Depremi, bir yanı ile de deprem fay hatları üzerindeki Türkiye’nin, depreme dayanıklı yapılar yapmak zorunda olduğu yüzleşmesine yaradı.
İnşaat mühendisleri, TMMOB çatısı altında ilgili tüm mühendislik alanlarının katkılarıyla deprem yıkımları üzerinden yapılan araştırmalar, yapılaşmadaki çarpıklıklarda, -bile bile lades işlenmiş- ağır suçların tümünün açığa çıkarılmalarında bir tür açık laboratuvar işlevi yaptı.
En büyük tehdit oluşturma boyutlarıyla İstanbul da içinde, acil alınması gerekli önlemlerin öncelikleri ortaya çıktı. Ödenmiş bedellerin ağırlığından ders alınmış, açık labaratuvar sonuçlarıyla yapılması gerekenlerin öncelikleri sayısız bilimsel, meslek örgütü raporlarında, üniversitelerle de ortak çalışmalarda, tuğla gibi kalın raporların üretimini getirmişken... Bu kadar yıl nasıl boşuna geçirilmiş, hazırlıkların tamamlanması noktasına gelmiş olmamız gerekirken, nasıl da bu kadar geriye, kaosa sürüklenmiş olabiliriz ki...

Kaçak teşvik edildi
Hiç değilse İnşaat Mühendisleri Odası’nın 1999 taramasının raporu içinde altı çizilmiş “Bu deprem 20. yüzyılın son büyük afetidir” saptamasından yola çıkarak, ortaya çıkmış çarpıklıkların odağı, alınması gerekenden çok azı alınmış gibi yapılıp, çoğunluğun kaçınılması ağır suç oluşturan önlemlerin tersine işler yapılarak, inşaatla büyüyen saltanatın iflasa sürüklenişinde, öncelik alınmış olumsuzluklardan somut verilerle, elbette raporlarla alıntılı yürümeliyiz...

İmar afları, olumsuzluklara yenisi eklendiğinde daha büyük gedikler açtıran boyutlarıyla kentlerimizde denetimsiz, projesi olmayan, sorumlusu bulunamayan deprem ve doğal afetlere dayanıksız kaçak yapılaşmayı teşvik etmektedir. İstanbul özelinde ülke genelinde nasıl bir kentleşmenin hedeflendiğinin belirlenmesi öncelik almalıdır.

İstanbul tarihinden gelen yapısıyla, geçmiş tarihinde çokça örneği görülmemiş, depremsiz yıkımlar patlamasıyla alarm veren, öncelik alan kentlerimizin başını çekmektedir. Kuşkusuz en acil öncelik, depremsiz çökmeler gerçeğinden yola çıkılarak, depreme dönük en acil alınacak önlemlerin, yapı envanterlerinin çıkarılması üzerine, gizlilik içinde değil, kamuya açık planlamalarla koşar adım yola çıkılması olacaktır.

Trajik olanı, yerel seçim kampanyaları, kaygılarına dönük olarak, hâlâ kaçak yapım suçlarının ağırlığını oluşturan yapılar için, yapı denetimsiz tapu vaatlerinin reklamlarının kamu spotlarının bile kaldırılmamış olması, Saray ittifakının adına seçimin ertesi günü için tapu vaadinin kampanyalarının odağında yer alması değil mi?

Deprem değişmez yapılar değişmeli

TMMOB çatısı altında, 17 Ağustos 1999, 17 bin yurttaşımızın ölümüne, 30 binin yaralanmasına, 500 binin üzerinde barınaksız kalmasına yol açan depremin, depremden çok yapıların bile bile kusurlu olmaları bağlantılı yaşananlara kanıt, açık labaratuvar incelemesi sonuçları, özetle yapılması gerekenlerden kaçınma kapısı bırakmıyor.

8 Haziran 2000 tarihli Cumhuriyet gazetesinde bir dizi olarak yayımlanmış ortak rapor sonuçlarını yeniden paylaşmanın fazlaca bir anlamı yok. Kaldı ki yapılaşma işlerine bulaşmışların gerek tüm kentleşmelerdeki yapılaşmalar, gerekse İstanbul için yola çıkarlarken alınması olmazsa olmaz önlemleri bilmemek gibi bir mazeretleri yok. 

Beklenen İstanbul depremine dönük, en görünür oldukları için en çok sözü edilebilen, depremlerde sığınak olacak, kayıtlara geçirilmiş alanların üzerine siyasi iradenin kendisi yüksek rant uğruna AVM’leri dikme suçlarına ortak değil mi? Deprem raporlarının özetlerinde dizinin içine bile beklenen İstanbul depremi açısından da anlamlı, İstanbul’daki yıkım haritalarını, hasar gören, onarılması öncelikli yapı stoklarını sığdırabilmişim ki...

Dönüşümde kuyruk
Meslek örgütlerinin raporları ilk yıkım çalışmalarının sonuçları üzerindendi. Yapılması gerekenlere göre merkezden, siyasi erk katından yürütülmesi olmazsa olmaz çalışmalar olacaktı. Laf aramızda kamuoyunu rahatlatmaya yönelik bu türden anlamlı çalışmaların yapıldığı, yeniden yapılaşma çalışmalarının, yıkım tehditleri önceliklerine göre hazırlandığı duyurulmuştu. 
Kamu erki iradesi, projeleri, öncelikleri rafa kalktı. Uzmanlık meslek örgütlerinden saklanan sözde planlamalara göre özel sektöre, ranta, vurguna bırakılan işler sıraya girdi. Kısa günün kısa kâr hesaplarında müteahhidin para kazanma öncelikleriyle, vatandaşın kazançlı çıkma hesapları çakıştı. Kadıköy’ün yeniden yapılanması, Mecidiyeköy, İstanbul’un her yerinde gökdelenler, boş toprak alanı bırakmayan yapılaşma gerçeği ortaya çıktı...

Yarın: Öldürmeyecek yapılaşma için, pilav değil plan lazım